"(Resûlüm! Onlara) öğüt ver (ve uyar). Sen ancak bir öğüt verici (ve uyarıcı)sın. 88/21 "
Ana Sayfa   >   Siyer   >   Hayatı   >   Nübüvvet Öncesi
Hz. Muhammed (s.a.s)'in Doğumu, Çocukluğu ve Gençliği
30/11/-0001
1.      HZ. MUHAMMED’İN DOĞUMU, ÇOCUKLUĞU, GENÇLİĞİ:
               İnsanlığı hakka ve hakikate sevk edip dünya ve ahiret saadetlerini sağlamak üzere Allah-ü Teâlâ tarafından gönderilen peygamberlerin sonuncusu, âlemlere rahmet Peygamber Efendimiz, üzerinde ittifak edilen 20 Nisan (12 Rabiülevvel) 571 Pazartesi günü Mekke'de doğdu. Kadim İslâm tarihi kaynakları, Hz. Peygamber(sas)'in nesebini ta Hz. Adem'e kadar sıralanan Şecere tabloları ile belirlemişlerdir. Bu kaynaklarda Hz. Peygamber(sas)'in yirminci göbekten atası olan Adnan'a kadar ittifak edilmiş, ancak Adnan'dan sonra verilen isimlerde bazı farklılıklar ortaya çıkmıştır. Bu ihtilafa rağmen O'nun Hz. İbrahim'in oğlu Hz. İsmail soyundan olduğunda şüphe yoktur. Buna göre Adnan'a kadar Rasûlullah(sas)'ın şeceresi şöylece sıralanmaktadır: Muhammed b. Abdullah b. Abdülmuttalib b. Hâşim b. Abdümenâf b. Kusayy b. Kilâb b. Mürre b. Ka'b b. Lüeyy b. Gâlib b. Fihr b. Mâlik b. En-Nadr b. Kinâne b. Huzeyme b. Müdrike b. İlyas b. Mudar b. Nizâr b. Me'add b. Adnan.[1]
               Hz. Muhammed(sas)’in babası Abdullah, akranları arasında güzelliği ve insani özellikleri ile öne çıkan, çok beğenilen bir gençti. Dedesi Abdülmuttalib, Zemzem Kuyusu’nu yeniden ortaya çıkarıp onardığı sırada Kureyş’in bir kısım eşrafı tarafından, erkek evladının azlığından dolayı tehdit ve rencide edilince on oğlu olduğu takdirde birini kurban etmeyi adamıştı. Erkek çocukları söylediği rakamı bulup, çocuklar gelişince, unuttuğu adağı rüyasında kendisine hatırlatıldı. Çocuklarının arasında çektiği kura, o esnada en küçük oğlu Abdullah’a çıkınca onu kurban etmeye karar verdi ise de buna başta kızları olmak üzere pek çok kimse karşı çıkarak itiraz etmişler ve adağının yerine gelmesi için kurban kesmesini önermişlerdi. 10-20-50 derken nihayet Abdülmuttalib tarafından oğlunun yerine 100 deve kurban edilmiş ve adağının gerçekleştiği yine rüya yoluyla kendisine bildirilmişti. Bundan dolayıdır ki Hz. Peygamber(sas), hem bu olayı hem de büyük ceddi Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’i kastederek, “Ben iki kurbanlığın çocuğuyum” demiştir.
               Abdullah on sekiz yaşlarında iken, Kureyş’in ileri gelen kabile reislerinden Vehb b. Abdülmenaf’ın kızı Âmine ile evlenmiştir. Yaygın olan rivayete göre Abdullah, Hz. Peygamber(sas)'in doğumundan iki ay kadar önce, ticaret için gittiği Suriye’den dönerken Yesrib’e (Medine) uğramış ve orada hastalanarak vefat etmiştir.
