"(Resûlüm!) De ki: “Ben sadece Rabbime yalvarırım ve hiç kimseyi O’na ortak koşmam. 72/20”"
Resûlullah (s.a.v)’in Nübüvvet Mührü
21/04/2014
       İslâmî kaynaklar, Nübüvvet mührü ile ilgili olarak; onun mâhiyeti, şekli, doğuştan olup olmayışı üzerinde bir yazının bulunup bulunmayışı ve Hz. peygamber (s.a.v) vefât edince mührün kayboluşu gibi hususlar üzerinde durmuşlardır.

          Bilindiği üzere, Resûlullah (s.a.v), bütün insanlarla müşterek olan yaradılışı yanında, diğer insanlardan farklı ve sâdece kendine has bâzı özelliklere de sâhip idi. Peygamber (s.a.v) Efendimizin bu özellik arzeden yönü, Şemâil ve Siyer konularından ayrı olarak, “Delâil” veya “Hasâis” başlığı altında ayrıca ele alınmış ve bu husustaki bilgiler, Delâil’ün-Nübüvve veya el-Hasâis’ün-Nebeviyye (Peygamberlik Husûsiyetleri) adını taşıyan eserlerde toplanmış ve değerlendirilmiştir.

           Bütün Şemâil kitaplarında “Nübüvvet mührü” konusuna yer ayrılmış; hattâ bâzıları, “O, Hazreti Peygamberin vücûdunun bir parçasıdır” şeklinde bir açıklama yapma ihtiyâcını da duymuştur.
Kur’ân-ı Kerîm’de, Peygamber (s.a.v) Efendimizin şânında: “Muhammed... Allah'ın resulü ve peygamberlerin de sonuncusudur” buyrulmaktadır. [1] Bu âyet-i kerîmede kullanılan tâbir, “Hâtem ’ün-Nebiyyîn ”dir.

              Resûlullah (s.a.v)’in peygamberler (a.s) zincirinin son halkası olduğu husûsu, bizzat kendileri tarafından da ifâde edilmiştir. Bu konudaki Hadîsler arasında bir tânesi vardır ki, o, peygamberlik müessesini ve bu bütün içerisinde “Son Peygamber”in yerini tamâmen edebî bir üslûb ile tasvîr etmektedir:

Câbir İbn-i Abdullah (r.a)’dan Nebî (s.a.v)’in şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur:
 “Benimle, peygamberler zümresinin benzeri, şu bir kimsenin meseli ve benzeri gibidir ki, o kişi bir ev yaptırmış ve binâyı tamamlayıp süslemiş de yalnız bir tuğlası eksik kalmış. Bu vaziyette halk binaya girip gezmeğe başlarlar. Ve eksik yeri görüp hayret ederek: Şu bir tuğlanın yeri boş bırakılmış olmasaydı! Derler. İşte ben, o yeri boş bırakılan tuğla (köşe taşı) gibiyim. Ve ben “Hâtemü’n- Nebiyyîn "im, peygamberlerin sonuncusuyum. ”[2]

            Gerek Kur’ân-ı Kerîm’in gerek hadîs-i şerifin ifâdelerinden de açıkça anlaşılacağı üzere, ilk peygamber Adem (a.s)’dan îtibâren zaman zaman insanlığa gönderilen peygamberler kâfîlesinin sonuncusu “Âhir zaman peygamberi” olarak vasıflandırılan Muhammed Mustafâ (s.a.v) Efendimizdir. Ve ondan sonra bir daha peygamber gelmeyecektir.

            İşte Cenâb-ı Hak, bir yandan Hz. Peygamber (s.a.v)’in “peygamberlerin mührü” olduğunu ve ondan sonra artık bir daha peygamber göndermeyeceğini kesinlikle bildirirken, diğer taraftan da, bu “mühr”ün eserini, onun mübârek vücûdunda tecellî ettirmiş bulunmaktadır.

            Buna benzer peygamberlik işâretlerinin, önceki peygamberlerde de bulunduğu, ancak Hz. Peygamber (s.a.v)’in işâretinin diğerlerinden farklı olduğu bildirilmektedir. Nitekim, Hakîm (r.a)’in Veheb ibn-i Münebbih (r.a)’dan naklettiği bir rivâyet şöyledir:
           “... Allah hiçbir peygamber göndermemiştir ki, onun sağ elinde peygamberlik ben’i (şâmet’ün-nübüvve) olmamış olsun. Ancak bizim peygamberimiz Muhammed Mustafâ Aleyhisselâm bunun istisnâsını teşkîl etmektedir. Zîrâ Resûlullah’ın peygamberlik ben’i, sağ elinde değil, kürek kemikleri arasındadır. Peygamber (s.a.v)’e bu durum sorulunca: “Kürek kemiklerim arasında bulunan bu ben, benden önceki peygamberlerin ben’i gibidir. Ne var ki, artık benden sonra bir daha nebî ve resûl gelmeyecektir ” demiştir.[3]

            Kaynaklardaki bilgiler, ana hatlanyla şöyledir: Hz. Resûlullah (s.a.v)’in mübârek sıfatlarında, kürek kemikleri arasında, el ile hissedilecek şekilde kabarcık, mühür damgasına benzeyen bir iz vardı. Bunun şekli ye hacmi hakkındaki rivâyetler ise, mâhiyeti îtibâriyle aynı olmasına rağmen, anlatanların ifâde ye tasvirleri bakımından değişiklik arzetmektedir. Şöyle ki; görgü şâhitlerinden kimisi onu, Hicâz bölgesinde kullanılan bir eşyânın düğmesine, kimisi keklik veya güvercin yumurtasına, bâzısı gül tomurcuğuna, bâzısı da yumruğa veya insan bedeninde çıkan siğile benzeterek tasvîr etmişlerdir.

