"Rasulüm biz seni alemlere rahmet olarak gönderdik 21/107"
Resûlullah (s.a.v) Efendimizin Geçim Tarzı
21/04/2014
       Bizim “geçim tarzı” diye ifâde ettiğimiz kelimenin dînî metinlerdeki karşılığı “ayş” veya “mâ’şiet”tir. İlk devir kaynaklarında her ikisi de kullanılmıştır.[1]
Resûlullah (s.a.v)’in her sahada olduğu gibi yaşayış tarzı ile de “örnek insan” olma özelliği hep ön planda tutulmaktadır. O’nun (s.a.v) hayat tarzının temelinde, yokluğa teslim olmama ve yokluk karşısında bile aynen varlıklı insanlar gibi haysiyetini koruyabilme gayreti yatmaktadır. Bu, ne “iktisat” kuralları ile açıklanır ne “zühd” hâline uyar, ne de “hamâset” duygusu ile îzah edilir bir durumdur. Olayları bu mantıkla ele almaya “şemâil metodu” ile değerlendirme denmektedir.

Hz. Peygamber (s.a.v)’in geçim tarzı ile ilgili olarak bize ulaşan kaynakları, birkaç madde hâlinde şöylece özetlemek mümkündür:
  1. Peygamber (s.a.v) Efendimizin evinde, günlerce hattâ aylarca tencere kaynamadığı olmuştur. Bu durum, nâdirâttan değildir.
  2. Hâne halkının büyük bir yiyecek sıkıntısı çektiği ve onların çoğu zaman “esvedân=iki siyah” tâbir edilen su ve hurma ile karınlarını doyurmaya çalışmaları, istisnâî olmayan hallerdir.
  3. Açlıktan bellerine taş bağladıkları ve böylece açlıklarını susturmaya çalıştıkları, yine kaydedilen kaynaklar arasındadır.
  4. Medîne’nin yerlisi olan komşularından birkaçının gönderdiği koyun sütü de aldıkları gıdâlardan birini teşkîl etmektedir.
  5. Zamân-ı Saadette, temel gıdâ maddelerinden buğday ekmeği zâten yoktur. Arpa eğmeği ise, âdetâ vesikaya bağlı imişçesine ara sıra bulunabilmektedir. O kadar ki, bir def âsında kızı Hz. Fâtıma (r.anhâ), bir miktar arpa unu elde etmiş, onu yoğurup ekmek yapmış; birazını da babasına götürmüştür. Hz. Fâtıma’nın elindeki bu bir parça ekmeği gören Resûlullah (s.a.v) Efendimiz:
“Hayırdır yâ Fâtıma! Bu bir parça ekmeği nereden buldun?" diye sormuşlardır. Hz. Fâtıma: “Babacığım, kendim pişirdim. Fakat sensiz boğazımdan geçmedi, bir miktarını da sana getirdim” deyince Peygamber (s.a.v) Efendimiz de: “İnan, üç
 
gündür babanın midesine giren ilk lokma bu olmuştur” diyerek alıp yemiştir.[2] Eldeki kaynaklar hemen hemen bu meâldedir.[3]
Yukarıda maddeler hâlinde özetlenen kaynaklan hadîs şârihlerinin yorumları ise şu tarzdadır: “Hazreti Peygamberin geçim sıkıntısı çekmesi, ihtiyârî bir fakirliğin netîcesi idi; ızdırârî bir fakirlikten dolayı değildi."[4] Asr-ı Saadet dönemi Medîne’sinin sosyal ve iktisâdî yapısına tesir eden faktörleri ana hatlarıyla şöyle sıralamak mümkündür: Hicret (göç) olayı, muâhât (kardeşleştirme) hâdisesi, uzun süren harb hâli ve günlük hayâtı güçleştiren kıtlık- kuraklık durumu.