               Kadim İslam kaynaklarında Hz. Peygamber(sas)’in ana rahminden doğumuna kadar geçen sürede bir takım olağan dışı olayların vuku bulduğuna dair rivayetler bulunmaktadır. Doğacak çocuğunun önemli bir insan olduğunun, ona Muhammed veya Ahmed adını vermesinin Âmine’ye telkin edildiği belirtilmektedir. Doğum sırasında diğer anneler gibi doğum sancısı çekmeyen Âmine, doğumu, kayınbabası Abdülmuttalib’e müjdeci göndererek haberdar eder. Haberi alan Abdulmuttalib torununun doğumu şerefine bir ziyafet verir ve ona Muhammed adını verir. Rivayetlerde Hz. Peygamber(sas)’in sünnetli olarak doğduğu da yer almaktadır.  
               O sıralarda Mekke eşrafı, Mekke havasını yeni doğmuş çocuklarının gelişmesine ve sağlıklarına zararlı görüyorlar, ayrıca açık ve edebi yönü ağırlıklı Arap diline önem veren Mekkeliler, Hac münasebetiyle her yöreden gelen insanlar nedeniyle Mekke’de kullanılmakta olan saf Arap dilinin yabancı tesirler altında kalarak bozulduğunu düşünüyorlardı. Bu nedenle de çocuklarını Mekke dışında çöllerde yaşayan, Arapçanın en saf ve duru haliyle konuşulduğu kabilelerden sütannelerine vererek çocuklarının hem iklim olarak daha uygun bir ortamda yetişmesine hem de dil öğrendikleri ilk yıllarında saf Arap diline vakıf olmalarını sağlamayı adet haline getirmişlerdi. 
               Mekke eşrafı arasında yerleşmiş olan bu adet, Hz. Peygamber(sas) için de uygulandı. Annesi Âmine tarafından ancak bir kaç kez emzirilen Hz. Peygamber(sas), asıl sütanneye verilinceye kadar amcası Ebu Leheb'in cariyesi Süveybe tarafından emzirildi. Daha sonra Mekke'ye komşu çöllerde yaşayan Hevâzin kabilesi kollarından Benû Sa'd'a mensup Halîme bint Ebî Züeyb, ikibuçuk yıl kadar bir süre Hz. Peygamber'e süt emzirmiştir.[2]
                 Doğumundan itibaren iki buçuk yılını sütannesi, sütbabası ve sütkardeşleri Abdullah, Üneyse ve Şeyma ile geçiren Hz. Peygamber, ailesine teslim edilmek üzere Mekke’ye götürüldü. Ancak annesi, çöl havasının oğluna yaradığını görmüş, bazı rivayetlere göre de o sırada Mekke’de veba salgını bulunduğundan, onun bir müddet daha süt ailesinin yanında kalmasını istemişti.
                  Kaynaklarda, Hz. Muhammed(sas)’in dört veya beş yaşına kadar sütannesinin yanında kaldığı, bu süre içerisinde de sütanne Halime ve ailesinin her bakımdan bolluğa kavuştukları, bundan başka olağan üstü bazı olaylarla vakıf oldukları kaydedilmektedir.[1] Bu olaylardan en önemlisi de siyer-i Nebi’de Şakk-ı Sadr veya Şerhu-s Sadr diye adlandırılan olaydır. Şakk-ı Sadr teknik tabirle, Hz. Peygamber’in beşerî arzularının yok edilip üstün niteliklerle bezenmesi için Cebrail Aleyhisselâm tarafından, Hz. Peygamber’in göğsünün açılıp, biyolojik hayatın merkezi olan kalbinin üstün niteliklerle bezenmesi olayıdır ki, bundan kaynaklarda şu şekilde bahsedilmektedir:
