"(Resûlüm!) De ki: “Ben sadece Rabbime yalvarırım ve hiç kimseyi O’na ortak koşmam. 72/20”"
Resûlullah (s.a.v)in Hacc ve umreleri
21/04/2014
  1. Hz. Ömer (r.a)’den Nebî (s.a.v)’in “Vâdi’l-Akîk” de şöyle buyurduğunu işittim, dediği rivâyet edilmiştir:
“Bana Rabbim tarafından elçi olarak gelen Cibril, bu gece de geldi. Ve: ‘'Bu mübârek vadide namaz kıl ve umre için de hacca niyet ettim, de" dedi. "[1]
îzah
“Vâdi’l-Akîk”, Bakî Kabristanı’na yakın bir vâdîdir ve Medîne ile bu vâdî arasında dört mil kadar mesâfe vardır.
Şârih Kirmânî (r.a): Cibril (a.s)’m edâ edilmesini tavsiye ettiği namazın, “ihrâm namazı” olduğu açıktır, diyor.
Bu hadîs-i şerifin-   =Umre içinde hacca niyet ettim...
”fıkrasından Hacc-ı Kıran’m efdaliyeti ve Resûl-i Ekrem (s.a.v)’in Vedâ Haccında, hac ile umreyi cem etmiş olduğu yani ikisini bir arada îfâ eylediği anlaşılıyor.
Resûl-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz Vedâ Haccında Karîn yani Hacc-ı Kıran’a niyet etmişti ve bu vahiy gereği idi. Bu sûretle Hacc-ı Kıran, Haccı- İfrad ve Hacc-ı Temettü’den efdal oluyor.
Hacc-ı ifrad: Umresiz yapılan hacdır. Sâdece hac edene “müfrid” denir. Haccın diğer iki ney’inde hac ile umre cem edilir, birleştirilir.
Hacc-ı Temettü’: Hac ile umreyi ayrı ayrı ihramlarda edâ etmektir. Umre tavâfı ve sa’yini tamamlayıp namaz kılar tıraş olur. Böylece umresi tamamlanmış olur ve hacı ihrâmdan çıkar. Zilhiccenin sekizinci günü yani, yevm-i terviye günü hac için Mekke’de yeniden ihrâma girer.
Hacc-ı Kıran: Umre ile haccı bir ihrâmda cem etmektir. Umre ve haccın ikisine birden niyet ettiği için, Mekke’ye gelip tavaf ve sa’y ettikten sonra, Temettü haccında olduğu gibi ihrâmdan çıkamaz. Bütün hac menâsikini=ibâdetlerini edâ edinceye kadar ihrâm hâli devam eder. Bu şekilde hac, umreye yakın olduğu için buna “Hacc-ı Kıran” denilmiştir.
Efdaliyet yönü: Haccı-ı Temettü, Hacc-ı ifrad’dan efdâldir. Çünkü umre sevâbı vardır. Hacc-ı Kıran da Hacc-ı Temettü’den efdâldir. Çünkü Hacc-ı Kıran meşakkatlidir. Bu sebeple genellikle hacılar Temettü’ye niyet ederler. Hacc-ı Kıran’a niyet eden azdır.
Hac fiilleri ile umre fiilleri birdir. Tıraş ile umre tamam olur. Hac da ise bundan sonraki ibâdetlerdir (menâsiktir) ki, rükün olarak başta vakfe gelir. Umrede vakfe yoktur. Hüküm îtibâriyle de umre ile hac arasında fark vardır. Hac farzdır. Umre nâfiledir.
  1. İbn-i Abbas (r.a)’den şöyle rivâyet edilmiştir:
“Üsâme İbn-i Zeyd, Arafat’tan Müzdelife’ye kadar Resûlullah (s.a.v)’in redîfî idi. Sonra (s.a.v) Müzdelife’den “Mina” ya gelinceye kadar da Fadl İbn-i Abbas’ı irdâf etmişti. Bunların her ikisi de Nebî (s.a.v)’in “cemretü’l-Akabe”yi remyedene kadar telbiyeye devâm buyurduğunu haber vermişlerdir.”[2]
îzah
Redîf: Arkadan gelen. Resûlullah (s.a.v)’in arkasından gelen veya binitinin terkisine aldığı kişi, Üsâme İbn-i Zeyd (r.a) idi.
İrdâf: Arkasından yürütme, yürütülme. Peygamber (s.a.v)’in arkasından yürüyen kişi de Fadl İbn-i Abbas idi.
Arefe, Arafat demektir. Arafat, vakfe yapılan (duruş ibâdeti yapılan) mübârek yerin ismidir.
Müzdelife, Mekke haremi dâhilinde bir yerin ismidir. Yakınlaşma ve öne geçme mânâsınadır. Hacıların gecenin bir kısmında Arafat’tan dönüp buraya geldikleri için Müzdelife denilmiştir.
Minâ da hacıların kurban kestikleri yerin ismidir. “Cemretü’l-Akabe” Mekke’nin batı tarafında Minâ’nm son sınırıdır. Buna “Cemre-i Kübrâ” da denir.