Bilindiği üzere Hicret ile birlikte Medîne’nin çehresi büyük ölçüde değişmiştir. Hz. Peygamber (s.a.v)’in hareketinden çok önceleri başlayan göç (Hicret), onun (s.a.v) Mekke’den ayrılması ile daha da hızlanmıştır. Böylece yerli halkın zâten kıt kanaat olan geçim mücâdelesine bir o kadar da göçmen ilâve edilmiştir. Göç, toplumun bütün sosyal ve iktisâdî dengelerini alt-üst eden dehşetli bir olaydır. Ve Resûlullah (s.a.v), Medîne’ye göç eden bu Mekkeli müslümanlara maddî hiçbir vaadde bulunmamış; mü'minlerinden hep fedâkârlık istemiştir: Canlarından, mallarından, zevklerinden fedâkârlık. Onlar ise bu fedâkârlıkları karşılığında hiçbir maddî kazanç beklemeyecekler; ayrıca kendileri vereceklerdir. Hem de herkes verebileceğinin âzamîsini verecektir.
Resûlullah (s.a.v) Efendimizin mes’ûliyeti; îmanları uğruna her şeylerini Mekke’de bırakıp gelen bu yüzlerce insanın iktisâdî, sosyâl ve ictimâî durumları ile ilgili idi. Bunca insan ne yiyecek, ne içecek ve nerede kalacaktı? Kaldı ki, “Fakirlik, küfürle sınır komşusudur" deyen Hz. Peygamber idi.[5] “Yâ Rabbî, açlıktan sana sığınırım; o, insanı mecâlsiz bırakan ne kötü bir hâldir" deyen de yine o (s.a.v) idi.[6]
Bu sebepten olmalıdır ki, Peygamber-i Ekber (s.a.v) Medîne’ye ayak basar basmaz bir dizi içtimâî ve iktisâdî tedbîr almış ve tatbik etmiştir. Târihe, Muâhât (kardeşlik) hâdisesi adı ile geçen uygulama bu tedbirlerin ilk halkasını oluşturmaktadır. Buna göre; en az bir muhâcir (göçmen) âile, bir ensâr (yerli) âilenin yanına yerleştiriliyor ve ev sâhibinin ne gibi imkânı varsa müşterek kullanılıyordu.
Mescid-i Nebî’nin ve Suffa’nın inşâsı ile, açıkta kalan bekâr veya evli bekârlara da kalabilecekleri bir mekân temin edilmiş oluyordu. Bu arada; şehrin içme suyu sıkıntısının giderilmesi, el sanatlarının teşviki, okuma yazma seferberliği gibi daha nice tedbirlerle de içtimâî denge sağlanmaya çalışılıyordu. Bir yandan da
 
Medîne’nin varlıklı yerli (ensâr) âileleri; başta Sa’d b. Ubâde (r.a) gibi hamiyetli müslümanlar, kazanlarım devamlı kaynatıyorlar ve yetiştirebildikleri kadarına sofralarını açıyorlardı.
Asr-ı saadet döneminin bir başka özelliği daha vardı. Bilindiği gibi Medîne’ye gelişinin üzerinden bir yıl bile geçmeden, Mekkeli putperestlerin saldırılan başlamıştır. On senelik Medîne hayâtı; Bedir ile başlayıp Mekke’nin fethi ve Tebük seferi ile devâm edip gelen bir “harb hâli” havasında geçmiştir. Bu müddet içerisinde, gazâ ve seriye türünden büyüklü küçüklü otuz yedi harekât vukûa geldiği göz önüne getirilince, iktisâdî hayâtın zorluğu daha iyi anlaşılmış olacaktır.
Bütün bunların da ötesinde (Allâh’ın bir hikmeti olsa gerek) Asr-ı Saâdet dönemi Medîne’sinde akla hayâle gelenin üzerinde bir kıtlık ve kuraklık hüküm sürmüştür. Bu durumu, özellikle hadîs kitaplarının “duâlar” bölümü ile “istiskâ” (yağmur duâsı) bahislerinde görmek mümkündür.
