"(Resûlüm!) De ki: “Ben sadece Rabbime yalvarırım ve hiç kimseyi O’na ortak koşmam. 72/20”"
Resûlullah (s.a.v)’ın gece ibâdeti. Teheccüd namazı
21/04/2014
  1. Muğîre b. Şu’be (r.a) anlatıyor:
Resûlullah (s.a.v), ayaklan şişinceye kadar namaz kılarlardı. Ashâb (r.a) dediler ki: Ey Allâh’ın Resûlü! Allah senin geçmiş ve gelecek günahlannı affetmiştir. Bu şeklide kendinizi çok yorarak bir mükellefiyetin altına girmiyor musunuz? Resûlullah (s.a.v) şöyle cevap verdiler:
 “Allâh’ın ihsân ettiği rıîmetlerine karşı Rabbine şükreden bir kul olmayayım mı?”
  1. Esved b. Yezid (r.a) diyor ki: Hz. Âişe (r.anhâ)’dan Resûlullah (s.a.v)’in kıldığı gece namazlanndan sordum, buyurdular ki:
“Gecenin ilk vakti (Yatsı namazından sonra) uyurlardı. Gecenin üçte ikisi geçtikten sonra kalkar namaz kılar, seher vaktinde de Vitir namazını kılarlardı, flk rek’atte “Sebbih isme” sûresi, ikinci rek’atte “Kul yâ eyyühel-kâfirûn" sûresini, üçüncü rek’atte de “Kulhuvallâhu ahad” sûrelerini okurlardı. Sonra yatağına gelirdi. Arzu ettikleri zaman hanımlanyla latîfeler ederlerdi. Sabah ezanını işitince yataktan hemen kalkar, gusletmesi îcâbe ederse yıkanır (gusul eder), değilse abdest alıp iki rek’at sabah namazının sünnetini evde kılar ve sonra mescide giderlerdi.”
  1. Abdullah ibn-i Abbas (r.a) anlatıyor:
“Nebî (s.a.v) geceleyin on üç rek’at namaz kılardı.” (On rek’atı teheccüd, üç rek’atı da Vitir)
  1. Hz. Âişe (r.anhâ) rivâyet ediyor:
“Nebî (s.a.v) geceleyin uyanamasalar veya gözlerini uyku bürüyüp de gece namazına kalkamasalar, gündüz on iki rek’at namaz kılarlardı.”
(Teheccüd namazı Resûl-i Ekrem (s.a.v) Efendimize farzdı; ümmetine sünnettir.)
 
 
  1. Zeyd b. Hâlid el-Cühenî (r.a) anlatıyor:
Seferde bir gece, Resûlullah (s.a.v) teheccüd namazını nasıl kılıyor diye gözetlemeye karar verdim ve çadırının eşiğine dayandım. Allah Resûlü (s.a.v), ilk önce hafifçe iki rek’at kıldılar. Sonra çok uzattıkları iki rek’at daha kıldılar. Sonra bu uzattıklarından daha kısa olarak iki rek’at daha kıldılar. Biraz daha kısaltarak iki rek’at daha kıldılar. Teheccüdü bitirdikten sonra da Vitir namazını kıldılar. Böylece on üç rek’at namaz kılmış oldular.”
  1. Ebû Seleme b. Abdurrahman (r.a), Hz. Âişe (r.anhâ)’dan Resûlullah (s.a.v)’in Ramazan’daki namazlarının nasıl olduğunu sormuştur. Hz. Âişe (r.anhâ) buyurdular ki:
“Ramazanda da diğer aylarda da on bir rek’attan fazlasını kılmazlardı. Önce dört rek’at kılardı ki, onların uzunluğunu ve güzelliğini hiç sorma. Sonra yine dört rek’at daha kılardı ki, onların da uzunluğunu ve güzelliğini sorma. En son üç rek’at Vitir namazını kılıyordu.” Hz. Âişe (r.a) buyuruyor: Yâ Resûlallah siz Vitir namazını kılmadan uyuyorsunuz, dedim. Buyurdular ki:
 
"Ey Âişe, iki gözüm uyuşa da kalbim uyumaz. ”
 
  1. Ebû Hureyre (r.a) Peygamber (s.a.v) Efendimizden rivâyet ediyor: Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurdular:
 
“Gece namazı kılmak üzere kalktığınızda, namaza hafif iki rek’atla başlayın. ” (Kısa sûreler okuyarak başlayın.)
 
  1. Hz. Âişe (r.a) buyuruyor:
 
“Resûlullah (s.a.v) bir gecede, bütün geceyi namazla geçirdiler ve namazlarında yalnız bir âyet okudular.” Ebû Zer (r.a) Hazretlerinden, hangi âyet olduğunu soranlara: Mâide sûresinin yüz on sekizinci âyetidir diye buyurdu. Meâlen: "Eğer onlara azâb edersen, şüphe yok ki, onlar senin kullarındır. Ve eğer kendilerini bağışlarsan, yine şüphe yok ki, Sen mutlak gâlibsin ve hükmünde hikmet sâhibisin. ”
îzah
Müslim (r.a), Hz. Ali (r.a) ve îbn-i Abbas (r.a)’den rivâyet etmektedir: “Bizler namazlarımızın rükû ve sücûdlarında Kur’ân okuyamayız, bundan nehyedilmişiz. O namaz yalnız Peygamber (s.a.v) Efendimize mahsustur.”
 
