"(Resûlüm!) De ki: “Ben sadece Rabbime yalvarırım ve hiç kimseyi O’na ortak koşmam. 72/20”"
Resulullah (s.a.v) Efendimizin İbâdet Hayâtı
21/04/2014
       Her müslüman için İslâm’a giriş belgesi durumunda olan Kelime-i Şahâdet’in ikinci cümlesinde Peygamber (s.a.v)’e inandığımızı ifâde ederken “Ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlühu” diyerek “Şehâdet ederim ki, Hz. Muhammed Allah’ın kulu ve elçisidir” ikrânnı veririz. İnanırız ki, Hz. Muhammed (s.a.v)’in iki özelliği vardır: Önce, herkes gibi o (s.a.v) da “Allâh’m kulu”dur. Sonra da o (s.a.v), hiç kimsenin kendi kendine elde edemeyeceği “Allâh’m elçisi” gibi bir unvânm sâhibidir.
        Resûlullah (s.a.v) için asil olan “kulluk”tur. O, önce “kul” sonra “peygamber” olduğunu her zaman ve her hâli ile ifâde etmiştir. Fahr-i Kâinat (s.a.v) Efendimiz, hayâtını; saltanat sâhibi gibi değil, sıradan bir “Allah kulu” gibi yaşamıştır. Böylece Efendimiz (s.a.v), insanlara; kul olarak, kul kalarak mutlu olmanın, kulluk şartlan içinde olgunlaşmanın ve kulluk burcunda yükselmenin yollarını göstermiştir.
İslâmî kaynaklar, gerek Peygamber (s.a.v) Efendimizin, gerekse herhangi bir İslâm büyüğünün “ibâdet hayâtı”ndan söz ederken, mes’eleye farklı ve geniş bir açıdan bakmışlardır. Onlar bu ifâdeleriyle, her müslümanın normal bir “vecîbe” olarak yapması gereken ibâdetleri anlatmak isetmemişlerdir.
        Yâni “ibâdet hayâtı” denince, namaz serisinden olmak üzere günlük beş vakit namaz, haftalık Cuma namazı, yıllık bayram namazları, gerektiği zaman kılanın cenâze namazı ile; senede bir ay tutulan Ramazan orucu; mâlî gelirinden verilmesi gereken yıllık zekât ve fitre; kesilmesi gereken kurban gibi Allah (c.c) adına yapılması farz veya vâcib olan ibâdetlere çok kısa değinilmiştir. Zîrâ bu türden ibâdetlerin yapılması normal bir müslüman için bir “meziyet” değil; ancak terk edilmesi çok büyük bir “eksiklik” kabul edilmiştir.

         Eğer “vazîfe yapmak” bir meziyet olarak kabûl görmeye başlarsa, bu sıfatla avunmaya başlayan insanlar, vazîfenin ötesindeki karşılıksız, hasbî ve Allah rızâsı için yapılması gereken işlere ilgi göstermeyecek ve böylece sayısız iş sâhibsiz kalacak demektir. Halbuki esas meziyet, o türden sâhibsiz işlere sâhib çıkmaktır.
İşte İslâm dîninin, insanlardan ısrarla istediği, teşvik ettiği ve mükâfaatlar vaad ettiği ibâdet türü “nâfile, tetavvu’, sadaka, amel-i sâlih” gibi, yerine göre değişik adlar verdiği ibâdetlerdir. Bu tâbirlerin hepsi de, “insanın, üzerine vâcib olmayan fazladan bir taatte bulunması” anlamını taşımaktadır.[1]

Resûlullah (s.a.v) Efendimiz, ibâdeti, bir “şükür edâsı” olarak kabûl etmişlerdir. Bizlerin tahammül edemeyeceği ölçüde çok ibâdet etmeleri karşısında, bâzı sahâbenin kendilerine: “Yâ Resûlallah! Allah tarafından size, geçmiş ve gelecek bütün günahlarınız bağışlandığı teminâtı verildiği halde, bu kadar çok ibâdet etmenizin mânâsını anlayamıyoruz” meâlindeki sözlerine: “Öyle ama Rabbime çok şükreden bir kul da mı olmayayım?" karşılığını vermişlerdir.