Doğu ülkelerinde genellikle halk, ihtiyaçlarının karşılanmasını, kendisini idâre eden devlet büyüklerinden ister. O devirde de aynı şekilde, hem başlarında idâreci, hem de önlerinde rehber durumunda olan Hz. Peygamber (s.a.v)’den istemişlerdir. Bu istekler o kadar çoktur ki, Hz. Peygamber bir gün, etraftan gelen isteklere karşı şöyle bir konuşma yapmak durumunda kalmıştır:
“Yemin ederek söylüyorum ki, dokuz hâne olmasına rağmen, Muhammed'in âile efradının evinde, akşamdan sabaha bir kap yemek gecelemez. Ve yine yeminle ifâde ediyorum ki, o, bu sözü Allâh ’ın verdiği rızkı azımsadığı için değil, sırf ümmetini teselli ve sabretmeye teşvik için söylemiş bulunuyor. ”[7]


O günlerin iktisâdî hayâtına ve Hz. Peygamber (s.a.v)’in geçim tarzına ışık tutan bir kaynağı yine İbn-i Sa’d (r.a) kaydetmektedir. Ebû Hureyre (r.a) “Hazreti Peygamber de açlık çekerdi” diye anlatmaya başlayınca; kendisine “Bu nasıl bir açlıktır” diye sorulduğunda durumu şöyle açıklar:
“Neden olacak! Hz. Peygamber (s.a.v)’in etrâfını saran aç insanların ve misâfirlerin çokluğundan. O kadar ki, bir grup insan, Resûlullah (s.a.v)’in yanından hiç ayrılmazdı. O’nun yalnız başına yemek yediği hemen hemen hiç olmamıştır. Ashâbından bir kısmı dâima sofrasında yer alır ve Mescid’de kalan ihtiyaç sâhibleri devamlı olarak yemek isteğinde bulunurlardı. Allah, Hayber’in fethini müyesser kılınca, halk birazcık nefes almış, varlığa kavuşmuştu. Fakat yine de, piyasada darlık ve geçim sıkıntısı sürüyordu. Medîne, ekim yapılmayan ve iktisâdî yönden sıkıntı çeken bir belde idi. Ahâlisinin bütün yiyecek maddesini hurma teşkîl ediyordu. Onlar, hayatlarını böylece sürdürüp gidiyorlardı...”[8]

 
İşte, Hz. Peygamber (s.a.v)’in sofrasında uzun müddet su ve hurmadan başka bir yiyecek bulanmayışının ve Zât-ı Risâlet (s.a.v)’in çoğu zaman açlık çekişinin sebebi, onun bu tutumu olmalıdır. Yâni yokluktan değil; kendi dışındaki muhtaçların çokluğundan. Bu durum, Peygamber (s.a.v) Efendimizin: “Komşusu aç iken tıka basa kamını doyuran kimse gerçek mü'min değildir"[9] hadîsinin bizzat kendisi tarafından yaşanmasıdır. Bu konu ile ilgili hadîsleri açıklayan bâzı âlimlerin: “Hazreti Peygamber’in geçim sıkıntısı çekmesi, ihtiyârî (kendi irâdesi ile ortaya çıkan) bir fakirliğin netîcesi olup, ıztırârî (çâresizlik sonucu) bir fakirlikten dolayı değildi” demelerinin hakîkati de budur.
Peygamber (s.a.v) Efendimiz, sorumluluklarını üstlendiği insanların insanca yaşamalarını sağlama yolunda alınabilecek bütün meşrû tedbirleri almış ve tedbîrin takdîre mağlûb olduğu noktada, mü'minlerine bâzı tavsiyelerde bulunmuştur. O (s.a.v), mevcut imkân ve tedbirlerle ortadan kaldırılamayan yokluk hâlinde bile, hiçbir karamsarlık ve aşağılık duygusuna kapılmadan, insanın ferd olarak mutlu kalabilmesinin yolunu göstermiştir.
Fakir de olsa fukarâlık lâfı etmeyen, aç da olsa açlığını dile getirmeyen vakarlı ve haysiyetli bir karakter yapısına sâhib insan yetiştirmek esâs alınmıştır. Bunun için de, üstesinden gelinemeyen yokluk canavarı ve kınlamayan fakr u zarûret zinciri karşısında çâresiz kalan mü'minlerine, Hz. Peygamber (s.a.v)’in bâzı tavsiyeleri olmuştur. Bu tavsiyeler: “İnfâk, kanâat, şükür, istiğnâ, tevekkül ve bereket” gibi kavramlarla ifâde edilmiştir. Bu kavramlar, pek çok güçlükleri ve sarsıntıları olan hayatta tek başına ayakta durabilmek için insana mânevî destek ve güç kaynağı görevini üstlenmektedir. (Bu kavramları ayrı ayrı incelemekte fayda vardır.)