  1. Abdullah İbn-i Mes’ud (r.a) anlatıyor:
“Bir gece Resûl-i Ekrem (s.a.v) ile berâber namaz kıldım. Ayakta o kadar durdular ki, artık kötü bir şey yapmak istedim.” Ne yapmak istiyordun? Diye sordular, cevâben: “Ayakta çok durduklarından, içimden, ben oturayım da Resûlullah (s.a.v) ayakta namazına devam etsin diye geçti. Fakat o fikrimi def edip sabrettim.”
 
  1. Abdullah b. Şekik (r.a) diyor ki:
Hz. Âişe (r.anhâ)’dan Resûlullah (s.a.v)’in kıldığı nâfile namazlarını sordum; buyurdular ki: Resûlullah (s.a.v), bir gece ayakta uzun uzun namaz kılar, bir gece de oturarak uzun uzun namaz kılardı. Ayakta olduğu halde kıraati bitirseler, rükû ve sücûda da kıyamdan intikâl ederdi. Oturarak kıldıkları zaman rükû ve sücûdu da oturarak yaparlardı.”
 
  1. Hz. Hafsa (r.anhâ) anlatıyor:
Resûl-i Ekrem (s.a.v), nâfile namazları oturarak kılardı. Bir sûreyi tertîl üzere okurlardı. Orta uzunluktaki sûreyi tertîl üzere okudukları için, en uzun sûre gibi uzun olurdu.”
 
  1. Hz. Âişe (r.anhâ) Ebû Seleme b. Abdurrahman (r.a)’a anlatmıştır:
“Resûlullah (s.a.v), genellikle son zamanlarında (vefat etmeden önce) nâfile namazlarını hep oturarak kılıyordu.”
 
  1. Hz. Âişe (r.anhâ) buyuruyor:
“Resûlullah (s.a.v) bâzı geceler, dokuz rek’at namaz kılardı.”
îzah
Altısı teheccüd, üçü Vitir olmak üzere dokuz rek’at kılmıştır. Ayrı ayrı gelen bu rivâyetlerin îzâhı şöyledir: Resûlullah (s.a.v), bütün bu durumlarda ümmetine örnek olarak, hepsinin câiz olduğunu öğretmektedir. “Vitirle berâber teheccüdü en az yedi, en çok on üç rek’at olarak kılmışlardır.” 
  1. Avf İbn-i Mâlik (r.a) diyor ki: Bir gece Resûl-i Ekrem (s.a.v) ile berâber bulundum.
“Önce misvak kullandılar, abdest aldıktan sonra da namaz kılmaya kalktılar, ben de onunla berâber kalktım. Namaza başladılar. Fâtiha’dan sonra Bakara sûresini okudular. Rahmete âid bir âyet geldikçe duraklayıp, Allah’dan rahmet dilerdi. Azâba âid bir âyet gelince yine duraklar, azabdan Allâh’a sığınırdı. (Bu şekildeki namaz, nâfile namazlara mahsustur.)
Sonra rükûa vardılar, ayakta durduğu kadar rükû’u uzattılar. Rükûunda, “Subhâne zi’l-Ceberûti Ve’l-Melekûti Ve’l-Kibriyâi Ve’l-Azameti” diyordu. Secdeye varıp onu da rükû kadar uzattılar. Aynı duâyı secdelerde de okudular. Sonra ikinci rek’ata kalkarak, Fatiha’dan sonra Âl-i İmrân sûresini okudular. İkinci, üçüncü ve dördüncü rek’atları da aynı şekilde kıldılar.
  1. Huzeyfe İbn el-Yemânî (r.a) bir gece Resûl-i Ekrem (s.a.v) ile gece namazı kılmıştı. Peygamber (s.a.v) Efendimizin nasıl kıldığını anlatmaktadır. Buyuruyor ki:
Allah Resûlü (s.a.v) namaza başladığı zaman şöyle söylediler: “Allahu Ekber Zü’l-Melekûti ve’l- Ceberûti ve’l-Kibriyai ve’l-Azameti." Mânâsı: “Allah (her şeyden) en büyüktür. Gayb âlemi onun tasarrufundadır. Kahhâr’dır, noksanlıklardan münezzehdir. Azamet (yücelik) sâhibidir. Onu anlamak idrak etmek mümkün değildir. ”
Sonra, Fâtiha ve Bakara sûrelerini okudular. Rükû’a gittiler, rükû’u da ayakta kaldığı kadar uzattılar. Rükû’da “Sübhâne Rabbiyel Azîm" diyordu. Başını kaldırdılar, rükûdan sonra ayakta durmaları da rükûu kadar uzun oldu.
Rükûdan doğrulup, îtidâlinde şöyle diyordu: “Li Rabbiyel-Hamd- Hamd Rab içindir “ bunu çok tekrar ettiler. Sonra secdeye gittiler. Onu da ayakta durduğu kadar uzattılar. Secdede “Sübhane Rabbiyel A’la” diyordu. Secdeden başını kaldırdılar, iki secde arasında secdede kaldığı kadar oturdular.
İki secde arasında şu duâyı okuyordu: “Rabbiğfir lî- günahlarımı mağfiret kıl yâ Rabbî. ” O namazda Bakara, Âl-i İmrân, Nisâ ve Mâide sûrelerini okudular.
Bu sûrelerin hangi rek’atlerde okunduğu bilinememiştir.
 
