"(Resûlüm! Onlara) öğüt ver (ve uyar). Sen ancak bir öğüt verici (ve uyarıcı)sın. 88/21 "
Resûlullah (s.a.v) Efendimizin İsimleri
21/04/2014
.        İsim; Arapçada “yükseklik” mânâsına gelen “sümüv” kökünden türetilmiş bir kelimedir. Semâ da aynı kökten gelmektedir. Onun; damga basmak, eser ve iz bırakmak anlamına gelen “vesm” kökünden geldiğini söyleyen dil bilginleri de vardır.[1]  Lugat mânâsı ile isim; bir nesneyi zihinde canlandıran alâmet ve nişan demektir. Çoğulu “esmâ”, onun da çoğulu “esâmî” gelir.
Bir ismin konduğu ve bir adın verildiği insana veya nesneye, o ismin “müsemmâ”sı denir ki, bir ad ile adlanan demektir. “İsmi ile müsemmâ” ve “ismi müsemmâsma uygun” ifâdeleri dilimizde yaşayan deyimlerdir.
       İsmi ile müsemmâ, yâni ad ile o adla adlanan arasında sıkı bir ilişki vardır. İsim, insan zihninde müsemmâyı canlandıran bir irtibat vâsıtası olduğu için olmalıdır ki, Peygamber (s.a.v) Efendimiz, gerek insanlara, gerek eşyâya hep “güzel isimler” konmasını istemişlerdir. Kendileri hayatta iken karşılaştıkları insanların isimleri ile bizzat meşgul olmuşlar; delâlet ettiği mânâ ve hatırlattığı hâdise, insan zihninde kötü çağrışımlar uyandırıyorsa, bu gibi isimleri hemen değiştirerek onun yerine güzel bir ad vermişlerdir.
Resûlullah (s.a.v) Efendimiz, bütün müslümanlara ve özellikle isim koyma hakkı kendilerine verilmiş olan âile reislerine bir de ölçü vermişledir: “Çocuğun baba üzerindeki hakkı, ona güzel bir isim koyması ve onu iyi bir terbiye ile yetiştirmesidir. "[2]  Aksi takdirde anne ve babalar, çocuklanna verdikleri anlamsız ve uygunsuz adlardan dolayı Allâh’a karşı hesap verme durumunda kalacaklardır. 

       Hz. Peygamber (s.a.v)’in isimlerine geçmeden önce bir başka husûsun daha ifâde edilmesinde fayda vardır. Bilindiği gibi isimler genellikle iki grupta değerlendirilir. Bunlar, bir yönden özel isim (ism-i has), cins isim (ism-i cins) diye; bir başka bakımdan da zât ismi ve sıfat ismi diye ikiye ayrılırlar. Bu tür bir aynm Cenâb-ı Hakk’ın ve Hz. Peygamber (s.a.v)’in adlarını anlatabilmek için bir ölçü oluşturmakta; bilhassa tekil olarak isminden değil de çoğul olarak isimlerinden bahsetmenin inceliğini kavramaya yardımcı olmaktadır.
Kur'ân-ı Kerîm’de “Allah'ın güzel isimleri” (Esmâ’ül-Hüsnâ) olduğundan bahsedilerek: “En güzel isimler O’nundur" buyrulmaktadır.[3]
Bir hadîs-i şerîfte de: “Allâh ’ın doksan dokuz ismi vardır; bunları belleyip sayan kimse cennete girer" buyrulmuştur.[4]
Yukarıda da işâret edildiği üzere isimlerin zât ismi ve sıfat ismi diye iki grupta mütâlaa edilmesi, bu noktada önem kazanmaktadır. Zîrâ, Cenâb-ı Hakk’ın zâtının Kur'ân’daki adı “ALLAH” ism-i celâlidir. Esmâ’ül-Hüsnâ tâbir edilen diğer isimler ise O’nun sıfat isimleridir. Allah Teâlâ’nm zâtı tek, sıfatlan ise çoktur. İşte bu sıfatlann adedine göre güzel isimlerin sayısı çoğalmaktadır.

Aynen bunun gibi, Fahr-i Kâinat (s.a.v) Efendimizin de tek isminden değil, “isimleri”nden bahsedilir. Cenâb-ı Hakk’m isimlerinde olduğu gibi, Resûlullah (s.a.v) Efendimizin isimlerini de, “zât ismi ve sıfat ismi” olarak iki grupta mütâlaa etmek gerekmektedir.