Bu hadîs-i şerîften, bilinçli olarak yapılan haccın efdal olduğu anlaşılıyor. Cemretü’l Akabe’ye kadar telbiyeye devâmın meşrûiyetini de anlıyoruz ki, İmam Ebû Hanîfe (r.a)’in görüşü de bu merkezdedir. Ebû Hanîfe’ye göre Cemretü’l Akabe’de birinci taş atılınca telbiyeye son verilir...

Resûl-i Kibriyâ (s.a.v) Efendimiz çok önemli buldukları seferlerde, Ashâbm zeki ve hâfızası kuvvetli olanlarından bir genci devesinin arkasına bindirirdi. Ki, o genç cereyan edecek olaylar ve hâdiseler hakkında (s.a.v) Efendimizden vârid olacak beyânatı hakkı ile muhafaza etsin ve sonra da ümmete nakledilsin.
Vedâ Haccı da Resûl-i Zişân (s.a.v) Efendimizin yegâne haccı idi. Şu fâni âlemdeki hayât-ı seniyyelerinin son demlerinde idi. Ümmeti ile vedâ edecekti. Bütün hac menâsiki=hac ibâdetinin öğretilmesi gerekiyordu. Bu sebeple yanlarından redîf eksik etmiyorlardı. Bu sebeple ve hakîkaten hac ibâdetine dâir hadîs-i şerîfe pek çoktur ve rivâyet yollan da boldur.
  1. Yine Abdullah İbn-i Abbas (r.a)’dan şöyle dediği rivâyet edilmiştir:
Resûlullah (s.a.v) Vedâ Haccı için gerek zât-ı şerîfleri, gerek ashâbı, saçlarını taradıkları, güzel kokular süründükleri, en güzel izâr ve ridâlannı giydikleri halde Medîne’den, öğle ile ikindi arasında çıkmışlardı. Resûl-i Ekrem (s.a.v) giyilmesi mûtad olan (âdet olan) izâr ve ridâ türünden hiçbir şeyi giymekten kimseyi men etmedi. Sâdece kokusu ve rengi vücûda bulaşacak derecede zâferanlı elbisenin giyilmesini istemiyordu.
Bu muhteşem hac kâfılesi, gündüz vakti Zü’l-Huleyfe’ye vardı. Öğle namazını orada kıldı ve Zü’l-Huleyfe’de geceledi. Sabahleyin devesine bindi. “Beydâ” dağına çıkınca Resûl-i Ekrem (s.a.v) ve ashâbı tehlîl ve telbiye eylediler. Resûl-i Ekrem (s.a.v) kurbanlık devesini boynuna iki nal parçası takarak kılâdeledi. Hörgücünün sağ tarafını da nişanladı=işâretledi. Bunlar, Zilkade’den beş gün kala, yani yirmi beşinde olmuştur.