  1. Abdullah İbn-i Ömer (r.a)’den. Şöyle demiştin
Biri, Resûlullah (s.a.v) den gece kılınan nâfile namazının kaç rek’at kılınacağını sordu. Buyurdu ki:
 
 “Gecenin nâfile namazı ikişer ikişerdir. Her hangi biriniz sabah vaktinin girdiğinden şüphe ettiği zaman bir tek rek’at kılar ki, bu tek rek’at önceden (evvelce) kılmış olduklarını tekleştirir. ”
îzah
İkişer ikişer kılmak: Her iki rek’atte bir selâm vermek demektir.
Müslim’deki rivâyette râvî Ukbe İbn-i Hüreys: İbn-i Ömer’e; yâni ikişer ikişer ne demektir? diye sordum. “Her iki rek’atten sonra selâm verirsin” cevâbını verdi, diyor.
Ebû Hanîfe (r.a)’in gece nâfilelerinde dörtte bir selâm vermeyi ihtiyâr etmesi Ebû Dâvud’da Hz. Aişe (ranhâ)’nm: “Resûlullah (s.a.v) yatsı namazını cemaatle kılar, sonra âilesinin yanma dönüp, dört rek’at kıldıktan sonra yatağına girerdi” hadîsi ile İbn-i Hanbel’in Müsned’inde Abdullah İbn-i Zübeyr (r.a)’dan mervî: “Nebîyyi Ekrem (s.a.v) yatsıyı kıldığında dört rek’at daha kılıp, bir rek’at ile namaz rek’atlerini tekleştirirdi. Ondan sonraki gece namazını kılabilmek üzere
 
uykuya vardı” hadîsine uygundur. Bu namazın iki rek’at olarak zikredildiği de mesturdur.
Resûlullah (s.a.v) Efendimizin, iki rek’atte selâm verip vermediği açıkça bildirilmediği için, iki rek’atte bir selâm ile de kılınır bu nâfile namazlar.
Sahîh-i Müslim’deki rivâyete göre Muâze, Resûlullah (s.a.v)’in duhâ namazını kaç rek’at kıldıklarını Âişe (r.anhâ)’ya sormuş. Hz. Âişe(r.anhâ) da: “Dört rek’at kılardı. Ondan sonra da dileği kadar ziyâde buyururdu (arttırırdı)” cevâbını vermiş.
Her ne hâl ise selefin fasl ile vasldaki ihtilâfları cevaz vermek veya vermemek açısından değildir, fazîletin hangisinde olduğunu tâyindir. Yoksa Resûlullah (s.a.v)’ı bildiren vasıl hadîsleri içinde sahîhleri olduğu gibi, fasıl hadîsleri içinde de sahihleri vardır. Ancak fasıl hadîsleri (iki rek’atte bir selâm) daha çok rivâyet edilmiştir. Ve nâfilelerde ikişer ikişer kılmak efdal addolunmuştur.
Gece nâfilelerinin ikişer ikişer kılınacağı hakkmdaki Peygamber Efendimizin cevâbı, soran zat hakkında kolaylık murâd buyrulduğuna (istediğine) ve iki rek’ attan az namaz ile nâfılenin câiz olmadığına hamledilir.
... bir tek rek’at kılar... Bundan, vitrin sonu, fecrin doğuş vakti olduğuna kâil olunmuştur. Nâfi’a (r.a): “Gece namazım kılacak olan kimsenin son namazı vitr olsun. Zîrâ Resûlullah (s.a.v) bunu emrederlerdi. Fecir vakti girince gece namazı da, vitir de hepsi gider” der imiş.
Bir başka rivâyette de: “Her kim vitir namazını kılmadan sabah vaktini bulursa, artık ona vitir yoktur” buyrulmuştur. “Gün doğduktan sonra artık vitir kılınmaz” rivâyeti de vardır.
Ebû Dâvud’da, Ebû Saîd (r.a)’den rivâyet olunan: “Her kim vitri unutur, yâhud kılmadan uyuyakalırsa, onu hatırladığında hemen kılıversin" hadîsine bakılırsa, beş vakit farz namazların kazâya kalması gibi, vitir de kazâ edilebilecek, yâni edilir.
 