                  Hz. Muhammed (sas) sütannesinin yanında iken, dört beş yaşlarında bir gün Cebrail Aleyhisselam veya insan şekline girmiş iki melek Hz. Peygamber(sas)’in yanına gelip göğsünü yarmış, kalbini çıkardıktan sonra ondan bir kan pıhtısı almış, ardından kalbi zemzemle yıkayıp tekrar yerine koymuş, göğsünü tekrar kapatmıştır. Bu olayın, Hz. Peygamber(sas) on yaşındayken, ilk vahiy almaya başladığı sırada Hira’da veya İsra gecesi mi’raca çıkmadan önce gerçekleştiğine dair başka rivayetler de mevcuttur. Farklı zaman dilimleri içerisinde farklı içeriklerle anlatılan rivayetler olayın, çocukluk döneminde ve mi’raç öncesi olmak üzere en az iki kere tekrarlandığı kanaatini oluşturmaktadır. Âlimler, [(Resûlüm!) Senin (Kalbine dayanıklılık ve ferahlık vermek ve hikmetle doldurmak için) göğsünü açıp genişletmedik mi?] mealindeki İnşirah suresi 1. Ayetinin de olayı işaret ettiğini belirterek, şakk-ı sadr’ın göğsün yarılıp imanla doldurulması, melekî nurların üstün gelmesi, beşerî duyguların zayıflatılması ve kalp yapısının mukaddes âlemden gelecek feyizleri kabule hazır duruma getirilmesi olduğunda ittifak etmişlerdir.[2]
Hz. Muhammed(sas) altı yaşına geldiğinde, Annesi Âmine ve cariyeleri Ümmü Eymen’le birlikte, Medine’de bulunan akrabaları olan Beni Neccar’ları ve babası Abdullah’ın kabrini ziyaret maksadıyla Yesrib’e(Medine) gittiler. Bir ay kadar sonra Mekke’ye dönüş yolunda, Yesrib’ten 190 km. kadar uzakta bulunan Ebva mevkiinde Âmine hastalanarak vefat etti ve oraya defnedildi. Cariyeleri Ümmü Eymen Hz. Muhammed(sas)’i, Mekke’ye götürerek dedesi Abdulmuttalib’e teslim etti.
Dedesi Abdulmuttalib, torunu Hz. Muhammed(sas)’e, baba ve annesinin eksikliğini hissetmemesi için gereken tüm ihtimam ve özeni gösteriyor, yanından ayırmıyor hatta Darünnedve’de katıldığı toplantılara dahi beraberinde götürüyordu. Hz. Muhammed(sas) sekiz yaşına geldiğinde, dedesi Abdulmuttalib’in vefatının ardından, dedesinin vasiyeti ile amcası Ebu Talib’in koruması altına girdi. Amcası Ebu Talib’te yeğeni Hz. Muhammed’i çocukları kadar severek onlardan ayrı tutmadı. Onun uğurlu olduğuna inanıyordu ve iyi yetişmesi için elinden gelen tüm gayreti gösterdi. Hanımı Fatıma bint Esed de onu kendi çocuklarından ayırmayarak, Hz. Muhammed(sas)’ın kendisinden ikinci annem diye bahsedecek kadar çok ihtimam göstermişti. Yetim kalan Hz. Muhammed(sas)’in bu şekilde koruma altına alınması daha sonra Kur’an-ı Kerim de Duha suresi 6. Ayeti kerimesinde “O, seni bir yetimken seçip barındırmadı mı? buyurularak hatırlatılmaktadır. Hz. Muhammed (sas)’in, kalabalık bir aileye sahip olan Ebû Tâlib’e yardım için on yaşlarında iken onun veya başkalarının koyunlarını güderek çobanlık yaptığı bilinmekte, Nübüvvetten sonra kendisine sorulan bir soru üzerine her peygamberin koyun güttüğünü ifade etmesinden de bir müddet çobanlık yaptığı da öğrenilmektedir.[3]