Resûlullah (s.a.v) Efendimizin, vefâtını tâkib eden yıllarda, İslâm fütûhât hareketi başlamıştır. Hz. Resül’ün sağlam esaslar içinde terbiye ettiği o feyizli ve bereketli ashâb nesli, akıl almaz bir disiplin ve canlılık ile aradan yarım asır geçmeden, doğuda Türk yurdu olan Mâverâünnehir; Kuzeyde Kafkaslar ile Doğu ve Güneydoğu Anadolu, Batıda bir baştan bir başa Kuzey Afrika bölgelerinin çevrelediği alanı İslâm coğrafyası hâline getirmişlerdir. ..
Bunun tercümesi şu demektir: Peygamber-i Ekber (s.a.v) tarafından Hicretin altıncı senesinde kendilerine dâvet mektubu yazdığı süper devlet durumundaki güçlü ve varlıklı devletler çökmüş; bütün bunların zengin hazîneleri İslâm bütçesi içine katılmıştır.
Bu fetihler yoluyla ashab neslinin hayâl bile edemedikleri varlık ve dirliğe kavuştuklarını anlatan haberler vardır. Bu örneklerden bir kaçını kaydetmekle yetineceğiz:
 
Tâbiun neslinden bir zât anlatıyor: Bir gün biz, Hz. Âişe vâlidemizin ziyâretine gitmiştik. Huzûruna varınca: “Selâmün aleyküm anneciğim” dedik. “Ve aleyküm selâm” diye selâmımızı aldı ve bizleri görünce ağlamaya başladı. “Anneciğim, niçin ağladınız?” diye sorunca şöyle cevab verdi:
“Bana ulaşan haberlere göre sizler, çeşit çeşit yemekler yiyor; sonra da, onları sindirebilmek için ilaç arıyormuşsunuz. Sizin bu hâliniz bana, Peygamberimizi hatırlattı da ona ağladım. Zîrâ o (s.a.v), bu dünyâdan geldi geçti de, bir günde iki öğün yemek yemedi. Bir gün hurma bulsa ekmek bulamazdı, ekmek bulsa hurma bulamazdı. İşte beni ağlatan budur.”[10]
Cennetle müjdelenmiş on kişiden birisi olan seçkin sahâbe ve ünlü kumandan Sa’d b. Ebî Vakkas (r.a) anlatıyor:
“Ben, Allah yolunda kan döken kimselerin ilkiyim... Ben, Allah yolunda ok atanların da ilkiyim... Ve ben Muhammed Aleyhisselâm’ın ashâbından bir bölük askerle gazâya iştirâk etmiş birisiyim. Bu sırada biz ağaç yaprağı ve sakız ağacı meyvesinden başka bir yiyecek bulamıyorduk. Öyle ki dışkılarımız, aynen koyun ve deve tersini andırıyordu. Bizler, işte böylesine sıkıntılı günler geçirdik.
Şimdi de tutmuş Esed oğulları kabîlesi, din husûsunda beni tâzir etmeye kalkışıyorlar. Onlara kalırsa, ben her şeyden mahrûmum ve din yolunda yaptıklarımın hepsi boşa gitti.”[11] Buhârî’nin kaydettiğine göre, namazı güzel kılmıyor diye, Esed oğullan, onu Hz. Ömer (r.a)’e gammazlamışlardır.
Benzerî pek çok kaynak vardır; ancak çok az farkları vardır ki, Asr-ı Saâdet döneminin sıkıntılı ve çileli iktisâdî durumu ile fütûhat devirlerinin bolluk içinde yüzen müreffeh hayâtını karşılaştırırlar. Neydi o günler diye eskiyi hatırlayıp da yedikleri lokma boğazlarından geçmeyen sahâbîler (r.a), hep Hz. Peygamber (s.a.v) ile birlikte geçim sıkıntısı çektikleri günlerin muhasebesini yapmaktadırlar.
Yokluk karşısında haysiyetlerinden hiçbir şey kaybetmeyen bu asîl insanlar, varlıklı hallerinde de aynı disiplinli yaşayış çizgisinde hayatlarını sürdürmüşlerdir. Ağaç yaprağı yiyerek îmânının mücâdelesini sürdüren Sa’d b. Ebî Vakkas (r.a) ve benzerleri, ordu komutanı ve bölge vâlisi oldukları zaman da, aynı karakterin adamı olarak kalmayı başarmışlardır. Bunlar, yokluktan yakınmayan, varlıkla da şımarmayan soylu bir neslin vücûd bulmasına öncülük etmişlerdir.