  1. Ümmü’l-mü’minîn Âişe (r.anhâ)’dan. Şöyle demiştir:
“Gecenin her vaktinde Resûlullah (s.a.v) vitir kılmıştır. Son zamanlarındaki vitri ise, gecike gecike seher vaktine müntehî olmuştu” (yaklaşmıştı).
îzah
 “Gecenin her vakti” mânâsına gelebileceği gibi, “her gece” mânâsına da gelebilir. Tercümenin her iki şekli de vâkî hâle uygundur. Seyyid-i
Kâinât (s.a.v) Efendimiz hazerde, seferde, sıhhatte, hastalıkta vitir namazını kılmışlardır. Yatsıdan sonra tâ fecrin doğuşuna kadar, gecenin her cüz’ünde (kısmında) de vitri kılmışlardır.
Bu hadîsi şerîften, gecenin yatsı namazına zarf olduğu ile her hangi bir saatinde yatsıdan sonra vitir kılınabileceği anlaşılır.
Nebîyy-i Ekrem (s.a.v) Hazretlerinin gecenin evveli ve gecenin ortasında kılmış olmaları, cevâzını beyân içindir. Gecenin sonuna tehir buyurmaları da gecenin sonunda uykudan kalkabîleceğinden emin olanlar hakkında efdal olanın, bu sona bırakmak olduğunu tenbîh içindir.
Câbir (r.a)’in Müslim’deki rivâyetinde de: “Gecenin                sonunda
kalkamayacağından korkan, vitri evvelinde kılsın. Zîrâ gece sonundaki namaz, meşhûddur” (şâhitlidir), buyrulmuştur. ”Meşhûddur” kelimesi “edâsı vaktinde rahmet melekleri hazır bulunur” diye tefsîr edilmiştir.
Velhâsıl salât-ı vitir farz olmamakla birlikte, edâsına çok dikkat ve îtinâ edilmesi gereken bir namazdır. Resûlullah (s.a.v) Efendimiz, geceleyin âilesini vitir için uyandırırlarmış. Bu durumda salât-ı vitir erkek, kadın herkes hakkında meşrû demek olduğu gibi, “Ailene namazı emret"[1] âyet-i kerîmesi gereğince, uyanık olanların uykudakileri ikâz etmelerini gerektirecek derecede müekked bir ibâdettir.
  1. Ümmü’l-Mü’minin Hz. Âişe (ranhâ)’dan rivâyet olunmuştur:
“Nebîyy-i Ekrem (s.a.v)’in gece namazını, yaşları kemâle eresiye kadar hiçbir zaman oturarak kıldığını görmemiş. Mübârek yaşı ilerledikten sonra ise. Kur’ân’ı oturarak okurmuş. Tâ ki, rükûa varmak dilediği zaman gelince, kalkıp otuz kırk âyet mikdârı okuyup rükûa varırmış.”[2]
îzah
Yine hadîs-i şerîfte: “Kıraatinden (okunmasından) otuz, kırk âyet mikdârı kalınca kalkıp, bu kalanı ayakta okurdu” deniliyor ki, kalan kıraatin otuz, kırk âyet olmasından, teheccüd namazındaki Resûlullah (s.a.v)’in kıraatinin ne kadar uzun sürdüğü bir dereceye kadar tahmin edilebilir.
“Oturarak namaz kılıp, oturduğu yerde Kur’ân okurdu” diye daha açık rivâyet de vardır.
Bu hadîs-i şerîfin îrâd nedeni, ayakta kılmaktan âciz olan kimsenin namazı oturarak başladıktan sonra iyilik hissedince veya ayakta kılmaya gücü yetecek
 
derecede bedeninde hafiflik bulunca namazı ayakta tamamlayıp yeni baştan kılmakla mükellef olamayacağını beyândır. Hasan-ı Basrî (r.a)’in: “Hasta dilerse oturarak iki ve ayakta iki rek’at kılabilir” dediği de rivâyet edilmiştir.
Hadîsin zâhirine bakılırsa aynı rek’atın yarısını ayakta, diğer yansını oturarak kılmak câiz olduğuna Ebû Hanîfe, Mâlik, Şâfîi ve bütün ulemâ kâil olmuştur. Hattâ ayakta iken oturmak veya oturmuş iken ayağa kalmak arasında fark yoktur.
Bu hadîsten gece namazındaki kıraatin uzun olduğu anlaşılmaktadır. Nitekim Hanefî ve Şâfî’nin beyânına göre gece namazında kıyâm ve kıraati (ayakta kalmak ve okumak) uzun tutmak, rükû ve secdelerin çok olmasından efdaldir.
Hz. Âişe (ranhâ)’nın hadîsi ile fukahâ, ayakta namaza başlayan musallînin namaz kılarken hastalanarak oturması câiz olduğu gibi, bunun aksi de yâni oturarak başlayan musallinin namaz esnâsında iyileşip ayakta kılarak tamam etmesinin câiz olduğuna istidlâl etmişlerdir. Delil olarak kabûl etmişlerdir.
Yine böyle yan üstü yatarak namaza başlayıp da sonra ya oturarak veya ayakta kılmaya muktedir olan musallînin durumuna göre namazı tamamlaması gereğine de delil getirmişlerdir.
  1. Câbir (r.a)*’den naklen rivâyet edilmiştir: Resûlullah (s.a.v):
“Gerçekten gecede öyle bir saat vardır ki, müslüman bir kul o saate rastlar da Allah 'dan bir hayır isterse, o hayrı Allah kendisine verir ” buyurmuşlar.[3]
İzah
Bu hadîs-i şerîf, her gece duâlann kabûl edildiği bir icâbet saati bulunduğunu mutlak bir sûrette ifâde etmektedir. Dolayısıyla o saate tesâdüf etmek ümidi ile, mü’minlerin geceleri ibâdet ve tâat ile ihyâ etmeleri gerektiğine tevşik vardır.
Gecenin gündüzden daha fazîletli olduğunu iddia edenler bu hadîsle istidlâl ederler. Zîrâ her gecede bir icâbet saati vardır. Gündüzün ise yalnız Cuma gününde vardır. Vereceğimiz şu hadîsler bahsi geçen saatin gecenin son üçte birinde veya gece yarısından sonra olduğuna işâret etmektedir.
 