Sâdî-i Şirâzî’nin de dediği gibi: “Her nefeste iki nîmet vardır ve her nîmete de bir şükür vâcibtir.” (Gülistan’ın giriş kısmı) Bir nefese iki şükür ile mukâbele etme vecîbesi asgarî ölçü kabûl edilince, insanın sayısısız nîmetler karşısındaki aczi ortaya çıkıyor. İşte bu idrâk noktasında “kulluk” başlıyor.
Farz ve vâcib denen ibâdetlerle, kulluğun sâdece alt sının belirtilmiş, fakat üst sınırı açık bırakılmıştır. Bu, hedef noktası ebediyete kadar uzanıp giden bir yarış sahasıdır. Bu yarışa bir kez katılanlar için, cehennem korkusu da cennet ümîdi de çok gerilerde kalmaktadır. Bu duygular sâdece birer sâiktir, kamçıdır ve müsâbakaya başlatma işâretidir. Ve kulluk koşusunu önde götürenler mutlu ve bahtiyarlardır.

Hz. Ali (k.v), ibâdeti, bir şükrün edâsı olarak yapanlan “hür insanlar” diye vasfeder.
Peygamber (s.a.v) Efendimizin, her şeyde olduğu gibi, ibâdette de gözettiği ölçü, onun azlığı veya çokluğu değil, onda sebât ve devamlılıktır. Efendimiz (s.a.v) bu gerçeği şöyle ifâde etmişlerdir: “Amellerin en faziletlisi ve onun Allah katında en çok kabûl göreni; az da olsa devamlı yapılanıdır."[2] 

       Her işinde kulun Allâh’ı ile mânevî irtibatının kesilmemesi, derûnî alış­veriş hâlinin devâmı ve kâr defterinin devamlı açık tutulması, ibâdetin asıl hedefidir. Erzurumlu İbrâhim Hakkı Hazretlerinin veciz ifâdesiyle “el işte, gönül Hazrette” (veya: El kârda gönül yârda) olma hâli, kulluğun bu devamlılığının işâretidir.
Resûlullah (s.a.v) Efendimizin ısrarla üzerinde durduğu bir diğer ölçü de, ibâdette aşın zorlamalardan sakınma, işi bıkkınlık noktasına vardırmama ve usanma çizgisine götürmemektir. Herkes kulluğunu gücü yettiği nisbette, istîdâdı ve imkânları ölçüsünde yapmaya çalışmalıdır.

       Hz. Âişe (r.anhâ) vâlidemizin anlattığına göre Resûlullah (s.a.v) Efendimiz, Mescid-i Nebevî’nin bir köşesine hasır gererek kendilerine özel bir “ibâdet köşesi” ayınrlar. Burada geceleri namazlannı kılar, gündüzleri de yere sererek otururlar. Durumu fark eden ashâb (r.a), içerisi görünmeyen o paravanın çevresine doluşarak Resûlullah (s.a.v)’in kıldığı gibi namaz kılmaya, hattâ daha da ileri gitmeye başlıyorlar. Bunu gören Allah Resûlü, onlara hitâben:
“Arkadaşlar! Tâkat (güç) getirebileceğiniz ve altından kalkabileceğiniz amellere (işlere) girişin. Zîrâ siz bıkıp usanmadığınız müddetçe Allah (sevab vermekten) usanmaz. Biliniz ki, Allah katında amellerin en makbulü, az da olsa devamlı olanıdır " buyururlar.[3]