METİNLER
  1. Hz. Ömer (r.a)’den rivâyet ediliyor:
Bir adam Resûllülah (s.a.v)’e gelerek, bir şeyler istedi. Resûllulah (s.a.v) buyurdular ki:
 
''Şu anda yanımda bir şey yok; ancak sen kendine lâzım olanı, benim hesâbıma satın al, elime para geçince, onun bedelini öderim, ” Hz. Ömer (r.a) söze karışarak, ey Allâh’ın Resûlü, daha önce de bu adama yardım ettiniz, gücünüz yetmeyen şeyi Allah size yüklemez, deyince. Resûllulah (s.a.v), Hz. Ömer’in (r.a) bu sözünü beğenmediğini yüzüyle belli ettiler. Orada hazır bulunan Ensar’dan birisi; Yâ Resûlallah! İstediğin kadar ver, arşın sâhibi olan Allah beni fakir eder diye korkma, deyince; söylediği Resûllulah (s.a.v)’in hoşuna gittiği için, tebessüm ederek:
“Ben de bununla emrolundum ” buyurdular.
  1. Hz. Âişe (r.anhâ)’den rivâyet edilmiştir.
Hz. Âişe anlatıyor: “Üzerimizden ateş yakılmayan (dolayısıyla yemek pişiremediğimiz) ay geçerdi. Yiyeceğimiz ancak hurma ve su olurdu; bir parça et getirilse ne âlâ...”[12]
îzah
îzah bölümünde de Hz. Âişe vâlidemizden gelen rivâyetleri nakledeceğiz.
  1. Bir rivâyette: Yoluna gidinceye kadar (vefatına kadar) Muhammed âilesi buğday ekmeği ile üç defa (veya üç gün üst üste) doymamıştır” demiştir. 
  2. Bir başka rivâyette şöyle demiştir: “Rûhu alınıncaya kadar, Medine’ye gelişinden îtibâren üç akşam peş peşe yiyeceğe doymamıştır.”
  3. Bir başkasında: “Resûlullah (s.a.v), rûhu kabzolununcaya kadar, Muhammed âilesi ard arda iki gün arpa ekmeğiyle karın doyurmamıştır.”
  4. Bir başkasında da şöyle demiştir: “Muhammed âilesi, bir günde iki öğün yememiştir ki, biri hurma olmasın.”
  5. Bir başkasında: Urve’ye şöyle diyordu: “Vallâhi yeğenim, ayı görürdük, sonra ayı (yeniden) görürdük, sonra ayı (yine) görürdük de (iki ayda üç hilâl) Resûlullah (s.a.v)’in evlerinde ateş yanmazdı.
 
“Ne ile geçinirdiniz?” dedim. “İki siyah yiyecekle: Hurma ve su” dedi. “Ancak Resûlullah (s.a.v)’in ensârî komşuları vardı, onların da develeri... Resûlullah (s.a.v)’e sütlerinden yolluyorlardı o da bize içiriyordu.”
  1. Müslim’de şöyle anlatılmıştır:
“Resûlullah (s.a.v) ekmeğe ve zeytinyağına bir günde iki defa doymadan vefat etti.”[13]
 
  1. Mesruk anlatıyor: Hz. Âişe’nin yanma vardım. Beni yemeğe çağırdı ve şöyle dedi:
“Yemeğe doyup ağlamak istemeyeyim de ağlamayayım (mümkün mü?).” (Yâni mutlaka ağlarım.)
“Niçin” dedim.
“Resûlullah (s.a.v)’in dünyâdan ayrıldığı hâli hatırlıyorum. Vallâhi, bir günde ekmek ve etle kamını iki defa doyurmadı.

 
  1. Abdullah İbn-i Abbas (r.a)’dan şu şekilde rivâyet edilmiştir:
İbn-i Abbas (r.a) şöyle anlatıyor: “Resûlullah (s.a.v) âilesi, akşam yemeği bulamadan peş peşe aç olarak geceliyordu. Genellikle ekmekleri arpa ekmeği idi.”[14]
Bu konunun en yakın ve en kıymetli şâhidlerinden bulunan Hz. Âişe (r.anhâ) vâlidemizden yine bâzı nakiller yapacağız.
