"(Resûlüm!) De ki: “Ben sadece Rabbime yalvarırım ve hiç kimseyi O’na ortak koşmam. 72/20”"
Resûlullah (s.a.v) Efendimizin Ahlâkı
21/04/2014
       Şemâil konularının en önemlisi, Resûlullah (s.a.v) Efendimizin ahlâkı bahsidir. Bu ve bundan sonraki iki bölümde Hz. Peygamber (s.a.v)’in ahlâkı mes’elesi ana hatları ile ele alınacaktır. Bizim “ahlâk” diye ifâde ettiğimiz kelimenin gerek Kur'ân ve gerek Hadîs dilinde kullanılan orijinali “hulk”tur.
Ahlâk kelimesi, yaratmak ve yaradılış mânâsına gelen “hilkât” kökünden türetilmiştir. Bu kökten, “halk” ve “hulk” şeklinde aynı nitelikte iki unsur ortaya çıkmaktadır. Asıl imlâsında, harf farkı değil, sâdece hareke (sesli harf) farkı olan bu iki kelime, insanın iki ayrı yönünü ifâde etmektedir. (Dilimizde, bu kökten türetilmiş bir kısım kelimeler bulunmaktadır: Hâlık, Hallâk, hilkat, halk etmek, mahlûk, mahlûkat, halk ve ahlâk kelimeleri bunlar arasındadır.)

Halk, insanın gözle görülen elle tutulan maddî varlığının yaradılışını; hulk da onun huy, karakter, tabîat, seciye, âdet ve davranış gibi ancak basîretle (kalb gözü ile) idrâk edilebilen mânevî yaradılışını anlatmada kullanılmıştır. İşte bu ikinci kullanışın çoğulu “ahlâk” gelmektedir. Bir başka görüşe göre de “hilkat”in çoğulu “hulk” onun çoğulu da “ahlâk”tır. Ahlâk, mânevî yaradılışlar manzûmesi gibi bir anlam taşımaktadır.
Kur'ân-ı Kerîm’de, insanın yaradılışı için: “Biz insanı, en güzel bir biçimde yarattık” buyrulmuştur.[1]  Âyet-i kerîmede kullanılan “Ahsen-i takvimde halketme” tâbiri, bir ifâde şâheseridir; insana huzur bahşeden bir anlatım âbidesidir.

Cenâb-ı Hallâk-ı âlem, “Yaradıcı” (Hâlık ve Hallâk) sıfatının en mükemmel tecellîsini insanda göstermiştir. Hz. Ali (k.v)’nin deyişi ile o, “âlem-i ekber”dir. İnsanın yaradılışının “kıvâmın zirvesinde” olan tarafı, fızîkî ve biyolojik yapısındaki âhenk ve muammânın ötesinde, asıl onun mânevî yapısında ve iç düzenindeki güzelliklerde müşâhede edilmektedir.
Kur'ân-ı Kerîm’de Peygamber (s.a v) Efendimizin ahlâkî yönü anlatılırken: “Sen şüphesiz pek büyük bir ahlâk üzerindesin”[2]  buyrulmuştur. Resûlullah (s.a.v)’in vefatını  tâkib eden senelerde, onu (s.a.v) görme şerefine erememiş olan ikinci nesil müslümanlarından birçoğunun Hz. Âişe (r.anhâ) validemize sordukları bir suâl vardır: “Hz. Peygamber (s.a.v)’in ahlâkı nasıldı?” Hz. Âişe (r.anhâ)’nın bu türden sorulara verdiği cevab çok kısa ve her şeyi içeren mâhiyette idi: “Siz Kur'ân-ı Kerîm’i okumuyor musunuz? O’nun ahlâkı, tamâmen Kur'ân’dı.”[3]

