"Rasulüm biz seni alemlere rahmet olarak gönderdik 21/107"
Resûlullah (s.a.v) Efendimizin Tevazuu
21/04/2014
Gerçekten tevâzû ile hayâ, diğer ahlâki değerlerin kalbi ve can damarı durumundadır.
Tevâzû; küçüğün büyüğe değil, büyüğün küçüğe karşı; fakirin zengine karşı değil, zenginin fakire karşı; câhilin âlime karşı değil, âlimin câhile karşı; kısacası, varlık içindekinin yokluk içindekine karşı takınması gereken soylu bir davranış biçimidir. Bir alt seviyede olan insan, bir üst seviyedekine karşı alçak gönüllülük değil, kendi «eviyesine kadar indiği için, minnet duygusu içinde hürmet gösterir.
Tevâzû; bir davranış biçimi ve karakter ölçüsüdür, insanın kendine güven duygusunun eseridir.
Tevâzû; insanın içinde bulunduğu makam, mevkî ve rütbenin îcâblarından sıyrılıp muhatâbınm seviyesine inme tavrıdır.

      Tevâzû; gerçek büyüğün, büyüklüğünü gizleyip, küçüklük kisvesine bürünme üslûbudur; onun, küçükle küçük, büyükle büyük olma hâlidir.

      Tevâzûun zıddı olan davranışa, kibir veya tekebbür denir. Kibriyâ, yâni büyüklük sıfatı, sadece Allah Teâlâ için kullanılmıştır. Bir hadîs-i kudsîde, büyüklük taslamaya yeltenenlere karşı Zât-ı Kibriyâ’nm (c.c) tavrı: “Kibriyâ (ululuk, büyüklük), sadece bana âid bir kaftandır. Ona ortak olmaya kalkışanı mah-v u perişan eylerim ” ifâdesi ile belirtilmiştir.

         Bu sebepten olmalıdır ki, haddini çok iyi bilen irfanlı müslümanlar, kendileri için “büyük” sıfatı kullanmaktan ve âdetâ o kelimeyi telaffuz etmekten sakınmışlardır. Resûlullah (s.a.v) Efendimizin amcası Abbas (r.a)’e: “Hz. Peygamber mi daha büyük yoksa sen mi?” diye sorduklarında: “Ben ondan yaşlıyım, fakat o benden büyüktür” cevâbını vermiştir. Aynı şekilde Resûlullah (s.a.v) Efendimiz, kendinden oldukça yaşlı olan Sa’id İbn-i Yerbû adlı ashâbma; "Hangimiz daha büyüğüz?" diye sorduğunda; “Yâ Resûlallah, sen benden daha büyüksün ve hayırlısın; ben ise sizden daha yaşlıyım” cevâbını almıştır. [1]

       “Mütevâzî olmadıkça gerçek zâhid olamazsınız ”[2] buyuran Hz. Resûl (s.a.v) hayâtının bütün safhalarında kendisine ayrıcalık tanımamış; çevresinden de, normal bir insana göstermeleri gereken hürmetten farklı bir davranış içine girmelerini istememiştir. 
Resûlullah (s.a.v) Efendimizin alçak gönüllü tavrını, kendi hayâtından alınmış olaylarla anlatmak her zaman mümkündür. Zirâ bu konuda, ashâb-ı kirâmdan pek çok nakil vardır. Özetlersek:
      Resûl-i Kibriyâ (s.a.v), çevresindeki insanlar hastalandığı zaman, fakir- zengin, hizmetçi-efendi, sâde vatandaş-îtibarlı kimse ayırımı yapmadan onları arar, sorar, zîyâret eder ve onların gönüllerini alırdı. Bizzat gitme imkânı bulamazsa, o zaman da hâl-hatır sordurur; böylece onların maddî ve mânevî dertlerine ortak olmaya çalışırdı. Cenâzelere katılır, ölenlerin geride kalan yakınlarına tâziyede bulunur onların acılarını paylaşırdı. Yemeğe dâvet eden kimse, o bölgenin en fakiri de olsa, muhakkak o dâvete icâbet eder, özellikle fakirlerin dâvetine gitme husûsunda daha titiz davranırlardı...
       Muhaliflerine karşı İslâm’ın gücünü, izzetini ve ihtişâmım gösterme bakımından dış görünüşe, gösterişe ve disiplinli merâsime ne kadar titizlik gösterip dikkat ederlerse; kendi yakın çevresinde ve normal hayatta gösterişe kaçabilecek davranışlardan da o ölçüde titizlikle sakınırlardı. Bu sebeple, çok amaçlı kullanılmak üzere beslenen binit develeri, soylu atlan ve seçkin katırları olmasına rağmen; yerine göre, yuları ve palanı hurma lifinden örülmüş eşeğe bindikleri olmuş, palansız çıplak eşeğe bindikleri de görülmüştür. 
Kimseye yük olmak istemez; yakınlannın ısrârma rağmen, ufak tefek bâzı işlerini bizzat yapmaktan hoşlanırlardı. Hz. Aişe (r.anhâ) vâlidemiz başta olmak üzere, Hâne-i Saâdet’in mahremi olmuş kimselere, Peygamber (s.a.v) Efendimizin, evde bulundukları sırada ne ile vakit geçirdikleri sorulduğu zaman, onlar şu meâlde cevablar vermişlerdir:

      “Sıradan bir erkek evinde ne ile meşgul olursa, Resûlullah (s.a.v)’de onlarla meşgul olur. Evinin kırık döküğünü onarır, elbisesini yamar, düğmesini diker, pabucunu tâmir eder, kendine âid özel işlerini görür, evi süpürür, hayvanlarını yemler...”[3] Bu anlatımlardan maksad; Hz. Peygamber (s.a.v)’in de bir beşer olduğunu, sıradan bir erkeğin, evinde ne iş yaparsa, onun da aynı şeyleri yaptığını, bunun olağanüstü bir davranış olmadığını dile getirmektedir.

      İnsanlar birbirlerine yük (bâr) olmak yerine yâr olmalıdır, nezâketini öğreten odur (s.a.v). “Eşyasını kendi taşıyan kimse, kibirden arınmıştır” buyuran da odur (s.a.v). Çarşıdan pazardan aldığı eşyâları bizzat kendisi taşır, elindeki eşyâyı alıp taşımak isteyenlere de: “Herkesin kendi eşyâsını bizzat kendisinin taşıması daha uygundur. Şayet onu taşıyamayacak kadar hâlsiz ise, mümin kardeşi ancak o takdirde yardım eder” buyururlardı.[4] 

      Evet; tevâzû, dünyânın eşsiz, en seçkin ve en büyük insanının bütün varlığını saran yokluk kaftanıdır. “Sallallâhu Aleyhi Ves Sellem.”

METİNLER

1)  Hz. Ömer (r.a) rivâyet ediyor: Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurdular:

     “Hıristiyanların îsâ b. Meryem (a.s)’ı öğmekte ileri (aşırı) gittikleri gibi, siz de beni öğmekte ileri gitmeyin. Ben Allâh’ın (c.c) kuluyum. Benim için; Allâh’ın kulu ve Resulüdür deyin. ”
Allah Teâlâ için söylenen tazim ifâdeleri peygamber dahi olsa, hiçbir kimse için söylenemez, cevaz verilmemiştir. Resûlullah (s.a.v) ashâbını ve ümmetini bundan men etmiştir. Bu husûsun dışındaki şeyleri söylemekte bir sakınca yoktur. Meselâ: Resûlullah (s.a.v) âlemlere rahmettir, bütün yaratılmışların en faziletlisidir, kâinatın efendisidir vb gibi sözler söylenebilir. Bu gibi sözler men edilmemiştir.[5]

2)  Enes b. Mâlik (r.a) anlatıyor: Bir kadın Resûlullah (s.a.v)’e gelerek, “size arz edilecek bir ihtiyâcım vardır” dedi. Resûlullah (s.a.v)

“Medine’nin hangi sokağında istiyorsan orada otur. Ben de senin yanında oturup, ihtiyâcını yerine getiririm’’ buyurdular. Fakir bir kimseyle ilgilenmesi, Efendimiz (s.a.v)’in tevâzuu ve en çok sevdiği hususlardandır.

3)   Enes b. Mâlik (r.a) buyuruyor:
“Resûlullah (s.a.v) hastaları ziyârete giderdi. (Fakir, zengin, köle, efendi ayırdetmezdi.) Hastanın başucuna oturup:

“Üzülme, inşallah, iyi olursun, der duâ buyururdu: “(Bismillah) Allâh’ın adıyla, sana eziyet veren bütün hastalıklar senden gidecektir. Allah sana şifâ verecektir. ” (Hastanın ağrıyan yerine elini koyar, öylece duâ ederdi, morâl verirdi, onu gören şifâ bulurdu.)[6]