Ebû Hureyre (r.a)’den naklen rivâyete göre, Resûlullah (s.a.v) Efendimiz şöyle buyurmuşlar:
“Allah Teâlâ her gece, gecenin ilk üçte biri geçtiğinde alt semâya nuzûl eder de; ‘Melîk benim! Melik benim! Var mı bana duâ eden; onun duâsını kabûl edeyim. Var mı benden isteyen; istediğini vereyim; var mı benden mağfiret dileyen, onu affedeyim' buyurur. Ve bu hâl tâ tan yeri ağarıncaya kadar böylece devâm eder. ”
Müslim’in buradaki rivâyetlerinden anlaşılacağı gibi, Hak Teâlâ Hazretlerinin alt semâya nuzûlü muhtelif şekillerde ifâde olunmuştur. Birinci rivâyette bunun gecenin son üçte biri kaldığı zaman, İkincide ilk üçte biri geçtiği zaman, üçüncüde yarısı veya üçte ikisi geçtiği zaman, dördüncüde yarısında yâhut son üçte birinde, beşincide, ilk üçte biri geçtiği zaman vukû’ bulduğu bildirilmektedir. Hadîslerin hepsi doğrudur. Müslim (r.a), sahîh senetlerle tahric etmiştir, demiştir Nevevî (r.a).
Hadîsin mânâsında bâzılan, buradaki nuzülden murâd, mânevî nuzûldür, demiş; bâzılan “Yünzilü’ fiili, indirir mânâsına geldiğinden, ona bir de mefûl takdir edilmiş ve: “Allah bir melek indirir” denilmiştir.
Yetenezzelü ve yenzilü aynı mânâya gelir. Ve bu kelimeler mânevî nüzûl hakkında apaçıktır. Türkçemizde “tenzîl eder” şeklinde kullanılır, bu hadîste de o mânâya alınır. Yâni Allah Teâlâ’nm azamet ve celâli fakir ve hakir kimselere önem vermemeyi gerektirse de Allah Teâlâ Hazretleri lütfü kereminden onların hallerine rahmet buyurmaya tenezzül eder de: “Yoksul ve zâlim olmayan Allâh’a kim ödünç verecek?” Yâni Allâh’a ödünç verir gibi kim ibâdet ve tâatde bulunacak? der. Bu söz Allâh’m, kullarına bir latîfesi ve onlan ibâdete teşvîkidir.
Alt semâ da, bize en yakın semâdan kinâyedir.
Bu hadîsler, Resûlullah (s.a.v)’den tevâtüren sâbit olmuştur. Bunu, Resûlullah (s.a.v)’in ashâbmdan birçoklan rivâyet etmişlerdir. Böyle hadîsler bize göre sahîh ve kıymetlidirler. Resûlullah (s.a.v) Allah Teâlâ’nın nuzûl buyurduğunu söylemiş, fakat bunun nasıl olduğunu açıklamamıştır. Dolayısıyla biz de “Allah alt semâya iner” deriz, fakat nasıl indiğinden bahsetmeyiz, demişlerdir.
Kadı Beyzavî (r.a) de şunları söylemiştir:
Allah Teâlâ’nm cisim olmaktan, boşlukta yer tutmaktan münezzeh bulunduğu kat’î olan aklî ve naklî deliller ile sübût bulunca, O’nun hakkında yukandan aşağı intikâl mânâsına gelen nüzûl imkânsızdır. Şu hâlde O’nun hakkında nuzûl’den murâd, rahmetinin nûrudur. Bu inmenin mânâsı, celâl sıfatlannm gereği olan düşmanı kahır ve âsilerden intikam gibi şeylerden, ikrâm sıfatı olan rahmet, merhamet ve afva intikaldir-geçmektir.
Bu hadîs-i şerîf, rahmet saatinin tan yeri ağarıncaya kadar devâm ettiğine delildir. Bu rivâyetler, geceleri tan yeri ağarıncaya kadar duâ ve istiğfarda bulunmaya teşvik, duâ ve istiğfar gibi tâatler için, gecenin sonu evvelinden daha hayırlı olduğuna da tenbih etmektedirler.
  1. Ebû Hureyre (r.a)’den rivâyet edildiğine göre, Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
 “Eğer mü'mirilere zorluk vermeyecek olsaydım, yatsı namazını geciktirmelerini ve her namaz başında misvak kullanmalarını emrederdim. ”[4]
îzah
Misvak, dişleri temizlemek için kullanılan lifli bir ağacın dallarına denir. Abdest alırken ağzın yıkanması sırasında misvak kullanılması sünnettir.
Resûl-i Ekrem (s.a.v) muhtelif hadîs-i şeriflerinde, müslümanları misvak kullanmaya teşvik etmiştir. Bunlardan bâzılan şu mealdedir:
“Biriniz gece namaz kılmağa kalkarsa misvak kullansın. Çünkü, o namaz kılmaya kalkınca kendisine bir melek gelerek ağzını onun ağzına temâs ettirir. Artık o kulun ağzından çıkanlar melâikenin ağzına girer. ”
“Misvak Allâh ’ın rızâsını kazandırır ve ağzı temizler. ”
Misvak kullanmanın fazîleti:
Evzâî (r.a): “Misvak abdestin yarısıdır. Bilhassa namaz kılınacağı zaman, abdest alırken, Kur’ân-ı Kerîm okurken, uykudan uyandıktan sonra ve ağız kokusu bozulunca, misvak kullanmanın önemi artar. Gece namazlarına kalkınca, Cuma günü ve kezâ uykuya yatarken, Vitir namazından sonra, sabah ve yemekten önce misvak kullanmak müstehabtır” demiştir.
“Namaz kılınacağı zaman misvak kullanmanın müstehab oluşundaki hikmet, Allâh’a yaklaşma hâli oluşundandır. Dolayısıyla ibâdetin şerefini göstermek için bu hâlin kemâl ve temizlik ile muttasıf olması îcab eder” diyor el-îd (r.a).
 