Nihâyet Zilhicce’nin dördüncü günü Resûl-i Ekrem (s.a.v) Mekke’ye vardı. Beyt’i tavaf ve Safâ ile Merve arasında sa’yetti. Kurbanlık develerine nişan taktığı için de artık o kurbanlar bedene olmuş ve bu sebeple Resûlullah (s.a.v) ihrâmdan çıkmamıştı. Tavaf ve sa’yden sonra Resûl-i Ekrem Mekke’nin üstündeki “Hacun” mevkiine indi.

Resûl-i Ekrem (s.a.v) hacca niyet ederek ihrâmlanmıştı. Kâbe’yi tavaf ettikten sonra, Arafat’tan ininceye kadar Kâbe’ye bir daha yaklaşmamıştır. Resûl-i Ekrem (s.a.v) ashâbma da, Beyt’i tavaf ve Safâ ile Merve arasında sa’yetmelerini, sonra saçlarını kestirip ihrâmdan çıkmalarını emir buyurdu. Bu emr-i Nebevî, kendisiyle berâber kılâdelenmiş kurbanı bulunmayan hacılar hakkında idi. Böyle bir kimsenin ihrâmdan çıktıktan sonra eşinin yanına gitmesi, güzel koku sürmesi ve (mûtad olan) âdeti olan elbisesini giymesi helâl olur.'[3]
îzah
“Hacun”, Mescid-i Akabe hizâsındaki Cebel-i Müşerref dir (dağdır). Beyt-i şeriften bir buçuk mil uzaklıktadır.
“Kılâde” kurbanlık hayvanın boynuna takılan nal veya mezâde (tuluk) gibi nişânedir. Böyle alâmetli kurbana da Kur’ân dilinde “Hediy” denilmiştir. Bu kurban; deve, sığır ve davardan olur. “Hediy varacağı yere varana kadar başınızı tıraş etmeyiniz” kavl-i şerîfı gereğince hacının Kâbe’yi Muazzama’ya bir hürmet ve ihtirâm hediyesi olarak sevk ettiği, gönderdiği bu kurban, yevm-i nahîr de yani kurban günü Minâ’da kesilmedikçe, kurban sâhibi olan hacı tıraş olup ihrâmdan çıkamaz; isterse o hacı, Hacc-ı Temettü’ye niyet etmiş olsun.