       Demek oluyor ki, Kur'ân neyi emir ve tavsiye ediyorsa onun hayâtında var; Kur'ân neyi yasaklıyor ve neden sakınılmasını öğütlüyorsa onun yaşayışında yok. Yukarıda verilen âyetin de şâhitliği ile anlıyoruz ki; yapılması gerekenler, sonsuz 
mükemmellik çapında onun şahsiyetinin çizgilerini oluşturmakta; yapılmaması gerekenler de, sonsuz titizlik ölçüsünde onun (s.a.v) şahsiyetinin dışında ve uzağında kalmaktadır. İşte, “Yüce bir ahlâk çizgisinde olma”nm anlamı budur.
O’nun ahlâkı bahis konusu edildiği zaman, ayrıca bir noktanın daha dikkatten uzak tutulmaması gerekmektedir.
Şöyle ki; eğer cömertlik iyi bir huy ise (ki Öyledir) bu iyi huyu temsil edecek ondan (s.a.v) daha cömert birisi yaratılmamıştır. Ahde vefâ iyi bir hasletse, ondan daha iyi ahde vefâ gösterenini analar doğurmamıştır. Âdil ve güvenilir olma en çok aranan bir meziyet ise, ondan daha âdilini ve ondan daha emînini bu dünyâ görmemiştir. Şecaat ve kahramanlık bir insan için büyük bir pâye ise, târihin kaydettiği kahramanlar, ancak onun sevk ve kumanda ettiği erat mertebesinde kalabilmektedir. Hâl böyle olunca; o (s.a.v), şöyle cömertti, bu kadar adâletli idi, şu derece güvenilir bir şahsiyete sâhipti, bu mertebede korkusuz ve cesurdu... gibi ifâdeler, sâdece bir ifâde yetersizliği ürünü olmaktan öteye geçememektedirler. Dolayısıyla onu (s.a.v), kıyas ve miktar bildiren ifâdelerle anlatabilmek mümkün değildir. Zîrâ, iyi olanı yapmada ve kötü olandan sakınmada onun ikinci bir örneği yoktur. O, Kur'ân-ı Kerîm’in ifâdesi ile “En güzel örnek”tir.
Peygamber (s.a.v) Efendimizin bütününü değil de, onun sâdece bir tek yönünü en iyi şekilde temsîl eden kimselere bile “iyi insan” denilmektedir. Nitekim tek başına kahramanlığı, sâdece cömertliği, yalnızca hayırseverliği, sırf doğruluğu ve cesâreti, münhasıran güvenilirliği ile târihin “değerli insan madalyası” taktığı pek çok kimse bulunmaktadır. Bu özelliklerden bir kaçını şahsında toplayanlara ise veli, evliyâ ve ermiş rütbesi verilmiştir.
Görünen odur ki, Peygamber (s.a.v) ahlâkının bir tek incisini taşımak bile, o insanı değerli kılmaya yetmiştir.
METİNLER
1)            Hârice b. Zeyd İbn-i Sâbit (r.a) diyor ki: Bâzı kimseler Zeyd’e gelerek, ey Zeyd bize Resûl-i Ekrem (s.a.v)’e âid bir şeyler anlat, dediler.
Zeyd: “Size hangi birisini anlatayım bilmem ki dedim. Ben onun (s.a.v) komşusuydum, kendilerine vahiy nâzil olduğu zaman beni çağırır, ben de inen vahyi yazardım. Biz onun huzurunda dünyâdan konuşsak, bizim hatırımız için o da dünyâdan bahsederdi. (Mâlâyânî, lâubâli değil, irşâd edici konuşurlardı.) Bizler âhiretten bahsedince o da (s.a.v) âhiretten bahsederdi. Yemeğe âid konuşmalar yapsak Allah Resûlü (s.a.v) o mevzûda sözler söyler bizi irşâd ederdi. İşte bu size anlattıklarımın hepsi, Resûlullah (s.a.v)’e âid hususlardır.”[4]
 
2)  Enes b. Mâlik (r.a) anlatıyor:
“Ben, Resûlullah (s.a.v)’e on sene hizmet ettim. Hiçbir gün bana öf bile demedi. Yaptığım bir şeyi niçin yaptın; yapmadığım bir şeyi de niçin yapmadın, demediler. Resûlullah (s.a.v), bütün insanların en güzel ahlâklısıydı. Peygamber (s.a.v) Efendimizin elinden daha yumuşak ne tüy, ne de ipeğe dokunmadım. Onun terinin kokusundan daha güzel ne misk ve ne de ıtır kokladım.”