Bezzâr (r.a)’m Hz. Ali’den rivâyet ettiği bir hadîste misvak kullanmanın Kur’ân-ı Kerîm dinleyen melâike ile ilgili olduğu; melâikenin ona, ağzını ağzına değdirecek kadar yaklaştığı beyân edilir.
Misvak kullanmak oruca mâni değildir. Hanefî âlimlerinin ekserisine göre, abdest alırken misvaklanmak sünnettir. Namazdan önce misvak kullanmak ise uygun değildir. Zîrâ abdestin bozulması ihtimâli vardır. Namazdan önce misvak kullanılmasını teşvik eden hadîsler, abdest öncesi kullanmaya hamledilmelidir.
İmam Âzam (r.a)’a göre misvak kullanmak, dînî bir sünnet olduğundan her zaman kullanılır. Şu vakitlerde misvak kullanmak müstehabtır: a) Namaza kalkılacağında, b) Abdestten önce, c) Ağzın kokusu değiştiğinde, d) Uykudan kalkınca.
Bu hadîs-i şerîf, Peygamber (s.a.v)’in ümmetine olan sonsuz şefkat ve merhametine delildir. Zîrâ misvak kullanmayı farz kılmaması ancak onlara sıkıntı vermemek içindir.
Hadîs-i şerîfin hükmü genel olduğu için bütün namazlar için abdest alındığında misvak müstehabtır. Bu hususta farz ve nâfile namaz eşittir.
Bu hadîs-i şerîf, yatsı namazını, gecenin ilk üçte birine kadar veya yarısına kadar geciktirmenin mendub olduğuna da delildir. Bu sâyede kişi namazı bekleme sevâbı alır. Çünkü insan namazı beklediği müddetçe namazdaymış gibi sevab alır. Buhârî (r.a)’nin rivâyet ettiği bir hadîste; “Siz namazı beklediğiniz müddetçe namazdasınız ” buyrulur.
  1. Câbir (r.a)’den; Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurdular:
 “Bir koyun sağımı kadar zaman da olsa, sakın gece namazını bırakma. "[5]
Cibril (a.s), Resûlullah (s.a.v)’e geldi ve şöyle dedi: “Ey Muhammed (s.a.v), dilediğin kadar yaşa; nihayet öleceksin. İstediğini yap, nihâyetinde mutlaka karşılığını göreceksin. Dilediğini sev, bir gün ondan ayrılacaksın. Şunu iyi bil ki, mü'minin şerefi gece namaza kalkmaktır. İzzeti ise insanlardan istememektir (onlara karşı müstağnî davranmaktır).”[6]
 
  1. Abdullah İbn-i Ömer (r.a) buyuruyor: Ablam Hafsa bana anlattı:
“Resûl-i Ekrem (s.a.v) Fecir (şafak vakti) doğduğu ve müezzin sabah namazı için ezan okuduğu zaman, iki rek’at namaz kılardı.” Bu, evde kılınan iki rek’at, sabah namazının sünnetidir.[7]
  1. Abdullah İbn-i Ömer (r.a) anlatıyor:
Resûl-i Ekrem (s.a.v)’den sekiz rek’at namaz öğrendim. İki rek’at öğle namazından evvel, iki rek’at öğle namazından sonra, iki rek’at akşam namazından sonra, iki rek’at yatsı namazından sonra olmak üzere sekiz rek’at.
İbn-i Ömer (r.a) diyor ki: Ablam Hafsa sabah namazından önce de iki rek’atm olduğunu bana anlatmıştı. Fakat ben onları bizzat Peygamber (s.a.v)’den görmedim.[8]
 
