"Rasulüm biz seni alemlere rahmet olarak gönderdik 21/107"
Resûlullah Efendimizin Hanımları İle Yaptığı Gece Sohbetleri
08/04/2014

Resûlullah (s.a.v) Efendimiz, her hususta olduğu gibi, kadın ve âile müessesesi konusunda da son derece gerçekçidir. Zât-ı Risâlet (s.a.v), her şeyi kendi kapasitesine, bünyesine, yaradılışındaki ruh ve beden yapısına göre değerlendirmiştir. Hiç kimseden yapamayacağını istememiş, alamayacağını beklememiştir. Resûl-i Ekrem (s.a.v). kadının ruh ve beden yapısındaki hassâsiyeti güzel bir benzetme ile ifade ettikten sonra, onlara karşı daha dikkatli davranılmasını. kaba ve kinci tavırlardan sakınılmasını tenbîh etmiştir:

"Ey müminler, kadınlara karşı iyi davranınız. Zirâ onların yaradılışı, kaburga kemiğine benzer. Bu kemiğin ise en eğri kısmı üst tarafıdır. Eğer sen, eğri kemiği doğrultmaya kalkışırsan, onu kırarsın; kendi hâline de bırakırsan dâimâ eğri kalır. Bu sebeple, kadınlara karşı iyi davranınız."[1]

Resûlullah (s.a.v) Efendimiz, âile fertleri arasında karşılıklı saygı, sevgi ve hukûka riâyet esâsına dayalı öylesine âhenkli bir âile yapısı oluşturmuştur ki, bu sistemde, büyük-küçük, kadın-erkek. herkesin hakları ve vazifeleri vardır. Kur’ân-ı Kerîm'in ifâde ettiği gibi[2] baba, âile huzur ve saadetinin nâzım otoritesidir. Efendimiz (s.a.v). erkeğin-babanın bu otoritesinin muhtemel aşırılıklarını tatlı bir uslûb ile engellemiş, onları hep îtidâl çizgisinde tutmayı hedeflemiştir:

"Sizin en hayırlınız, eşine karşı hayırlı olanınızdır. Ben, sizin içinizde, ailesine karşı en iyi davrananınızım’"[3] hadîsi, Fahr-i Kâinat (s.a.v) Efendimizin, kendisini ortaya koyduğu nâdir tavırlarından biridir. Bu hadîsin, İbn-i Asâkir tarafından tesbit edilen rivâyetinin devâmında ise şu değerlendirme vardır: "Kadınlara ancak âlicenâb olanlar değer verir ve onlara, sâdece alçak karakterli olanlar hor nazarla bakarlar."[4]
Aile hayâtında, kadından da, erkeğine karşı gönül alıcı bir tavır ve onu hoşnûd edici bir gayretin peşinde olması istenmiştir “Herhangi bir kadın ki, eşi kendisinden râzı olarak ölmüşse, cenneti hak etmiştir” hadîsi[5] âile köprüsünün karşı yaka ayağını tesbit etmektedir. Peygamber (s.a.v) Efendimiz, âile mes’eleleri bahis konusu edildiğinde, zaman zaman iyi kadın ve huysuz kadından bahsetmişlerdir


"Dünyâ, Allâh’ın nimetlerinden faydalanma yeridir. Dünyâ nimetleri içerisinde ise iyi hanımdan daha üstünü yoktur."[6]" Allah, bir kimseye iyi (sâliha) bir hanım nasîb etmişse, ona, dîninin emirlerinin yarısını yerine getirmekle yardım etmiş demektir. Artık o, ikinci yarısını edâ etme hususunda Allâh’a niyazda bulunsun."[7]
Her şeyin iyisi de vardır, kötüsü de. Ne erkek sırf erkek olduğu için iyi; ne de kadın sırf kadın olduğu için kötüdür. Ne de, bunun aksi. Hiçbir zaman kırılmalar, darılmalar vs. eksik olmaz. Buna benzer durumlar, Peygamber evinde de olsa, beşerlik vasfından dolayı yok edilememiştir. Ancak Allah Resûlünün (s.a.v), o, deryâ gibi gönlü ve mahâretli tatlı dili, bu türden olayların kendi çemberi dışına taşmasını önlüyordu.

              
Resûlullah (s.a.v) Efendimiz, her biri ayrı karakterde ve hiçbiri diğerine benzemeyen hanımları ile olan âile hayâtını büyük bir maharetle yürütmüştür. Mü'minlerin annesi durumundaki bu hanımların, kendi aralarındaki kıskançlıkları yanında, kültür seviyesi ve asalet farklılığının yol açtığı çekememezlikleri de eksik olmamıştır. Öyle ki onlar, âile reisi olarak Hz. Peygamber (s.a.v)’i tahammülünün son noktasına kadar getirmişler ve târihe “îlâ ve Tahyîr Hâdisesi” olarak geçen durumu ortaya çıkarmışlardır. Kadının, doymak bilmeyen isteklerine ve ardı arkası gelmeyen nâz ve niyâzına yeri gelince “erkekçe fren olma” vasfını bu olay, âile müessessinin bir başka yönüne ışık tutmaktadır.