3) Hz. Âişe (r.anhâ) vâlidemiz anlatıyor:
“Resûlullah (s.a.v), Allah yolunda yaptığı cihadın dışında, elleriyle hiçbir kimseye vurmadılar. Hiçbir yardımcı (hâdim) ve kadını da dövmediler.”

4) Amr b. el-As (r.a) anlatıyor:
“Resûlullah (s.a.v) bir kavmin en şeririne bile yüzü ile ikbâl eder, (yüzünü muhatabına döner), onunla en güzel şekilde konuşurdu. Bu şekilde hareket etmekle, o kimseleri İslâmiyet’e ısındırıyordu. Bana bile o kadar teveccüh ve ikbâl ederek güzel sözler söyledi ki, kendimi kavmin (halkın) en hayırlısı zannettim. Bu zannımdan dolayı “Ya Resûlallah, ben mi hayırlıyım, Ebu Bekir mi?” diye sordum. “Ebu Bekir” dediler. Yine, ben mi hayırlıyım, Ömer mi? dedim. "Ömer" buyurdular. Ben mi hayırlıyım, Osman mı? diye yine sordum. Osman diye buyurdular. Bütün bu sorularıma hak ve doğru cevap verdiler. Keşke bu soruları Resûl-i Ekrem (s.a.v)’den sormasaydım.”[5]

5)            Hz. Âişe (r.a) anlatıyor:
“Resûlullah (s.a.v) iş ve sözlerinde; çirkin işler yapmaz ve yaptırmazdı. Çarşı ve sokaklarda münâkaşa etmez ve yüksek sesle konuşup, bağırıp çağırmazdı. Kötülüğe karşı kötülükle mukâbele etmez, kötülük edenleri affedip, iyilik ederdi (intikam cihetine gitmezdi).”

6) Hz. Âişe (r.a) anlatıyor:
“Resûlullah (s.a.v)’in, Allâh’ın haram kıldığı bir husus aşılmadıkça, şahsına zulüm yapıldığı için, intikam almaya kalkıştığını hiç görmedim. Eğer ona yapılan zulüm ve eziyet, Allâh’ın haram kıldığı bir husus aşılıyorsa, işte o zaman hiç kimse de ondan daha fazla gazâba gelmezdi (öfkelenmezdi). îki mes’ele arasında muhayyer kaldığı zaman, günah olmadıkça, dâima kolayını seçerdi.”

7)            Enes b. Mâlik (r.a) anlatıyor:
“Resûlullah (s.a.v), yarın için dahi hiç bir şey (zâhire ) hazırlamazdı. Cenâb-ı Hakk’a tevekkül ederdi.”
Buhârî ve Müslim’de (r.anhümâ) rivâyet edilen bir hadîse göre; “senelik zâhire hazırlamanın câiz olduğu belirtilmiştir.” (Bu husus, zarûrete binâendir, sebepsiz ve gereği yokken depolamak değildir.)

8) Enes b. Mâlik (r.a), Peygamber (s.a.v) Efendimizden rivâyet ediyor:
“Bir gün Resûllulah (s.a.v)’in huzûruna, sarı renkli koku kullanan bir adam gelmişti. Resûl-i Ekrem (s.a.v) bir kimsenin kırılacağı bir husûsu yüzüne karşı söylemez ve kimsenin ayıbını yüzüne vurmazdı. O şahıs Resûlullâh’m huzûrundan kalkıp ayrıldıktan sonra, Efendimiz (s.a.v), ashâba buyurdular ki:
“O şahsa söyleyin o sarı renkli kokuyu bir daha kullanmasın. ” (Böyle buyurmakla, hem o şahsı ondan men etmek, hem de ashâbına o kokuyu kullanmanın sakıncalarını belirtmiş oluyor. Ki, renkli koku erkeklere haram kılınmıştır.)[6]

9)  Muhammed b. el-Münkedir diyor ki: Câbir b. Abdullah (r.a)’ın şöyle dediğini kendisinden işittim:
“Resûllulah (s.a.v) kendisinden taleb edilen hiç bir isteğe hayır veya yoktur demediler. Şâyet istenilen şey yoksa temin eder veya söz verirdi.” Şâir Farazdak, “O ancak Kelime-i Şehâdette Lâ = yoktur, lafzını kullanmıştır” der.