  1. Abdullah İbn-i Şekîk (r.a) diyor ki: Hz. Âişe (r.anhâ)’dan Resûl-i Ekrem (s.a.v)’in kıldığı müekked sünnetlerin sayısını sordum. Buyurdular ki:
“Öğleden önce iki, öğle namazından sonra da iki rek’at. Akşam namazından sonra iki, yatsı namazından sonra da iki rek’at kılardı. Sabah namazından önce de iki rek’at kılardı.”[9]
  1. Âsim İbn-i Demre (r.a) diyor ki, Hz. Ali’den Resûl-i Ekrem (s.a.v)’in gündüz kılmış olduğu namazlarını sorduk. Buyurdular ki, siz onun gibi yapamazsınız. Âsim diyor ki; biz, siz anlatın, gücü yeten kılsın dedik. Buyurdular ki:
“İkindi güneşini göstererek, sabahleyin güneş ufuktan bu kadar yüksek olunca iki rek’at kılardı. Öğle yerini göstererek, öğle olduğu zaman güneş ne kadar sağ tarafa geçmişse, öğleden önce de güneşin gün ortasına gelmesine o kadar kala, dört rek at namaz kılardı. Fakat güneş tam gün ortasında iken namaz kılmazlardı.
Öğle namazından önce dört, öğle namazından sonra iki rek’at kılardı. İkindiden önce dört kılardı, fakat her iki rek’atı, mukarreb meleklere, peygamberlere ve onlara uyan mü’min ve müslümanlara selâm ile bölerdi.”[10]

Resûlullah (s.a.v)’in rükû ve secdelerde okudığu ve tavsiye ettiği
duâlar
  1. Ebû Hureyre (r.a)’den rivâyete göre Resûlullah (s.a.v):
 
“Kulun Rabbine en yakın olduğu an, secdede bulunduğu hâldir. O halde siz secdede duâyı çok edin ” buyurmuştur.[11]
  1. Hz. Âişe (r.anhâ)’dan naklen rivâyete göre, Âişe (r.anhâ) şöyle demiş. Resûlullah (s.a.v):
 
“Allah’ı, hamdine bürünerek teşbih eylerim; Allah’dan mağfiret diler, O’na tevbe ederim" sözlerini çok söylüyordu.
Ben: Ey Allâh’ın Resûlü, görüyorum ki, bu sözleri çok söylüyorsun... dedim. Resûlullah (s.a.v):
 
“Rabbim bana ümmetim hakkında bir alâmet göreceğimi haber verdi. Ben onu gördümmü, Allâh’a hamdine bürünerek tesbîh eylerim; Allah’dan mağfiret diler, O’na tevbe erdim, sözlerini çok söyleyeceğim. İşte o alâmeti gördüm (alâmet Mekke fethidir): “Allâh’ın yardımı ile fetih yâni Mekke’nin fethi geldiğinde, sen de insanların bölük bölük Allâh’ın dînine girdiklerini gördüğünde, hemen Rabbinin hamdine bürünerek tesbîh et: ve O’ndan mağfiret dile! Çünkü Allah tevbeleri çok kabûl edendir" buyurdular. (Nasr sûresinin meâlidir.)[12]
İzah
Bir başka rivâyetinde de Hz. Âişe (r.anhâ) vâlidemiz:
“Kendisine Nasr sûresi indikten sonra Peygamber (s.a.v)’in, bir namaz kılıp da duâ etmediğini yâhut o namazda (yukarıdaki) duâyı okumadığını görmedim” demiştir.
 
  1. Yine Hz. Âişe (r.anhâ)’dan rivâyetlerde; Resûlullah (s.a.v):
“Allah’ım! Gadabından rızâna, azabından affına sığındım. Senden Sana sığınırım. Sana karşı senayı bitiremem, Sen kendini nasıl senâ ettinse öylesin Allah’ım” secdelerde okumuştur. (Nâfile namazların secdelerinde okunur.)
 