4)  Abdullah İbn-i Abbas (r.a)’dan rivâyete göre, Nebî (s.a.v) bir kere (iyâde) hasta, hatırı sormak için Kays İbn-i Ebî Hazım adında bir Arabi’yi ziyârete gitmişti. İbn-i Abbas (r.a) der ki: Nebî (s.a.v) ziyâret için bir hastanın yanına gittiğinde ona: “Zararsız geçmiş olsun, günahlarına kefarettir inşâallah" demek îtiyâdmda idi. Bu Arâbi’ye de:
“Hastalığın zararsız geçmiş olsun, günahlarına kefarettir inşâallah, ” duâsnda bulundu. Arâbî ise Resûlullah (s.a.v)’e: “Sen, günahlarına keffârettir; geçmiş olsun, diyorsun, fakat hiç de öyle geçici bir hastalık değildir. Belki ergin bir ihtiyar hasta üzerinde harâreti galeyân edip, onu kabirleri ziyârete gönderen humma hastalığıdır” diyerek Resûlullah (s.a.v)’in duâsmı karşıladı. Nebî (s.a.v) de: “Şu halde pekiyi (öyle olsun)” buyurdu.[7]
izah
Bâzı rivâyetlerde hadîs şöyle bir ziyâde ile bitiyor: Resûlullah (s.a.v):
“Mâdem ki sen, hakkındaki dileğimizi kabulden çekiniyorsun! Şu halde senin dediğin olacaktır ve Allâh’ın takdiri yerini bulacaktır” buyurmuş.
Hakîkaten hasta Arâbî iyileşmemiş ve ertesi günün akşamına erişemeyip Peygamber (s.a.v)’in haber verdiği gibi o hastalıktan ölmüştür.
Bu hadîsin mûcize bahsiyle ilgili olan noktası da burasıdır.

5)   Sevban (r.a)’den naklen haber verildiğine göre, Sevban (r.a) şöyle demiş: Resûlullah (s.a.v):
“Her kim bir hastayı ziyâret ederse, dönünceye kadar cennetin hurmalıklarındadır” buyurdular.
îzah
Hadîsten murâd: Hasta bir müslümanı ziyârete giden, onun yanından dönünceye kadar, içinden meyve topladığı bir bahçe gibidir, demektir. Yâni, hasta ziyâretine giden kimsenin kazandığı sevab, meyve toplayan kimsenin topladığı meyveye benzetilmiştir.
Kadı Iyâz (r.a) diyor ki: Hasta ziyâretinin ecri pek büyüktür. Hasta ziyâreti farz-ı kifâyedir. Çünkü hasta, dolaşılmaz, ziyâret edilmezse hâli perişan olur, ölebilir. Bilhassa gurbette olanlarla zayıflar buna muhtaçtırlar.
    
Müslim Şârihlerinden Übbî (r.a)’e göre, hasta ziyâret etmek konusunda örf ve âdete bakılır. Ziyâretten memnun kalan hasta dolaşılır; ziyâretten hoşlanmayan hasta dolaşılmaz. Hastanın yanında, hastayı rencide eden şeylerden ve hastalık hâli konuşulmaz. Ulemâ, hasta ziyâretinin faziletinde ittifak etmişlerdir.

6)   Enes b. Mâlik (r.a) anlatıyor:
“Resûlullah (s.a.v) cenâzelere giderdi (namazını kılar, defninde hazır bulunurdu). Atı ve devesi varken merkebe binerdi. Bir köle onu (s.a.v) davet etse, dâvetine îcabet ederdi. Benî Kurayza Yahudileri üzerine yürüyüp, kalelerini muhasara ettiği günde, palanı ve yuları hurma lifinden yapılmış bir merkebe binmişlerdi.”

7)   Enes b. Mâlik (r.a) anlatıyor: Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurdular:

“Şâyet bana bir ayak hediye edilse, kabul ederim. Veya pişirilen bir ayağa dâvet edilsem, icâbet ederim. ”[8]
Resûl-i Ekrem (s.a.v)’in tevâzuu ve dünyâya hiç önem vermediği, hayâtının her safhasında görülmektedir.

8)   Yine Enes b. Mâlik (r.a) anlatıyor:
“Resûlullah (s.a.v) yaptığı bir hac ibâdetinde bindiği devenin eğeri oldukça eskimişti. Eğerin üzerindeki örtü de gördüğümüz kadarıyla (tahminimize göre) ancak dört dirhemlik değeri vardı. Resûlullah (s.a.v) Efendimiz:

“Yâ Rabbî! Riyâ ve gösteriş olmayacak şekilde sana lebbeyk diyorum” diye duâ ediyordu.

-------------------
[1] Taberâni, el-Mucem'ül-Kebir, s. 66
[2] Ebû Nuaym, Helyetü'l-Evliyâ, 2/102
[3] Buhârî, el-Edeb'ül-Müfred, s/190
[4] Kadı Iyâz, s.95: Suyûtî el-Câmi'us Sağîr, 2/43

[5] s.334
[6] s.335
[7] Buhârî, c.9, s.307
[8] s.343


Kaynak: Şemail-i Şerif Kitabı (Şahver Çelikoğlu)
Etiketler:
Geri Bildirim!