O’nun (s.a.v), îsâ (a.s) diliyle “geleceği müjdelenen Peygamber” olarak İncil’de geçen adı “Ahmed”dir. [5] Gönderildikten sonra kendisine verilen isim ise “Muhammed” (s.a.v)’dir. (Bu adın kendisine dedesi Abdülmuttalib tarafından konduğu kabûl edilir.) Kur'ân-ı Kerîm’de o (s.a.v), hep bu isimle anılmıştır: “Muhammedün Resûlullah=Muhammed Allâh’ın Resulüdür.”[6]  “Vemâ Muhammedün illâ resûl= Muhammed ancak bir peygamberdir.” [7] “Mâ kâne Muhammedün ebâ ehadin= Muhammed, sizden birinizin babası değildir. ”[8] “Ve âmenû birnâ ünzile alâ Muhammedin=Ve Muhammed3e indirilene îman etmektedirler”  gibi.[9] Bu âyet-i kerîmelerde de görüldüğü üzere Peygamber (s.a.v) Efendimizin zât ismi “MUHAMMED” ism-i şerîfidir. Kur'ân-ı Kerîm’in pek çok âyetinde ona izâfe edilen diğer isimlerin ise hepsi sıfat isimleridir. İslâm âlimleri, gerek Kur'ân-ı Kerîm’i, gerek hadîs-i şerifleri taramak sûretiyle, Efendimiz hakkında söylenen ifâdeleri birer sıfat ismi olarak toplayıp şerh etmişlerdir.
MUHAMMED İsm-i Şerîfi
Bu isim, dünyâ târihinde ilk defa Peygamber (s.a.v) Efendimizin adı olarak kullanılmıştır. Muhammed adı, daha öncesi olmayan, sonrasında da hep onun adı olduğu için teberrüken konan eşsiz bir ism-i şerîftir.
Büyüklere ismi ile hitâb etmemek; onlan, adı ile değil de hürmet ifâde eden bir sıfat ile anmak bizim terbiye sistemimizin bir edeb kuralıdır.
 
Bu sebeple Peygamber (s.a.v) Efendimizin edebli çevresi, kendilerine ismi ile değil, dâima “Yâ Resûlallah!” diye hitâb edegelmişlerdir.

Resûlullah (s.a.v) Efendimize adı ile “Yâ Muhammed!” şeklinde hitâb edenler ise bâdiye halkı; çöl ahâlisi, o günün diliyle “a’râbî” denen; henüz terbiye edilip şekillendirilmemiş kaba saba insanlardır. Huzûr-u Nebevî’de bu gibi hitaplan duyan sahâbe-i kirâm (r.a) son derece üzülürler, hattâ Hz. Ömer (r.a) gibi,
edebsizliğe hiç tahammülü olmayanlar, bu gibileri hizâya getirmek için kılıca ve kamçıya bile sarılırlardı.[10]
Muhammed; önce “Mehemmed”e, sonra da “Mehmed”e çevrilmiştir. Bu, Peygamber (s.a.v) Efendimizin adını tahrîf değil, bilakis yolda sokakta ve uygun düşmeyen yerlerde “ism-i şerîf’e karşı gerekli edeb tavrının ihlâline karşı alınmış bir tedbîr ve bulunmuş bir çâredir.
Türkler “asker millet” olarak bilinirler. Askerlik, onun âdetâ sembolü olmuştur.  Bu mes’elenin en küçük birimi ise erlerdir.[11] Bu “er”in adı ise “Mehmetçik”tir. Mehmetçik, Muhammed’in askeridir. Mehmetçik, sevgi duygusu ile Türk askerine verilen addır.[12]  O isim ve bu unvân, onun yegâne teminâtıdır. İsim ile müsemmâ arasında ancak bu kadar özdeşlik olabilir.

Arapçada, Peygamber (s.a.v) Efendimizin adı “Nebî” veya “Resûlullah” sıfatı ile ifâde edilmiştir. Hürmet ifâdesi olarak da, dâimâ hemen arkasından olmak üzere “Sallallâhü Aleyhi ve Sellem” veya “Aleyhi’s-Selâm” denmektedir. O dilde, bunun ötesinde bir ifâdeye pek rastlanmamıştır.