Resulullah(s.a.v) ruku ve secdelerinde:
 
“Münezzehsin. Mukaddessin. Bizim, meleklerin ve ruhun Rabbisin Allâh’ım” dermiş.
İzah
Resûlullah (s.a.v) Efendimizin, secdelerde okuduğu ve okunmasını tavsiye buyurduğu pek çok duâ vardır, biz burada sâdece birkaçını gösterdik. Bu konuda rivâyetler de pek çoktur.
Kulun Allah Teâlâ’ya yakınlığından murad, O’nun rahmetine yakın olmasıdır. Resûlullah (s.a.v)’in duâya teşvik buyurması da bundandır. Fahr-i Kâinat (s.a.v) Efendimizin hiçbir günahı olmadığı halde bütün günahlarının azını çoğunu, evvelini âhirini, açığını ve gizlisini tasrîh buyurmak sûretiyle affını istemesi, onun kulluğunun kemâlinden ve dâimâ Allah Teâlâ’ya muhtaç olduğunu îtiraf kabîlindendir. Nitekim:
"Sana karşı senâyı bitiremem, Sen kendim nasıl senâ ettinse öylesin” buyurması da onun tarafından aczi itiraftır. Yâni: “Yâ Rabbî ben Sana ne kadar senâ etsem, lâyık olduğun senâyı yapmaya kudretim yetmez” diyerek senânın adet ve miktânnı tâyine gücü yetmeyeceğini îtiraf ile, tafsilâtını ilmi her şeyi muhît olan Allâh’u Zül Celâl’e havâle etmiştir. Zîrâ Hak Teâlâ Hazretlerinin sıfatlarına nihâyet olmadığı gibi, O’na yapılacak senânın da sonu yoktur. Çünkü senâ Alâh’ın sıfatlarına tâbidir. Kul, hamdü senâ husûsunda ne kadar güç sarfederek mübâlağa etse de Allah Teâlâ’nın azamet ve şânı, sıfatları, fadlu ihsânı, O’nun senâsmda yine de daha geniş ve çoktur.
Tesbîhin mânâsı: Allah Teâlâ’yı her türlü eksik ve noksanlıklardan tenzîh etmek, demektir.
“Seni, hamdine bürünerek tesbîh eylerim” cümlesinin mânâsı: Yâ Râb, Seni kendi gücüm ve kudretimle değil, ancak bana ihsân buyurduğun hidâyet ve lütfunla tenzîh ederim; demektir.
“Senden Sana sığınırım’’ cümlesinin mânâsı hakkında Hattâbî (r.a) şunları söylemiştir:
Bu sözde latîf bir mânâ vardır, şöyle ki: Resûlullah (s.a.v), Allah Teâlâ’nm gadabmdan yine O’nun rızâsına, azâbından af ve keremine sığınmıştır. Rızâ ile gazab ve kezâ azapla af birbirine tezat teşkil eden zıt kelimelerdir. Mes’ele zıddı olmayan Allah Teâlâ’ya varınca, aynı mukâbeleyi şeklen devâm ettirerek Allah’dan Allâh’a sığınmıştır. Bunun mânâsı O’na karşı yaptığı ibâdet ve senâlarda meydana gelen kusurlarından dolayı Allah’dan af dilemektir.
Ulemâdan bâzılanna göre “Subbûh ve Kuddûs” kelimeleri Allah Teâlâ’nm birer sıfatıdır. Allâh’ın ismi oldukları da söylenmiştir. Subbûhun mânâsı: Her türlü noksanlıklardan ve Allah Teâlâ’ya lâyık olmayan şeylerle, şirk ve nazîrden münezzeh demektir. Kuddûs de, Allâh’a lâyık olmayan her şeyden temizlenmiş mânâsına gelir. Bâzılanna göre Kuddûs, mübârek demektir.
Rûhtan murad: Bâzılanna göre büyük bir melektir. Bâzılan Cebrâil (as) olmasını muhtemel görmüş, bir kısmı da, Rûh, meleklerin de göremedikleri bir takım mahlûkattır, demişlerdir.
Resûlullah (s.a.v)’in ümmeti hakkında göreceği alâmetten kasdı, sultânu’l- müfessirin İbn-i Abbas (r.a) Hazretlerine göre, ecelinin yaklaşmasıdır. Hattâ Hz. Ömer (r.a) “Nasr” sûresinin son âyetlerini tefsîr etmesini istediği zaman, bunların Resûlullah (s.a.v)’in eceli yaklaştığına işâret ettiklerini söylemişti. Hz. Ebû Bekir Sıddık (r.a) de bu âyetle ecelinin yaklaştığına işâret edildiğini anlamış ve ağlamıştır.
Secde duâ yeridir. Orada duâ etmelidir. Secdelerde duâ, nâfile namazlarda yapılmalıdır. Farz tehir edilmemelidir. Dikkat edilirse; Resûlullah (s.a.v) hâne-i saadette kıldığı namazların secdelerinde duâ buyurmuşlardır. Mescidde cemaatle kıldığı namazlarda değil.
Hanefîlere göre namazda kıyâmı uzatmak efdâldir.

--------------------
[1] Taha, 2/132
[2] Buhârî, c.3.400
[3] Müslim, c.4, s.262
[4] Ebu Dâvud, c.1 s.89
[5] H.2268
[6] Bu iki rivâyet Taberânî'ni Mu'cumu'l-Evsat'ına âiddir.
[7] Tirmizî, s.299
[8] Tirmizî, s.300
[9] Tirmizî, s.301
[10] Tirmizî, s.301-302
[11] Müslîm, c.3, s.280
[12] H.220

Kaynak: Şemail-i Şerif Kitabı (Şahver Çelikoğlu)
Etiketler:
Geri Bildirim!