Hz. Muhammed(sas) dokuz veya on iki yaşında iken, Amcası Ebu Talib ile birlikte Suriye’ye giden bir ticaret kervanına katılmış, kervan Suriye topraklarında iken her zaman olduğu gibi Busra mevkiinde konaklamıştı. Rivayetlere göre kervanın konakladığı yeri görebilen manastırda bulunan ve bir din bilgini olan Rahip Bahira, her zamankinin aksine bu defa kervan kafilesi ile ilgilenmiş, kafiledeki insanları, düzenlediği ziyafete davet etmişti. Zira manastırdan kervanın konakladığı yere doğru bakarken bir bulutun kervandakilerin birini takip ederek gölgelendirdiğini, o kişi ağaç altına oturduğunda ağacın dallarını onun üzerine eğdiğini fark etmiş, kadim kitaplarda geleceği müjdelenen, beklenen insanın bu kafilede olduğunu düşünmeye başlamıştı. Kafile, yaşı küçük olduğundan Hz. Muhammed(sas)’i kervanda bırakarak manastıra ziyafete gittiler ise de Bahira, bunların yüzlerinde aradığı izleri bulamayınca geride kimse kaldı mı? diye sorunca evet cevabını alınca onun da gelmesini istedi ve kendisiyle bizzat ilgilenerek çeşitli sorular sordu, sırtını kontrol ederek orada aradığı işareti, peygamberlik mührünü gördü. Sonra da amcası Ebu Talib’e O’nun kim olduğunu sordu, yetim olduğunu öğrenince de ona iyi bakmasını, Yahudilerden korumasını tavsiye etti. Ebu Talib’te Bahira’nın tavsiyesine uyup, işini fazla uzatmadan, malını burada satıp, ticaretini daha ileri gitmeden tamamlayarak Mekke’ye geri dönme yolunu tuttu.[4]   
Cahiliyye döneminde Arap kabileleri arasında iç çatışmalar çıkmakta, kan dökülmekte ve kan davaları sürmekteydi. O dönemde Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep ayları haram aylar olarak isimlendirilip bu aylarda savaşmak haram sayılmakla birlikte bu aylar yine de çatışmalar olabilmekte ve halk arasında bu çatışmalara Ficar Savaşı denilmekte idi.
Kureyş ile Hevazin arasında böyle bir kan davası yüzünden başlayan savaş dört yıl kadar devam etmiş, savaş ve kan dökülmesi haram aylarda da devam ettiği için bu savaşa da Ficar savaşı denilmişti.
Rivayete göre Hz. Muhammed(sas), yirmi yaşlarında iken bu savaşa amcaları ile birlikte katılmış ise de kimsenin kanını dökmemiş, sadece karşı taraftan atılan okları toplayarak amcalarına vermiştir.   
Hayli uzun süren bu savaş sırasında Mekke’de asayiş tamamen bozulmuş, can ve mal güvenliği kalmamış, özellikle dışarıdan mal getiren yabancıların malları yağmalanıp gasp ediliyordu. Son kurban Yemenli tüccar, Ebu Kubeys dağına çıkarak Mekke’de bulunan bütün kabileleri yardıma çağırdı. Yemenlinin feryadı ile Peygamber(sas) Efendimizin amcası Zübeyir’in ön ayak olmasıyla Haşimoğulları, Zühreoğulları, Esedoğulları, Temimoğulları, Abdulazizoğulları gibi Kureyş ileri gelenleri bir araya gelerek Mekke’de zulmü önlemek, yerli yabancı hiç kimseye zulüm ettirmemek üzere karar aldılar ve haksızlığa uğrayanlara yardım edeceklerine yemin ettiler. Bu yemine, geçmiş zamanlarda Cürhümlüler dönemide yapılan benzer bir çalışmanın adını vererek Hılfu’l-fudul dediler. Yemenlinin gasp edilen mallarını gaspçılardan alarak geri verdiler. Peygamber(sas) Efendimiz 20 yaşında iken bu toplantıda amcaları ile beraber bu kuruluşa üye olmuş, bu cemiyet çalışmalarından son derece memnun kaldığını ifade etmişti.[5]