11) Hz. Âişe (r.a) der ki: “Resûlullah (s.a.v) Medîne’ye hicretinden vefâtı zamanına kadar, onun âilesi üç gün arka arkaya buğday ekmeğinden kamım doyurmadı.”
  1. Hz. Âişe (r.anhâ) der ki: “Hz. Muhammed’in (s.a.v) hânedânı, bir günde iki öğün yemek yemedi. Muhakkak bunun birisi hurma idi.”
  2. Hz. Âişe (r.anhâ) buyurur ki: “Ay gelir geçerdi de evimizde yemek pişirecek ateş yanmazdı. Yalnız hurma ve su ile gıdâlanırdık. Meğer ki bize bir miktar et hediye edilmiş ola.” 
  3. Yine Hz. Âişe (r.anhâ) vâlidemiz hemşîre-zâdesi (kardeşinin oğlu) Urve’ye:
“Ey kardeşim oğlu! Biz peygamber âilesi iki ay içinde üç hilâl görürdük de Peygamber (s.a.v)’in hânelerinde bir ateş yanmazdı” demişti. Urve (r.a): Teyzeciğim ya sizi ne yaşatırdı? Diye sorunca da: Hurma ile su! Diye cevap vermiş ve: Şu kadar ki, Resûlullah (s.a.v)’in Ensar’dan komşuları vardı. Bu komşuların da sağmal develeri vardı. Bu sağmallardan sağıp, geri vermek üzere bize verirlerdi. Biz de sağar iâde ederdik, demiştir.
 
  1. Mâlik b. Dinar (r.a) anlatıyor:
“Resûl-i Ekrem (s.a.v) ekmekten ve etten hiçbir zaman doymadılar (yâni doyasıya yemediler). Ancak toplulukla berâber et yerlerdi.” Doymaktan kasıt; mîdenin üçte birini boş bırakmaktır.
Musannif Tirmizî (r.a)’in Ebû Hureyre ve Mâlik b. Dinar (r.anhümâ)’nın rivâyet ettikleri hadîsleri anlatmaktan gâyesi; Resûlullah (s.a.v) ve ashâbm fakirliği seçip, dünyâlık toplamaktan sakındıklarım anlatmaktır. Bundan kasıt da şudur:
Resûlullah (s.a.v) Efendimize arz edildi ki: “Batha Vâdisi altın olsun, dilediğin gibi kullan. Ondan dolayı hesab ve suâl de olmayacak” denildiği halde Allah Resûlü (s.a.v) fakirliği tercih buyurdular.
Bu durum karşısında, Resûlullah (s.a.v) Efendimiz dünyâlık toplamadığı için, onu fakir zannetmek doğru değildir, çok yanlış bir düşüncedir. O (s.a.v) dünyâ metâına hiçbir zaman, hiç önem vermemiştir. O (s.a.v) âlemlere rahmettir, Allâh’u Zül Celâl ve’l Kemâl Hazretlerinin Habîb-i Edîbidir, on sekiz bin âlem onun için yaratılmış, adına levlâk okunmuştur. Hiç o (s.a.v) fakir olur mu? Elbette olmaz ve elbette fakir değildir. Şu içinde bulunduğumuz zamanda, Muhammed ümmeti için helâlinden zengin olmak daha iyidir. Bu mevzûda hadîsler vardır. Resûlullah (s.a.v): “Şimdi ümmetim için fakirlik daha iyidir, Fakat âhir zamanda zenginlik daha hayırlıdır” buyurmuştur. Zîrâ bu zaman, eski zamanlar gibi değildir! Müslümanlarda yardımlaşma hissi âdeta ölmüştür; fakir müslümana kimse yardım eli uzatmamakta, farz olan zekâtı bile doğru dürüst vermemektedir, yazık ki. Allah (c.c) yâr ve yardımcımız olsun.[15]
16) Ebû Hureyre (r.a)’den şöyle dediği rivâyet edilmiştir: Hurma toplandığı sırada Resûlullah (s.a.v)’e sadaka hurma getirildi: Şu biri bizzat hurmasıyla gelirdi. O biri de hurmasından gönderirdi. Bu hurmalar Resûlullah (s.a.v)’in yanında bir harman, bir tınas olurdu.