Türkçemizde ise; tasavvuf, sanat, edebiyat ve estetik kültürü almış çevrelerin üslûbu ise daha bir Türkçedir. Türkçede, Peygamber (s.a.v) Efendimizin ism-i şerîfi yerine geçen pek çok “sıfat-isim” bulunmaktadır: “Fahr-i Alem, Fahr-i Kâinat, Seyyîd-i Kâinat, Hâce-i Kâinat, Seyyid’ül-Mürselîn, Server-i Enbiyâ, Resûl-i Kibriyâ, Resûl-i Ekrem, Peygamber-i Ekber, Risâlet-Meâb, Risâlet-Penâh, Zât-ı Risâlet...” bunlardan bir kaçıdır. Saygı ifâdesi olarak ya bu sıfatların başına “Hazret” kelimesi, ya da sıfatın sonuna “Efendimiz” ifâdesi getirilir. “Hazret-i Peygamber” veya “Peygamber Efendimiz” gibi.
Yukarıdaki ifâdeler en sâde ve çıplak saygı tâbirleridir. Bunun biraz daha duygu yüklü olanları da vardır. Bu tür ifâdelerde genellikle “Hazret” kelimesi başa değil, “Efendimiz”den sonraya alınır ve çoğul olarak “Efendimiz Hazretleri” şeklinde söylenir. Şu ifâdeler Peygamber (s.a.v) Efendimizin şânında söylenmiş şiir gibi tatlı hürmet ifâdelerinden bâzılandır:

“Sultân’ül-Enbiya Efendimiz Hazretleri, Bâîs-i Hilkat-ı Kâinat Hazreleri, Mahbûb-i Âlem Efendimiz, Peygamber-i Zîşân Efendimiz, Peygamber-i Âlîcenâb Efendimiz Hazretleri, Cenâb-ı Seyyîd’il-Beşer Efendimiz, Resûl-i Muhtâr Hazretleri, Nebiyy-i Muhterem Efendimiz, Server-i Enâm Aleyhissalâtu Vesselâm Hazretleri, Hülâsa-i Mevcûdât Aleyh-i Ekmelüttahiyyât Efendimiz, Melce-i Fukarâ ve Şefî-i Rûz-i Cezâ Efendimiz, EcmePül-Enbiyâ Hazretleri, Seyyi’dü’l- Mücâhidîn Hazretleri, Efsa’hul-Kelâm Efendimiz, Halîl-i Rabb’il-Celîl Hazretleri...”

Evet bu, bir duygu, aşk ve vecd mes’elesidir. Bâzı ifâdelerin mânâ, bâzı ifadelerin de mûsikî değeri vardır. Onlar, sâdece anlaşılması için değil, aynı zamanda duyulması, hissedilmesi, iç dünyâda yaşanılması için söylenir. Ve bu, söyleyenle dinleyen ve söylenilen arasındaki mânâ birliğinin (akordunun) tam yapıldığı anda anlam kazanan bir keyfiyettir. Dolayısıyla; anlamıyorum, söylemesi zor vs. gibi mâzeretler ileri sürmeden telaffuzunu eksiksiz ifâdeye çalışarak bu hürmet ifâdesi olan kelimeleri-cümleleri kullanmamız gerekir ki, kendi menfaatimizedir. [13]
 
METİNLER
1)  Buhârî’nin Cübeyr îbn-i Mut’im (r.a)’den rivâyetine göre, Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:
 “Bana mahsûs ve münhasır (ve en yüce ) beş isim vardır: Ben Muhammed’im ve Ahmed’im, ben O Mâhî’yim ki, Allah benim (Nübüvvetimde küfrü izâle edecektir (yok edecektir). Ben o Hâşirim ki, (kıyâmet gününde) insanlar beni takip ederek haşr olunacaktır. Ben Âkıbim, Hâtemü 'l-Enbiyâ ’yım. (Benden sonra hiç kimse Nebî olmayacaktır.)"[14] (Kavis içindeki cümle, Beyhaki’nin (r.a) Delâil’inden alınmıştır.)
îzah
Buhârî (r.a); buraya iki âyetten birer cümle koymuştur: Birinci âyet, Fetih Sûresinin son âyetinin başında: “Allâh’ın Resûlü Muhammed ve mâiyetindekiler kâfirlere karşı pek sert, kendi aralarında ise çok yumuşaktırlar" meâlindeki cümlesidir. Diğeri de Sâf Sûresi’nin altıncı âyetidir ki, meâli şöyledir : “Habibim! Meryem oğlu Isâ ’nın şöyle dediğini de hatırla: Ey İsrâil oğulları! Ben, önümdeki Tevrat’ı tasdik ve benden sonra gelecek Ahmet ismindeki bir peygamberi tebşir etmek (müjdelemek) üzere Allâh’ın size (gönderdiği) Resûlüyüm."