10) Hz. Âişe (r.a) vâlidemiz anlatıyor:
Bir adam Resûllulah (s.a.v)’in yanına gelmek için izin istedi. Ben de yanındaydım. Resûllulah (s.a.v) o şahıs için:
 “Ne kötü adamdır, o adam kabilesi arasında kötü huyluluğu ile tanınmış bir kimsedir” buyurdular. Yanına gelmesi için izin verdiler, huzûra geldikten sonra; Peygamber (s.a.v) onunla gâyet güzel ve tatlı bir dil ile konuştular. Şahıs çıktıktan sonra sordum: Yâ Resûlallah (s.a.v), o girmeden önce ona kötü dediniz, yanınıza gelince de, onunla gâyet yumuşak bir dille konuştunuz? Buyurdular ki:
 
“Ey Âişe, halktan bâzı şerli kimseler vardır ki; halk onlardan korunup, kötü bir söz duymamak için, onu hâline terk ederler. Ben de ondan çirkin bir söz işitilmesin diye, onunla güzel konuştum. ”[7] 

11) Hz. Hasan İbn-i Ali (r.a) diyor kİ: Kardeşim Hüseyin İbn-i Ali (r.a) dedi ki: Babamdan, Resûllulah (s.a.v)’m (sîretini) ashâbıyla berâber otururken tavır ve hareketlerinin nasıl olduğunu sordum. Buyurdular ki:
Resûli Ekrem (s.a.v) devâmlı herkese karşı güler yüzlüydü. Güzel huyluydu. Merhameti çoktu, af sâhibiydi, sert ve katı kâlpli değildi. Yüksek sesle bağırıp, çağırarak münâkaşa etmezdi. Kimseyi ayıplamazdı. Cimri değildi. Beğenmediği bir şeyden teğâfül ederdi (görmezden gelirdi). Kendisinden bir şey ricâ eden, hiçbir zaman ondan ümitsiz olmazdı. Güzel görmediği bir husûsu affedip, cevap vermeden sükût ederdi. Üç şeyden kendini men etmişti:
a) Münâkaşa etmezdi, b ) Çok konuşmazdı, c) Onu alâkadar etmeyen hususlar.
Halk için de kendini üç şeyden men etmişti: a) Hiç kimseyi zem etmez ve ayıplamazdı. b) Hiç kimsenin ayıbını araştırmazdı. c) Bir şahsa sevap ve faydalı olacak şeyleri söylerdi. (Onun dışında bir şey söylemezdi.) Konuştuğu zaman onu dinleyenler, (konuştuklarını ezberlemek için ) o kadar sessiz ve dikkatle dinlerlerdi ki, sanki başlarında bir kuş varmış (hareket ederse uçacakmış) gibi. O sustuktan sonra konuşurlardı. Onun huzûrunda ashâb hiçbir zaman sözle münâkaşa etmezlerdi.
Onun huzûrunda konuşan şahıs, konuşmasını bitirinceye kadar onu dinlerlerdi. Onun yanındaki konuşmaları, ilk konuşanın sözleri gibi, sonradan konuşanların konuşmaları da sonuna kadar dinlenirdi. Ashâbm güldüğü şeylere o da gülerdi. Ashâbm acâyip gördüğü husûsu o da acâyip görürdü. Gelen garip kimsenin konuşması ve sorusuna, verdiği sıkıntıya karşı tahammül eder, sabırla dinlerdi. Hattâ ashabı da gariplere aynı muameleyi yapıyorlardı. Buyururlardı ki:
“İhtiyâcı olan birisinin, bir talebte bulunduğunu görürseniz, ona yardımcı olunuz. ” Hakîkate uygun olup, haddi aşmayanın medih ve senâsmı kabul ederdi. Hiç kimsenin sözünü kesmezlerdi. Ancak, konuşanın söylediklerinde şerîate muhalif bir husus varsa, ya onu söylemekten men eder veya ayağa kalkarlardı. Allah Resûlü (s.a.v) Allâh’a (c.c) isyân olacak şeylere (hareket ve sözlere) asla göz yummaz, müsâmaha göstermezlerdi. Allâh’ın emirlerini icrâda, hiçbir zaman tereddüt etmezlerdi.[8]