  1. Bir keresinde Haşan ve Hüseyin (r.anhüma) bu hurmalarla oynarken, çoçuklardan biri (Haşan İbn-i Ali), ansızın bu sadaka hurmasından bir hurma alıp ağzına koydu. Resûlullah (s.a.v) çoçuğa şöyle bir baktı. Zeki çoçuk hemen hurmayı ağzından çıkardı. Sonra Resûlullah (s.a.v):
 “Sen, Muhammedi'in ehl-i beytinin sadaka malı yemediklerini bilmez misin?" buyurdu.
îzah
Bu hadîs-i şerîf pek çok sahabî tarafından rivâyet edilmiştir, rivâyet yollan da pek çoktur. Hepsinin müştereken ifâde ettikleri hüküm, Resûl-i Ekrem (s.a.v)’in ve ehl-i beytinin sadakadan memnûiyetidir. Sadakanın yasak olmasıdır.
En çok rivâyet edilen cihet: “Resûl-i Ekrem (s.a.v)’e takdîm edilen her şey sadaka mıdır, yoksa hediye midir? diye araştırmaları ve sadakadır denilirse yemeyip, hediyedir denilen şeyleri yemeleri tarzındadır.
Bu husustaki perhizkârlığını ifâde eden bir hadîsi Müslim rivâyet ediyor ki, meâli şöyledir:
“Vallâhi, çok olur ki, ehl-i beytimin yanına dönüp geldiğimde evimin şurasına, burasına veya yatağıma düşmüş bir hurma bulurum. Alır yemek için ağzıma götürürüm. Sonra sadaka malından olmasından korkarak bırakırım. ”
Taberânî rivâyeti de şöyledir: Nebî (s.a.v)’in bir kere evine sadaka girmişti. Yanında Haşan (r.a) vardı. Çoçuk hurma yığınından bir tâne alıp ağzına koydu. Hemen Resûlullah (s.a.v) mübârek parmağını çocuğun ağzına sokarak hurmayı ağzından çıkardı. Sonra da: "Biz ehl-i beytiz, bize sadaka helâl değildir ” buyurdu.
Hadîsin sonunda: “Sen Al-i Muhammed’in sadaka yemediklerini bilmiyor musun?" cümlesindeki Âl-i Muhammed İmam Ebû Hanîfe (r.a) ve İmam Mâlik’e göre, özellikle Hâşimoğullandır.
Hâşim, Hazret-i Resûl’ün ecdâd-ı ki ramından ikinci ceddidir. Birinci ceddi olan Abdü’l-Muttalib’in babasıdır. Üçüncü büyük büyük babası olan Abd-i Menâfin da oğludur.
Ebû Hanîfe ile Mâlik’in özellikle Âl-i Muhammed’dir, dedikleri Hâşimoğulları: Ali, Abbas, Câfer, Akîl, Hâris İbn-i Abdul-Muttalib evladlarıdır.
“Sadakanın (zekâtın) ÂI-i Muhammed (s.a.v)’e haram olduğuna bu hadîs açıkça delalet eder. İmam Ebû Hânife (r.a)’ın ve İmam Şafiî (r.a)’nin mezhebleri böyledir” deniliyor.
Hanefî’ye göre; ‘‘her kavmin köleleri o kavmin şerefini taşır” hadîsi hükmünce Hâşimîlerin (Âl-i Resûl’ün), esir ve câriyelerine dahi sadaka, zekât verilmez.
Resûl-i Ekrem (s.a.v) sadakayı insanların kiri addetmiştir. Bu kirden kendi hânedânının münezzeh yaşamalarını istiyordu. Her sözünde büyük bir hikmet, her re’yinde (görüşünde) yüksek bir ferâset ve isâbet, her fiil ve hareketinde derin bir siyâset ve maksâdı içine almış olan Hakîm-i Enbiyâ (a.s.v) Efendimiz, zekât malını

kir addederek kendi hanedânının halk kazancından, halkın sırtından geçinerek yaşamalarını istemiyordu.