Buhârî (r.a), iki âyetin bu iki cümlesini bu hadîse almakla, Resûlullah (s.a.v)’in en meşhur, isimlen Muhammed ile Ahmet olduğuna işâret etmiştir. Muhammed ile Ahmet ismi şeriflerinin mânâlanna gelince: Bu iki isim, hamd maddesinden alınmıştır ki, senâ ve kişinin faziletini anarak övmek, demektir.
“Muhammed” (s.a.v), Peygamberimizin en meşhur ve en mübârek ismidir. Kur’ân’m dört âyetinde ve birçok hadîslerde (s.a.v) Efendimiz en çok Muhammed ismi ile anılmıştır. Muhammed, fazilet ve mehâsini anılarak, mükerreren medhi senâ olunan, övülmüş kimse demektir.
Beyhakî (r.a)’in Delâil’inde mürsel bir tarik ile rivâyetine göre, Hâtemü’l Enbiyâ (s.a.v) Efendimiz doğduğunda, dedesi Abdu’l-Muttalib tarafından bu doğumun şerefine bir ziyâfet verilmişti. Dâvetliler, yemekten sonra nevzada (yeni doğmuş çocuk) ne ad verileceğini sorduklarında, Abdu’l-Muttalib: Muhammed diyeceğim. Dilerim ki gökte Allah yeryüzünde de mahlûkatı onu hayır ile yâd etsinler, demiş ve bu dileği tamamiyle tahakkuk etmiştir.

“Ahmed” (s.a.v), Allah Teâlâ’yı yüce sıfatlarıyla ve kudret eserleriyle öven ve övmesini bilen kimse denmektir. Kadı Iyâz (r.a) demiştir ki: Resûlullah (s.a.v) Muhammed olmazdan önce Ahmed idi. Diğer bir tâbir ile, Resûlullah (s.a.v) kendisini halk medh-ü senâ etmezden evvel o, Allâh’a hamd-ü senâ etmiştir. Bu cihetledir ki, Peygamberimizin Ahmed adı geçmiş Peygamberlerin kitaplarında zikredilmiş, Muhammed adı ise, Kur’ân’da verilmiştir. Her ikisi de en güzel iki isimdir. Bu hadîste kast olunan bu alamiyettir.
Resûli Ekrem (s.a.v) Efendimiz gerek Kur’ân’da gerek Hadîs-i Nebeviyyede müteaddid isimlerle anılmıştır. Beş isme münhasır değildir mübarek isimleri. İbnû’l-Arabî (k.s) bu isimlerin bine ulaştığını bildiriyor. Halebî merhum Kâhire’de İbn-i Dıhye’nin (r.a) “el-Mustevfâ fi Esmâi’l Mustafâ” adlı eserini gördüğünü ve bunda Roo,Mııllâh’ın üç yüzden fazla isminin toplanmış olduğunu bildiriyor. Aliyyü’l Kârî (r.a) de Şifa Şerhi’nde bu eserin “Behçetü’l-behiyye fi esmâün-Nebevîyye” adıyla, Suyûtî (r.a) tarafından ihtisar edildiğini, kendisinin de bunlardan Esmâü’l-Hüsnâ sayısınca doksan dokuz isim intihâb ettiğini bildiriyor.

Esmânın kesreti (isimlerin çokluğu) müsemmânm (isimlendirilenin) şerefine delâlet edeceğinden, bu mübarek isimlerin Muhammed ümmeti için medâr-ı mübâhat (mübahlar) olacağı şüphesizdir.
 