Resûl-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz de İbn-i Abbas (r.a)’ın bu hadîsinden öğrendiğimiz üzere, Kâbe’ye boynu kılâdeli=gerdanlıklı, hörgücü nişâneli kurban götürdüğü için, Mekke’ye gelince tavaf ve sa’y ederek, tıraş olarak ihrâmdan çıkmamıştır. Kendisi kurbanını yanında Mekke’ye getiren Ashâb-ı Kirâm (r.a) da ihrâmdan çıkmamışlardır. Yalnız Temettü Haccına niyet edenlerin tavaf, sa’y ve tıraş menâsiklerinden=ibâdetlerinden sonra ihrâmdan çıkmaları emredilmiştir.
Resûl-i Ekrem (s.a.v)’in Mekke’ye varınca tavaf ve sa’y ettikten sonra Hacun mevkîine inip, Arafat’tan dönüp gelene kadar bir daha Kâbe’ye yaklaşmadıkları da İbn-i Abbas (r.a) hadîsinde rivâyet ediliyor. Şârih Aynî (r.a) bu yaklaşmamanın sebebi, Resûl-i Ekrem (s.a.v)’in çok meşgul olmasıdır. Yoksa nâfile olarak tavaf etmelerine hiçbir engel yoktur, diyor.
  1. Nebî (s.a.v)’in zevci Âişe (r.anhâ)’dan:
“Ben, Resûlullah (s.a.v)’i ihrâma girmek istediğinde ihram için, bir de ihrâmı çıkardığında kokuladım."[4]dediği rivâyet edilmiştir.
îzah
Bu hadîs-i şerîf ile Ebû Hanîfe (r.a), Ebû Yusuf (r.a) ve Züfer (r.a), ihrâma girmeden önce misk ve gül yağı gibi koku sürünmekte bir beis olmadığını kabûl etmişlerdir, ihrâma girdikten sonra da bu kokunun (hemen çıkmadığı için) ihrâmlınm üzerinde devâmmda bir mahzur olmadığını bildirmişlerdir.
İhrâma girdikten sonra Beytullâh’ı ziyâret zamânına kadar koku kullanmak haramdır. İhramdan çıkınca kullanmakta ise ihtilâf yoktur.
İbn-i Ümeyye (r.a)’den gelen bir rivâyette, bir kimse: “Yâ Resûlallah (s.a.v)! Güzel koku sürünmüş olarak umre için ihrâma giren bir kimse hakkında ne buyurursunuz?” diye sordu.
Nebî (s.a.v): “Bedenine ve elbisene bulaşan kokuyu üç kere yıka, üzerindeki cübbeyi çıkar, bu ihrâmı giy, haccında ifâ ettiğin hac fiillerin gibi umrende de işle!" buyurdu.
İhrâmlınm koku kullanması câiz değildir, görüldüğü gibi.
Sual soran, ihrâma nasıl gireceğini bilmiyordu. İhram ile berâber eski ve kirli elbiselerini de giymişti. Resûl-i Ekrem (s.a.v) temizlenerek ihrâma girmesini ve koku kullanmamasını tâlim buyurmuştur.
 
  1. Abdullah İb-i Ömer (r.a)’den Resûl-i Ekrem’in (s.a.v) telbiyesinin şöyle olduğu rivâyet edilmiştir:
 
“Yâ Râb! Dâvetine tekrar rekrar icâbet ettim, her emrini îfâ için dîvânına geldim. Rabbim! Senin her dâvetine icâbet borcumdur. Senin saltanatında eşin ve ortağın yoktur. Allâh ’ım! Bütün varlığımla Sana yöneldim, hamd Şenindir, nîmet Şenindir, mülk Şenindir, bütün bunlarda eşin ve ortağın yoktur. ”[5]
 
Bilindiği üzere, hacca dâvet-i İlâhîyye, İbrâhim (a.s)’ın dili ile ve bu şerefli kelimeler ile vukû buldu. İbn-i Abbas (r.a)’den rivâyete göre, Hazret demiştir ki: İbrâhim (a.s) Beyt-i Şerifi inşâ ettikten sonra taraf-ı İlâhîden kendisine “Ey İbrâhim! İnsanları hac ibâdetine dâvet et!" diye emrolundu.
İbrâhim (a.s): “Yâ Râb! Benim sesim erişmez ki" diye tazarrû’ edince: “Sen dâvet et! Eriştirmek bana mahsus" buyruldu. Hz. İbrâhim (a.s) da, “Cebel-i Ebî Kubeys=Kubeys Tepesine” çıkıp : “Ey insanlar! Bu Beyt-i hac ve ziyaret etmek size vâcib kılındı" diye seslendi. Bu sesi, yer ile gök arasında bulunan insanlar işitti.

Yine İbn.-i Abbas (r.a) demiştir ki: “Görmüyor musunuz? Kürre-i arzın en uzak yerlerinden halk gurup gurup bu muazzam Kâbe’yi telbiye ederek ziyârete geliyorlar.”
İbn-i Abbas (r.a)’in aynı konudaki bir başka rivâyetinde de şu ziyâde vardır: “İbrâhim (a.s)’ın bu dâvetine babaların sulbünde ve annelerin rahimlerinde bulunanlar da lebbeyk-hân olarak cevab vermişlerdir.” İşte İbrâhim (a.s)’ın dâveti zamânmdan kıyâmet kopuncaya kadar Kâbe’yi ziyâret eden her hacı, İbrâhim (a.s)’ın o günkü dâvetine “Lebbeyk, Allâhümme Lebbeyk.diye cevab verenlerdir.[6]
 