Mekke’de, Kureyş kabilesi mensupları genellikle ticaretle uğraşır, Ebu Talib’te kumaş ve tahıl ticareti yapardı. Ticarette ilk adımlarını amcasına yardım etmekle atmaya başlayan Peygamber (sas) Efendimiz, amcasıyla birlikte çıktığı ticaret yolculuklarına, bir müddet sonra amcası Ebu Talib yaşlandığından yalnız olarak devam etti ve Mekkeli bir tüccarla ortaklık kurdu. Bu dönemde Arabistan’ın muhtelif yerlerine, Yemen’e, hatta Habeşistan’a gittiği kaynaklarda yer almaktadır. Böylece bir taraftan ticareti öğrenirken diğer taraftan çeşitli insanları tanıyor, onların dil ve lehçelerini, dini, siyasi ve içtimai durumlarına vakıf oluyordu.[6]  
Kaynakların ittifakla belirttiğine göre Câhiliye devrinin yaygın kötülüklerinin hiçbirine bulaşmadan tertemiz bir hayat yaşayan Hz. Muhammed(sas), çevresinde iffeti, mertliği, merhameti ve hak severliğinin yanı sıra ticaret hayatında güvenilirliği, başarısı ve diğergâmlığı sebebiyle “Muhammedü’l-emîn” (el-emîn) unvanıyla tanındı, bilindi ve sevildi. Dolayısıyla Mekkeliler onunla ticaret yapmak veya onun yönetiminde bir kervan düzenlemek için tekliflerde bulunuyorlardı.[7]
Ticaretle uğraşan Hatice bint Huveylid’de bu ticari başarıları, iyi ahlakı, doğruluk ve güvenilirliği işitmiş ve göndereceği yeni ticari kervan için onu düşünmeye başlamıştı. Amcası Ebu Talib’in de yönlendirmeleriyle kervan Hz. Muhammed(sas)’e teslim edildi. Yanında Hz. Hatice’nin hizmetçilerinden Meysere olduğu halde üç ay kadar sürecek yolculuğa çıkıldı. Yolculuk boyunca kervandakiler Hz. Muhammed (sas)’i daha yakından tanıma imkânı bulmuşlar, rahip Nastura’nın bir mola yerinde Hz. Peygamber(sas)’i teşhisine şahit olmuşlardı. Rahip Nastura, Meysere’den aldığı bilgilerden sonra şöyle diyordu: “Vallahi bu ağacın altında, bu güne kadar peygamberden başkası konaklamadı. Kesinlikle o beklenen peygamber, hem de peygamberlerin sonuncusudur. Bu bizim beklediğimiz peygamberdir. O’na mutlaka göz kulak ol. Keşke ben onun peygamber olduğu zamana erişebilseydim.”[8]
Neseb olarak kendilerinden önceki nesillerde Hz. Muhammed(sas)’in nesebiyle birleşen, zengin, soylu ve dul bir hanım olan Hatice bint Huveylid, ticaretini emanet ettiği ekibin, kârlı bir yolculuğun ardından Mekke’ye dönmesinden gayet memnun kalmış, özellikle Hz. Muhammed(sas)’e güveni artmış ve ona karşı olan takdir hisleri güçlenmişti. Bu durum, Hatice bint Huveylid ve Hz. Muhammed(sas)’in evlenmeleri sonucunu getirdi.[9]