2)   Müslim (r.a) Ebû Mûsâ (r.a)’dan şöyle dediğini rivâyet etmiştir. Resûlullah (s.a.v) bize kendi isimlerini söylerdi:
“Ben Muhammed’im, Ahmed’im, Mukâfi’yim, Haşirim, ben tevbenin peygamberiyim ve rahmet peygamberiyim’’ buyurdular. Bir rivâyette “Ben cihad peygamberiyim. ” Bir başka rivâyette ise, “Kıyamet günü olunca ben peygamberlerin imamı ve onların şefaatçisi olurum” şeklindedir.
ve övülmüş iken, onlar (bunu değiştirerek): Müzemmem diye sebbederler ve müzemmem (yerilmiş) diye eğlenirlerdi. ”
Nebî (s.a.v)’in isimleri zâtı ile kâim olan ve kendisi için medih ve kemâli gerektiren bir takım sıfatlardan alınmıştır. Bu nedenle Nebî (s.a.v)’in sıfatlan, söz ve fiilleriyle insanların övgüsünü celb eder.
 
3).    Hâkim (r.a) Ebû Hureyre (r.a)’dan Resûlullah (s.a.v)’in:
 “Ben Ebu’l-Kâsım’ım, Allah (hidâyeti) verir; ben de taksim ederim' buyurdu, dediğini rivâyet etmiştir.
îzah
Bu hadîs-i şerîf, Rasûlullah (s.a.v)’in görevinin taksim etmek olduğunu ifâde etmektedir. Taksim etmek ise, adâletli olmayı gerektirir. Bunun içindir ki, Nebî (s.a.v) ashâbma karşı eşit şekilde muâmele ederdi. Şüphesiz her insan, istidâdı nisbetinde hidâyetten nasîbini alır. Zîrâ bu Atıyye-i Rabbâniyyedir.
 
4).     Cübeyr b. Mut’im’in babasından naklen rivâyette, Peygamber (s.a.v):
 “Ben Muhammed'im. Ben Ahmed’im. Ben o Mâhiyim ki, küfür benimle mahvedilir. Ben o Hâşirim ki, insanlar benim arkamda toplanır. Ben Âkıb’im. Âkıb, kendisinden sonra peygamber bulunmayandır ’’ buyurmuşlar.[15]
îzah
Bu konuda muhtelif râvîlerden rivâyetler vardır.
Meselâ; Ebû Mûsâ el-Eş’âri (r.a)’den nakledilen hadîste, şöyle demiş: Resûlullah (s.a.v) bize kendisinin isimlerini söyler de:
“Ben Muhammed’im, Ahmed’im, Mukaffî’yim, Hâşir’im; tevbenin Peygamberiyim ve rahmetin Peygamberiyim ” buyururdu.
Görülüyor ki Resûlullah (s.a.v) kendisinin birçok isimleri olduğunu söylemiş, fakat bunlardan yalnız birkaç tânesini saymıştır. Bunun sebebi saydığı isimlerin geçen ümmetlerin kitaplarında mevcut olması ve o ümmetlerin bunları bilmesidir. Bir de aded mânâsına îtibar yoktur. Dolayısıyla bir şeyde aded göstermek, bu adedden fazlası yoktur mânâsına gelmez.
Mâlikîlerden Ebû Bekir İbnü’l-Arabî (r.a)’in beyânına göre Allah Teâlâ’nm, bin ismi Resûlullah (s.a.v)’in de bin ismi vardır.
İbn-i Fâris ve başkaları Peygamber (s.a.v)’e Muhammed, Ahmed ve Mahmûd isimlerini koymayı Allah Teâlâ’nın, onun âilesine ilham ettiğini söylemişlerdir. Çünkü bu isimler kendisinde övülecek sıfatlar çok olan kimseye verilir.
Mâhî: Mahveden demektir. Sahîh bir hadîste: “İslâm kendinden önce geçen kötülüklerin hükmünü yıkar ” buyrulmuştur.
.Hâşir: toplayan demektir. “Allah insanları benim ayaklarıma toplar” cümlesinden murad: Bana tâbî olurlar, benim izimden gelirler, benim peygamberliğimin zamanında toplanırlar, benden sonra peygamber yoktur, demektir.
Âkıb: Hadîste tefsîr edildiği gibi, kendisinden sonra peygamber gelmeyen mânâsınadır. Lügat mânâsı, arkasından gelen demektir. Burada Peygamber (s.a.v)’e isim olduğuna göre, şâir peygamberlerden sonra gelen, demek olur. İbnü’l-Arabî (r.a)’e göre, Âkıb, hayır hususunda kendisinden öncekinin yerine gelen mânâsınadır. Mukaffî ile Âkıb aynı mânâya gelirler.
“Tevbenin Peygamberi ve Rahmetin Peygamberi” terkibleri mânâ îtibâriyle birbirine yakındır. Bunlardan murad Peygamber (s.a.v)’in tevbeyi ve insanların birbirine acımalarını getirdiğini anlatmaktadır.
5).     Câbir İbn-i Abdullah (r.a)’den.
Nebî (s.a.v)’in şöyle buyurduğu rivâyet olunmuştur:
“Benimle peygamberler zümresinin benzeri, şu kimsenin meseli ve benzeri gibidir ki, o kişi bir ev yaptırmış ve binâyı tamamlayıp süslemiş de yalnız bir tuğlası eksik kalmış. Bu durumda halk binaya girip gezmeye başlarlar. Ve eksik yeri görüp hayret ederek: Şu bir tuğlanın yeri boş bırakılmış olmasaydı, dediler. ”
Ebû Hureyre (r.a)’den gelen bir rivâyette de: “Şu köşede bir kerpiç yeri boş bırakılmış olmasaydı ” ziyâdesi vardır.
Bunun sonunda Resûlullah (s.a.v)’in:
“Ben o yeri boş bırakılan kerpicim, ben Hâtemü’n Nebîyyîn’im (peygamberlerin sonuyum)" buyurduğu rivâyet olunmuştur.[16]
îzah
Bu hadîste Peygamber (s.a.v) Efendimizin Kur’ân diliyle kendisine verilmiş olan en güzel en sevimli bir adı daha bildirmiştir ki: “Hâtemü'n- nebîyyîn’dir. ” Muhammed, peygamberler topluluğunun fezlekesi yâni özü, sonu ve bitimi demektir.