       İnsanın, Allâh’ına karşı olduğu gibi, kendisine ve yaşadığı çevreye karşı da görevleri ve sorumlulukları vardır. Her devir insanının arasında olduğu gibi. Hz. Peygamber devri insanları içinde de bütün vecîbelerini bir kenara itip gece gündüz ibâdetle meşgul olan bir zümre vardı. Resûlullah (s.a.v) Efendimize, özellikle bu çevrenin hanımlarından şikâyetler geliyordu. Abdullah tbn-i Amr, Osman îbn-i Ma’zûm, Ebû’d-Derdâ (r.anhüm) gibi, ibâdet düşkünü bu sahâbîlere karşı Hz. Resûl’ün takındığı tavır hemen hemen hep aynıdır
“Sizin üzerinizde; bedeninizin hakkı vardır, hanımlarınızın hakkı vardır, misafirlerinizin hakkı vardır, çocuklarınızın hakkı vardır, komşularınızın hakkı vardır. O hâlde, her hak sâhibine hakkını vermelisiniz, "
İbâdette, samimiyet ve katıksız niyet, yâni ihlâs esastır. Kulluk makâmında bulunan insana yakışan; “başkası ne der?” endişesi değil, “Rabbime karşı edeb çizgisinde bulunabiliyor muyum?” kaygısını duymaktır.
Gerek ibâdet, gerekse diğer bütün hayırlı işler, insanın “cennete” gidişini ve “cemâlullâha” kavuşmasını tek başına teminât altına alamaz. Allah Teâlâ’nın cennet ve cemâl nîmeti, bizim nâçizâne ibâdetlerimizin karşılığı ile elde edilebilecek kadar ucuz değildir. İslâm inancını benimsemiş ve müslüman sıfatını kazanmış bulunan şerefli insanların yapacaktan en akıllıca iş, cennet ticâreti ile meşgul olmak değil; kulluk çizgisinden aynlmadan Allâh’m rahmetine ve lütfuna sığınmaktır. Cennete ancak Allâh’m lütfü ile girilir. Cemâle ancak O’nun keremi ile ulaşılır.
Peygamber (s.a.v) Efendimiz: “Hiçbir kimseyi, onun ibâdeti tâati cennete koyamaz" buyurunca; ashâbdan bâzılan sorarlar: “Yâ Resûlallah, sizi de mi koymaz?” Cevab açık ve kesindir:
“Evet, beni de. Ben de ancak, Allâh ’ın lütfü ve rahmeti bürüyüp çevrelerse cennete girebilirim; yalnızca ibâdetim sayesinde değil" buyururlar.[4]

       Resûlullah (s.a.v) Efendimiz, kulluğun zirve noktasındadır. O bir ibâdet şâhikasıdır. İbâdet, yapıldığı zaman ibâdet oluyor, anlatıldığı zaman değil. Fahr-i Kâinat (s.a.v)’in kulluk hayâtında hiçbir boşluk yoktur; insan olarak nasıl ve ne kadar ibâdet edilmesi gerekiyorsa o ölçüde ibâdet etmişlerdir. Buna rağmen o (s.a.v), yapılması gerekene göre, yaptıklarını hep yetersiz görmüştür.
Birer âciz kul olarak bize düşen de, “peygamberimiz (s.a.v) gibi ibâdet etmek” değil (zîrâ bunu başaramayız!), “O’nun tarzında ibâdet etmek”tir. Netice îtibâriyle, yapamayacaklarımızın mâzereti ile avunma gevşekliğinde değil, kendi şart ve imkânlarımızı iyi değerlendirip, yapabileceklerimizin gayreti içinde olmaktır:
O (s.a.v), Allah yolunda “her şeyini” vermişse, biz de “bir şeyimizi” verelim, ama verelim.
O (s.a.v), ne kadar iyi, güzel, doğru ve faydalı “büyük işler” yapmışsa, biz de iyi, güzel, doğru ve faydalı olan “küçük işler”in ucundan tutalım; yeter ki onun yolunun emekleyen bir yolcusu olalım.

       Ne, en mükemmeli yapamıyoruz diye karamsar; ne de yaptıklarımızın gurûru ile aşırı iyimser olalım. Yerine göre ağlamasını da gülmesini de, sevinmesini de üzülmesini de bilen; varlıkla yokluk, açlıkla tokluk karşısında karakter değiştirmeyen ve kulluk yolunda hedefe doğru mesâfe alma gayreti içinde olan insanlar olalım.

-----------------
[1] Râgıb el-İsfehânî, el-müfredât, s.529
[2] Buhârî, el-Câmi'us-Sahîh, 7/181-182
[3] Buhârî, el-Cami'us-Sahîh, 7/50
[4] Buhârî, el-Cami'us-Sahîh, 7/10, Tecrîd-i Sarîh, 12/77-78

Kaynak: Şemail-i Şerif Kitabı (Şahver Çelikoğlu)
Etiketler:
Geri Bildirim!