Rivayete göre Hz. Hatice aslında evvelce rüyasında Hz. Muhammed(sas)’ı rüyasında görmüş, İncil ve Tevrat okuyan, ilim sahibi, meşhur bir kâhin ve bir Hristiyan olan amcazadesi Varaka bin Nevfel’e rüyasını anlatarak tabir istemiş, Nevfel’de ona “Sen Ahir Zaman Peygamberi’nin zevcesi olacaksın” diye tabir etmişti.[10]
Tüm bunlar bir araya gelince mutlu son gerçekleşti. Hz. Muhammed(sas)’in amcalarının Hatice’yi, onun amcası Amr b. Esed’den istediler ve Hz. Hatice’nin evinde Kureyş ileri gelenleri bir araya gelerek nikâh akdi ile evlilik gerçekleşti. Nikâhtan sonra Hz. Muhammed(sas) Ebû Tâlib’in evinden Hatice’nin evine taşındı. Kayıtlar, bu evlilik sırasında kendisinin yirmi beş, Hatice’nin kırk yaşında olduğunu ve altı veya yedi çocukları olduğunu belirtmektedir.[11]  
Hz. Muhammed(sas)’in evlendikten sonra, kendisine vahy gelene kadar geçen süre için kayıtlarda çok fazla malumat olmamakla birlikte şunlar kaydedilmiştir:
Hz. Muhammed(sas), kırk yaşından önceki son yedi sekiz yıl boyunca muhtelif zamanlarda ışık ve nur gördüğünü, gaipten sesler işittiğini ayrıca kendisini bazı taşların selamladığını anlatmaktadır.[12] Ayrıca yine kayıtlar bu dönemin en önemli olayı olarak otuz beş yaşlarında iken üstlendiği şu önemli görevden bahsetmektedir.
Çeşitli sebeplerden dolayı hasar görüp yıkılmaya yüz tutmuş olan Kâbe, Miladi 605 yılında yeniden inşa edilmeye başlanmıştır. Mevcut temelden itibaren örülmekte olan duvarlar Hacer’ül Esved hizasına gelindiğinde kabileler arasında, Hacer’ül Esved’in yerine kim tarafından konulacağı hususunda tartışmalar vuku bulmuş, iş o kadar büyümüştü ki, taşı yerine koymanın kendilerine daha layık olduğundan bahisle neredeyse aralarında savaş çıkacaktı. Nihayet aralarında istişare ederlerken, Kureyş’in en yaşlısı olan Ebu Umeyye b. Mugire’nin, “Mescide şu kapıdan ilk girecek zatı hakem yapalım, aramızdaki ihtilafı halletsin” teklifini kabul ettiler. Gösterilen Beni Şeybe kapısından ilk giren Hz. Muhammed(sas) oldu. Kendisine durumu anlattıklarında, istediği bir örtünün üzerine önce taşı yerleştirdi, sonra da her kabilenin ileri gelenlerine örtünün uçlarından tutturarak kaldırttı ve taş hizasına getirildiğinde kendi elleriyle alarak yerine yerleştirdi, sonra da duvar örülmeye devam edildi.[13] 
 
 
[1] TDV İslam Ansiklopedisi c.30 s.409
[2] TDV İslam Ansiklopedisi c.38 s.310
[3] A.g.e. c.30 s.409
[4] TDV İslam Ansiklopedisi c.4 s.486
[5] Peygamberimizin Hayatı-İrfan Yücel-DİB Yayınları s.33-34
[6] TDV İslam Ansiklopedisi c.30 s.410
[7] Genç Sahabiler ve Peygamberimiz-Veysel Akkaya-Ensar Neşriyat s.27
[8] A.g.e. s.33-35
[9] TDV İslam Ansiklopedisi c.30 s.410
[10] Peygamber Efendimiz(sas)-A. Cevdet Paşa, M.Mahir İz-Erkam Matbaası s.28
[11] TDV İslam Ansiklopedisi c.30 s.410
[12] İslam Tarihi-M.Asım Köksal-Şamil Yayınevi-Mekke Devri s.111
[13] TDV İslam Ansiklopedisi c.30 s.410
 

[1] TDV İslam Ansiklopedisi c.30 s.408
[2] TDV İslam Ansiklopedisi c.30 s.409
Etiketler:
Geri Bildirim!