12)  Abdullah İbn-i Amr İbn-i Âs (r.a)’dan şöyle dediği rivâyet olunmuştur:
Şemâil-i Şerîf
“Nebî (s.a.v) sözünde, fiil ve hareketinde taşkınlık yapacak seciyede değildi. Taşkınlık da yapmış değildir.” Abdullah (r.a), herkese: İyi biliniz ki, sizin en güzel huylunuz, en hayırlı olanınızdır, der idi.[9]
İzah
Tirmizî’nin Ebû Abdullah Cedlî kanalıyla Hz. Âişe (r.anhâ)’dan rivâyet ettiği bir hadîste Cedlî (r.a): Hz. Âişe’den Resûlullah (s.a.v)’in ahlâkını sordum da bana şöyle cevab verdi, demiştir:
“Resûlullah (s.a.v) fahiş, mütefahhiş değildi. Yani, o ne çarşıda, pazarda çığırtkanlık yapardı; ne de kötülüğe kötülükle mukabele ederdi. Bilakis o, kusuru affederdi. Bir yerde bir eksiklik görürse, yüzünü öbür tarafa çevirirdi.”
Müslim’in bir rivâyetine göre de yine Hz. Âişe (r.anhâ): “Resûlullâh’ın ahlâkı ve seciyesi Kur’ân idi. O (s.a.v), darılırsa Kur’ân darıldığı için darılırdı. Beğenirse Kur’ân beğendiği için beğenirdi” diye fâzilet-i Muhammediyye’yi (s.a.v) tasvîr etmiştir.

13) Enes (r.a)’den rivâyete göre, Enes şöyle demiştir:
Resûlullah (s.a.v) Medîne’ye geldiği zaman Ebû Talha (Enes’in üvey babasıdır) elimden tutarak beni Resûlullah (s.a.v)’e götürdü ve:
“Yâ Resûlallah (s.a.v)! Enes akıllı çocuktur. Sana hizmet ediversin? dedi.” Artık ben kendisine seferde ve hazarda hizmet ettim. Vallâhi yaptığım bir şeyden dolayı bana, bunu niçin böyle yaptın; yapmadığım bir şey için de: Bunu niçin böyle yapmadın? demedi.[10]
İzah
; Bir başka rivâyetinde yine Enes (r.a) diyor ki: “Resûlullah (s.a.v) ahlakça insanların en güzellerinden idi. Bir gün beni bir ihtiyaç için gönderdi. Ben: Vallâhi gitmem dedim. Halbuki içimden Nebîyyullah (s.a.v)’in bana emrettiği işe gitmek geliyordu. Derken dışarı çıktım. Tâ ki çocukların yanına uğradım. Onlar çarşıda oynuyorlardı. Birden bire Resûlullah (s.a.v) arkamdan kafamı tutuverdi. Ona baktım gülüyordu.”
"Ey Enescik, sana emrettiğim yere gittin mi?” dedi.
‘Evet. Gidiyorum Yâ Resûlallah, dedim.”

------------------
[1] Tîn, 95/4
[2] Kalem, 68/4
[3] Ebû Dâvûd, Sünen, 2/56
[4] Tirmizî, s.347
[5] Tirmizî, s.348
[6] Tirmizî, s.350
[7] Tirmizî, s.353
[8] s.354
[9] H. 1456
[10] Müslim, c.10, s.88
[11] Müslim, c.10, s.91
[12] Müslim, c.10, s.107
[13] Dârimî, c.1' s.170
[14] Dârimî, c.1 s.171
[15] Tirmizî, Rûdânî, c.4, s.239
[16] Rûdânî, c.4, s.261: Ebû Dâvûd



Kaynak: Şemail-i Şerif Kitabı (Şahver Çelikoğlu)
Geri Bildirim!