O (s.a.v) biliyordu ki, yaktığı hidâyet meş’alesi insanlığı tenvîr ettikçe, bunun pek tabii ve çok büyük olan minnettarlığından evlâd ve ahfâdı istifâde yoluna gideceklerdi. Koyduğu mâlî vecîbelerden ilk önce kendileri istifâde etmek isteyeceklerdi. Halbuki yegâne fazîlet ve ferâgat örneği olan Peygamberimiz (s.a.v) bu irşâd ve hidâyetine karşılık, insanlardan ne kendisinin ne ehl-i beyt ve ahfâdının hiçbir maddî mükâfaat ve menfaat görmelerini istemiyordu.
O (s.a.v), yalnız Cenâb-ı Hakk’ın: "De ki: Ben bu tebliğimden dolayı, sizden akrabalıkta sevgiden başka bir ücret istemem..."[16] emri ve öğretisi ile bu irşâd ve hidâyetinin mükâfaatı olarak, yalnız Allah (c.c) ve Resûlüne (s.a.v) karşı samîmi bir sevgi ve saygı istiyordu.
  1. Muhammed İbn-i Sîrin (r.a) anlatıyor: Biz Ebû Hureyre (r.a)’m yanındaydık. Onun üzerinde iki keten elbise vardı. Onlardan birisiyle burnunu sildi ve şöyle dedi:
“Peh, peh (ne hoş) artık Ebû Hüreyre burnunu keten beziyle siliyor. Ben kendimi, mescidde Resûlullah (s.a.v)’in minberi ile Hz. Âişe (r.a)’nm hücresi arasında, secde eder gibi yere kapanmış görür gibiyim. O anda birisi yanıma gelseydi, beni saralı (deli) zannedip, ayağını boynumun üzerine koyacaktı. Halbuki ben deli ve saralı değildim, benim o hâlim açlıktan dolayı idi.
Ebû Hüreyre (r.a) Hazretleri “Ashâb-ı Suffa”dan idi. Sonradan böyle iki kırmızı keten elbise giymiş, fakat kendisini ehl-i dünyâ zannederek önceki fakirliğini anlatmıştır. Dünyâ sözünü küçümsemek için de, o iki elbiseden birine burnunu silmiştir.
İbn-i Hıbbân (r.a) şöyle rivâyet ediyor: Ebû Hureyre (r.a) buyuruyor ki: “Üç gün hiçbir şey yemedim. Açlıktan hareketsiz kaldım. Çocuklar, Ebû Hureyre’nin saraya tutulduğunu zannederlerdi. Resûlullah (s.a.v), Ashâb-ı Suffa için bir kâse tirid getirdiler. Onlar yemeye başladılar, ben de beni dâvet ederler diye kendimi gösterdim. Fakat ben kımıldayıncaya kadar Ashâb-ı Kirâm kalktılar. Kâsede bir şey kalmamıştı, ancak kenarında tiridin bulaşığı kalmıştı.
Allah Resûlü (s.a.v) beni gördüğünde, parmaklarıyla kâseden bir lokma kadar tirid topladılar, o lokmayı mübârek parmaklarıyla bana yedirip “Bismillâh ile ye” buyurdular. Allah adına yemin ederim, o lokmayı yemekle, istediğim gibi doydum.[17]

-----------------
[1] Buhârî, el-Câmi'us-Sahîh, 8/179
[6] İbn-i Sa'd, Tabâkat, 1/408-409: Nesâî, Sünen, 8/263
[4] Cem'ul-Vesâil, s.432: Hüsâmeddîn Nakşibendî, Şerh-i Şemâil, s.297
[5] Ebû Nuaym, Hilyet'ül-Evliyâ, 3/53,109
[3] Buharî, el-Cami'us-Sahîh, 8/179-181
[2] İbn-i Sa'd, Tabâkat, 1/400
[7] Ali el-Kârî, Cem'ul-Vesâil, s.534: ibn-i Sa'd, Tabâkat, 1/402
[8] İbn-i Sa'd, Tabâkat, 1/409
[9] Bıhârî, Edebü'l-Müfred, s.52
[10] İbn-i Sa'd, Tabâkat, 1/406
[11] Buhârî, el-Cami'us-Sahîh, 4/212
[12] Buhârî (11/282)81: Müslim(4/2283)
[13] Müslim (4/2283)53
[14] Tirmizî(4/580)37
[15] s.102
[16] Şûrâ, 42/23
[17] Tirmizî, s.101

Kaynak: Şemail-i Şerif Kitabı (Şahver Çelikoğlu)
Etiketler:
Geri Bildirim!