Hâtemü’n-nebîyyîn vasfı Peygamberimiz (s.a.v)’e şeref ünvanı olan Resûlullah ile birlikte, Ahzâb sûresi 40. âyetinde verilmiştir. Şöyle buyrulur “...O, Allâh’ın Resulü ve peygamberlerin sonuncusudur. ”
Hâtem; mühür demektir ki, yazılmış resmî evrâkın sonuna basılır. Ve onun içeriğinin doğruluğunu tasdik ile berâber; yazının orada son bulduğunu ve bu tasdik dışında ek olarak ilâve edilecek bir şeyin, hiçbir hukûkî kıymeti olmayacağına işâret eder. Bu îtibâr ile:

Peygamber (s.a.v) Efendimiz, Hâtemü’l Enbiyâ vasfı ile, kendisine gelinceye kadar geçen peygamberlerin (a.s) nübüvvetlerini tasdik ile berâber, Enbiyâ cemaatinin silsilesi son bulduğunu ve kendisinden sonra peygamber gelmeyeceğini işâret eden Nübüvvet mührü demek olur. Hâtem, bir şeyin sonuna da denilir.

Hadîste, halkı güzel ahlaka irşâd etmek gâyesiyle gönderilen peygamberler topluluğu, esâsı kurulmuş, duvarları yükseltilmiş ve bütün inşâatı ve tezyinâtı tamamlanmış, yalnız bir tuğlanın yerine konulması eksik kalmış bir binâya benzetilmiştir. “O konulması geri kalan tuğla da benim. Ve bu cihetle peygamberlerin sonuncusuyum” buyrulmuştur. “Ben ancak mekârim-i ahlâkı (güzel ahlâkı) ve insanlık faziletini tamamlamak için gönderildim” hadîs-i şerîfî de bu hakikatin bir ifâdesidir.

--------------
[1] Kâmus,"v.s.m" ve "s.m.v" maddeleri
[2] Beyhakî, Şu'âb'ul-iman, 6/401-402
[3] A'raf, 18: isrâ, 110: Taha, 8: Haşr, 24
[4] Buhârî, el-Câmi'us-Sahîh, 8/169
[5] Sâff, 61/6
[6] Fetih, 48/29
[7] Âl-i İmrân, 3/144
[8] Ahzâb, 33/40
[9] Muhammed, 47/2
[10] eş-Şifâ,s.516-517
[11] Mu'cem'ul-Buldân.4/403
[12] T.D.K Türkçe Sözlük, s.561
[13] Ayrıntılı bilgi için bkz: Ali Yardım, Peygamberimizin Şemâili, s.427-435
[14] Buhârî c.9,s.250
[15] Müslim, c.10, s.139
[16] Buhârî, c.9, s.255

Kaynak: Şemail-i Şerif Kitabı (Şahver Çelikoğlu)
Etiketler:
Geri Bildirim!