           
Peygamber (s.a.v) Efendimizin: “Ya bu imkân ve şartlar altında benim nikâhımda yaşarsınızI ya da, babalarınızın evine gidersiniz! Düşünün, taşının karar verin; size bir ay müsâde!" tarzındaki bu ültimatomu, onların akıllarını başına toplatmış ve mâkûl çizgiye gelmelerini sağlamıştır.[8]

Diğer taraftan, yeri gelmiş hanımları ile şakalaşmış; hattâ onlarla oyun oynamıştır. Ashâb-ı kirâmdan Hz. Peygamber (s.a.v)’in âile mahremiyetine girenlerin anlattıklarına göre, Efendimiz (s.a.v), insanlar içerisinde en çok, hanımlarına ve küçük çocuklara şaka ve latîfe yapmışlardır.

           
İnsanın kendisini bütün gerçekliği ile ifade edebildiği yer âile çatısı altıdır. Fahr-i Kâinat (s.a.v) Efendimiz, çevresindeki her seviyeden insanın, kadınların ve çocukların “peygamberce yaşama” seviyesine yükseltilmelerinin imkânsızlığını bildiği için, kendisi bizzat onların seviyesine inmek sûretiyle, bu insanları kendi şartlarında mutlu edebilme yolunu seçmiştir.

            
İşte bu cümleden olmak üzere, fırsat düştükçe, akşamları hanımları ile sohbet ettiği; yerine göre onlara fıkra ve hikâye anlattığı, yerine göre de onların anlattıklarını dinlediği olmuştur.

            
1)       Ömer (r.a) diyor ki: Hz. Aişe (r.anhâ) vâlidemizden “Resûlullah (s.a.v) ev içinde ne yapıyordu?” diye soruldu. Buyurdular ki:
“Allah Resulü (s.a.v) de sizin gibi bir beşerdi (insanlardan bir insandı). Elbiselerini kendisi yıkar, koyunu kendisi sağar ve kendi hizmetini kendisi görürdü.”

Peygamber (s.a.v) Efendimiz, evinde hanımlarına yardımcı olur, kendisinin yapabileceği işlerini kendisi görür, onlara yük olmazdı. Bütün hanımları ve ashâbı onu (s.a.v) canlarından çok sevdikleri halde, O (s.a.v) hiç kimseye yük olmamış, her zaman her konuda en iyi örnek olmuştur.

2)       Hz. Hüseyin ibn-i Ali (r.a) buyuruyor: 
 
Babamdan, ilk önce Resûlullah (s.a.v) in eve girip çıkarken, tavır ve hareketlerini sordum; babam buyurdular ki:
“Resûlullah (s.a.v) evine gittiği zaman, evdeki zamânını üçe bölerdi. Bir kısmını Allah Teâlâ’ya ibâdet için ayırıyordu. (Namaz, Kur’ân tilâveti gibi.) İkinci kısmı efrâd-ı âilesine ayırırdı. (Onları sorar, iltifat eder, her birisiyle güzel muâşeret ederdi.)

Üçüncü kısmı da, kendi şahsî işlerini görmek için ayırırdı. Kendi şahsî işlerini görmek üzere ayırdığı zamânı da, halkla kendisi arasında bölerdi. Yine onun bir kısmını halkın işleri için kullanırdı. Kendi evinde, şahsî işlerini görmek üzere ayırdığı vaktinin bir kısmını halka ayırdığı zaman, yalnız özel yakınları yanına girerlerdi, herkes o zamanlarda yanına girmezdi. Ancak o zamanlarda Resûlullah’dan bir şey öğrenen, diğer müslümanlara anlatırdı. (Yakınları demekten maksad şudur: Meselâ Hz. Âişe’nin odasında olduğu zaman. Hz. Ebû Bekir (r.a) ve oğulları gibi, Hz. Âişe (r.anhâ)’ya mahrem olmayanlar girebiliyorlardı.)[9]

-------------------

[1] Buhârî, el-Câmi'us-Sağîr, 2/11
[2] Nisâ, 4/24
[3] Tirmizî, sünen, 5/709
[4] Suyûtî, el-Câmi'us-Sağîr, 2/11
[5] İbn-i Mâce, Sünen
[6] Müslim, el-Cami'us-Sahîh, 2/1090
[7] el-Hakîm, Müstedrek, 2/161
[8] Buharî, el-Cami'us-Sahîh, 6/152-153
[9] Tirmizî, s.340

Kaynak: Şemail-i Şerif Kitabı - Şahver ÇELİKOĞLU

Geri Bildirim!