  1. Abdullah İbn-i Abbas (r.a)’dan gelen bir rivâyete göre, Resûlullah (s.a.v) ashâbı ile berâber kazâ umresi için Mekke’ye geldiklerinde: Tavaf edilirken müşrikler:
Ey Muhammed ümmeti! Bakınız, Peygamberiniz size tekaddüm ediyor, sizden önde gidiyor, sizi Medîne’nin hummâsı zayıf düşürmüş, diye alay etmişlerdi. Resûlullah (s.a.v) buna vâkıf olunca ashâbma:
Tavâfın üç şavtmda koşmalarını, Rukneyn-i Yemâneyn arasında da mûtad üzere yürümelerini emir buyurdu. Resûl-i Ekrem (s.a.v)’in tavâfın bütün şavtlannda (ki, yedidir) koşmalarını emretmeye engel bir şey varsa, o da ancak ashâbına acımasından ibârettir.[7]
îzah
Beyt-i Şerîf in etrâfını bir kere dolaşmaya “şavt” denir. “Remel” de koşmak mânâsınadır.
Hz. Ömer (r.a), îbn-i Mes’ûd (r.a), İbn-i Ömer (r.a)’den remelin sünnet olduğu rivâyet edilmiştir. Ebû Hanîfe (r.a) ve diğer mezhep imamları da sünnet olduğu görüşündedirler.
  1. İbn-i Ömer (r.a)’den rivâyet olunduğuna göre, İbn-i Ömer (r.a):
“Abbas İbn-i Abdulmuttalip (r.a) hacılara şerbet dağıtmak için Mina gecelerinde Mekke’de ikâmet etmek, kalmak üzere Resûlullah (s.a.v)’den izin istedi. Resûl-i Ekrem (s.a.v) de müsâde buyurdu” [8]demiştir.
 
  1. İbn-i Abbas (r.a)’dan rivâyet olunduğuna göre, Resûlullah (s.a.v) Harem-i şerîfteki şerbet dağıtılan sebil mahalline geldi. Ve şerbet istedi. Abbas (r.a) oğluna:
Ey Fadl! Annene git yanındaki özel şerbetten Resûlullah (s.a.v)’e getir! dedi. Resûlullah (s.a.v): "(Hayır) bana bu şerbetten ver” buyurdu.
Abbas: Yâ Resûlallah! Halk, buradaki şerbete ellerini sokuyorlar, demişti. Resûl-i Ekrem (s.a.v):