          İnsanlar, kendi gördüklerini görmeyenlere anlatırken, onu, zihinlerde aynen canlandırıp tecessüm ettirebilmek için, bir takım benzetmelerle ifâde etmeye çalışırlar. Bu ise başlı başına bir san’attır. Dolayısıyla, tasvîr ve benzetmelerdeki ifâde farklılıkları, anlatanların ifâde gücünden kaynaklandığı kadar, soranların kültür seviyesi, görgüsü ve yaşadığı çevrenin şartlarından da kaynaklanmaktadır. İşte, Nübüvvet mührü’nün tasvirindeki benzetme farklılıklarına da, bu gibi durumlar yol açmıştır.

           İslâmî kaynaklar, Nübüvvet mührü’nün bir başka yönü üzerinde de durmuşlardır: Bu, “Son Peygamberlik Nişanı” doğuştan mıdır, yoksa sonradan mı oluşmuştur?
           Kaynakların verdiği bilgiye göre; bu mühür, doğuştan değildir. Ancak ne zaman oluştuğu husûsunda ihtilâf edilmiştir. Bu mührün, çocukluğunda, göğsünün melek tarafından açılıp temizlendiği sırada basıldığı husûsu, en yaygın rivâyetler arasındadır.[4]
Nübüvvet mührü’nün, doğuştan olmadığı gibi, vefât edince kaybolduğu yolunda da bir rivâyet vardır: İbn-i Sa’d ve Beyhakî’nin, aynı senedle kaydettikleri bu rivâyet şöyledir:
            Resûlullah (s.a.v) Efendimiz bu fânî dünyâya vedâ ettiklerinde, ölüp ölmediği yolunda şüpheye düşülerek; ashabdan bir kısmı “ölmüştür!” derken, bir diğer gurup da “ölmemiştir!” diye diretmiştir. İşte bu tartışmaların yapıldığı hengâmede, Esmâ binti Umeys (r.anhâ)[5]  gelerek, elini Resûlullah (s.a.v) Efendimizin omuzlan arasına sokmuş ve Nübüvvet mührü’nün kaybolduğunu anlayınca:
          “Resûlullah (s.a.v) vefât etmiştir. Zîrâ kürek kemikleri arasında bulunan “mühür” kaldırılmıştır” demiştir. [6]
Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, peygamberlik nişanı, onun mübârek bedenlerinin tabiî bir parçası değil, peygamberlik nişanı ile alâkalı İlâhî bir timsâl-i mücessemdir.
Bu arada şu husûsa da değinelim; geçmiş peygamberlere gönderilen kitaplarda, Âhir Zaman Peygamberi’nin alâmeti olarak, sırtında bir mühür (hâtem) bulunacağının bildirildiği de kaydedilir.
           Resûlullah (s.a.v)’in hizmetindeki sahâbîlerden birisi olan Abbâd İbn-i Amr’ın ifâdesine göre: “Resûlullah (s.a.v) Efendimiz, Nübüvvet mührü’nün başkaları tarafından görülmesinden hoşlanmazlardı.”[7]  Ancak, Nübüvvet mührü’ne dâir rivâyetlerin sebebi vurûdlarından anlaşıldığına göre, kadını-kızı, genci-yaşlısı ile ashâb-ı kirâm, bu Peygamberlik nişânını görebilme husûsunda, haysiyetli âşıkların fırsat kollamalarını andıran bir tâkibin peşinde olmuşlardır...
          “Hâtem” kelimesi iki ayrı mânâda kullanılmaktadır. Birincisi, sırtındaki mühr-ü Nübüvvet, İkincisi de Resûlullah (s.a.v)’in resmî yazışmalarda kullandığı “Mühr-ü şerif’i. 

-----------------
[1] Ahzâb, 33/40
[2] Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrid-i Sarîh Tercümesi ve Şerhi, c.9, s.255
[3] el-Müstedrek, 11/577; bu rivâyet mürseldir.
[4] Şemâil Şârihi Ali el-Kârî, Cem'ul Vesâil, s.66-67
[5] Esmâ binti Umeys (r.anhâ), ilk müslümanlardandır. Onun Peygamber (s.a.v) Efendimize sıhrî bir yakınlığı vardır. Rasûlullah (s.a.v) Efendimizin baldızıdır. Yâni Meymûne (r.anhâ) Vâlidemizin anne bir anne bir kız kardeşidir. (İbn-i Hacer, el-isâbe, 4/231 )
[6] İbn-i Sa'd, Tabâkat, 2/272: Beyhakî, Delâil'ün-Nübüvve, 7/219: Ali el-Kârî, Cem'ul-Vesâil, s.66
[7] Üsd'ül-ğabe,3,102,103

Kaynak: Şemail-i Şerif Kitabı (Şahver Çelikoğlu)
Geri Bildirim!