“İşte halkın içtiği bu şerbetten ver!” buyurdu... Ve Abbas (r.a)’m sunduğu genel olan şerbetten içti.
Sonra Resûlullah zemzem kuyusuna geldi. Abbasoğullan, kuyudan su çekiyor ve huccâcı=hacıları suluyorlardı. Resûlullah (s.a.v):
“Ey Abdulmuttaliboğulları çekiniz! Siz hayırlı bir iş yapıyorsunuz” diye de iltifat buyurdu. Sonra Resûlullah (s.a.v):
"Halkın su çektiğine imtisâl etmek için, hücum etmesi endişesi olamasaydı, ben de devemden iner hattâ kuyunun ipini, (eliyle mübârek omzuna işâret ederek) şuraya kor, sizin gibi çekerdim” buyurdu.
Yine İbn-i Abbas (r.a): “Resûlullah (s.a.v)’e zemzem suyundan sundum. Risâlet-maâb ayakta olduğu halde içti” demiştir.
Yine İbn-i Abbas (r.a)’den gelen başka bir rivâyette de: “Resûlullah (s.a.v), o gün deve üzerinde idi” demiştir.[9].
  1. Ali İbn-i Ebî Tâlib (r.a)’den rivâyet edildiğine göre, Hz. Ali (r.a):
“Nebî (s.a.v) bana, kurban develerine nezâret etmemi ve bunların zebhi hususunda (kesilmesinde) kurbandan, ücret adıyla hiçbir şey vermememi emreyledi” demiştir.[10]
îzah
Buhârî (r.a)’in bu konuda İbn-i Ebî Leylâ’dan rivâyetine göre, Hz. Ali (r.a) Resûl-i Ekrem (s.a.v)’in Haccetü’l-Vedâ’da (Vedâ Haccında) kurbanlık devesinin “yüz tane “ olduğunu bildirmiştir.
Müslim’in, Câbir-i Tavil’den rivâyetine göre, bunlardan “altmış üç tanesini” Resûl-i Ekrem (s.a.v) bizzat boğazlayıp, geri kalanının kesilmesini Hz. Ali’ye havâle buyurmuştur.
Bu hadîs ile istidlâl edilerek kurbanın kesilmesinde, etinin taksiminde ve daha bu nev’i kurbana âid hususlarda, vekâlete cevaz verilmiştir.
Yine bu hadîs-i şerîfe binâ edilerek, hükmedilmiştir ki, kurbanın kesilmesi ücretini, kurban etinden vermek câiz değildir, denilmiştir. Kurbanı kesen fakir olursa, kurban kesme ücreti tamâmen verilmesi şartıyla, kurban etinden de tasadduk edilmesine cevâz verilmiştir.
 
  1. İbn-i Ömer (r.a)’den: “Resûlullah (s.a.v) Vedâ Hacc’ında başını tıraş etti” dediği rivâyet edilmiştir.[11]
  2. Yine İbn-i Ömer (r.a)’dan gelen bir rivâyete göre, Resûlullah (s.a.v):
“Yâ Râb! Tıraş olanlara (başlarını tıraş edenlere) rahmet eyle!” diye duâ buyurmuş. Ashâb-ı Kirâm (r.a) da:
Yâ Resûlallah! Cenâb-ı Hak saçlarını kestirenlere (kısaltanlara) de rahmet buyursun, demişler. Resûlullah (s.a.v) yine:
“Yâ Râb, başlarını tıraş edenlere rahmet eyle!” demiş. Ashâb-ı Kirâm (r.a)
tekrar:

Yâ Resûlallah! Allah, saçlarını kestirenlere de rahmet etsin, demişler. Resûlullah (s.a.v) bu defa:
"Yâ Rab, saçlarını kestirenlere de rahmet eyle!" diye duâ buyurmuştur.[12]
îzah
Resûl-i Ekrem (s.a.v)’in Vedâ Haccında tıraş olduğuna delâlet eden pek çok sahîh hadîs vardır. Dolayısıyla, Resûlullâh’ın tıraş olması Hudeybiye’de değildir.
Yine böyle: “Yâ Râb, tıraş olanlara rahmet eyle" duasının da Vedâ Haccında edildiğine kâil olmuşlardır ki: Şârih Bedreddin Aynî (r.a)’in dediği gibi bu duânın hem Hudeybiye günü, hem de Vedâ Haccında îrâd buyrulmuş olduğu kabûl edilebilir. Her ikisinde de Resûl-i Ekrem (s.a.v) tıraş olmalarını emir buyurduklarında, ashabda bir tereddüt görmüşlerdi. Dolayısıyla her iki yerde de duâ buyrulduğunu kabûl etmek daha doğru olur.

----------------------
[1] Buhârî, c.6, s.65
[2] H.766
[3] H.767
[4] H.763
[5] H.768
[6] Umdetü'l-Kârî, c.4 , s.533
[7] H.794
[8] H.805
[9] H.806
[10] H.829
[11] H.831
[12] H.832

Kaynak: Şemail-i Şerif Kitabı (Şahver Çelikoğlu)
Etiketler:
Geri Bildirim!