"(Resûlüm! Onlara) öğüt ver (ve uyar). Sen ancak bir öğüt verici (ve uyarıcı)sın. 88/21 "
4. Nisâ Sûresi (91-176)
30/11/-0001

4. Nisâ Sûresi (91-176)

Medine döneminde, hicretin dördüncü yılında nâzil olmuştur. 176 âyettir. Büyük bir kısmı kadınlar hakkında hükümler içerdiği için bu adla anılmıştır.
Rahmân ve Rahîm Allah’ın adıyla
91. Bir de hem sizden, hem de kendi kavimlerinden emin olmak isteyen diğer (münafık) kimseleri de bulacaksınız ki bunlar, ne zaman (kendi grupları tarafından) fitne çıkarmaya çağırılsalar, ‘canla başla atılırlar.’ Bu kimseler şâyet, sizden uzak durmazlar, barış teklif etmezler ve (her fırsatta size saldırmaktan) ellerini çekmezlerse, artık onları nerede bulursanız yakalayın ve öldürün. İşte onlar hakkında size apaçık bir yetki verdik.
92. Bir mü’min(in) diğer bir mü’mini, bir yanlışlık dışında, öldür(mesi düşünül)emez. Kim bir mü’mini yanlışlıkla öldürürse, mü’min bir köle azat etmesi ve (ölenin) ailesine (mirasçılarına) onlar bağışlamadıkça teslim edilecek bir diyet vermesi lazımdır. (Ölenin) yakınları sadaka olarak bağışlarlarsa o hariçtir (diyet gerekmez). Eğer (öldürülen) mü’min olduğu halde, size düşman bir kavimden ise, (öldürenin yalnız) mü’min bir köle azat etmesi gerekir.[32] Şâyet (öldürülen kimse) kendileriyle aranızda anlaşma bulunan bir kavimden ise, yine mirasçılarına teslim edilecek bir diyet vermek ve bir mü’min köle azat etmek gerekir. Kim de bunları bulamazsa, Allah’ın tevbesi(ni kabul etmesi) için birbiri ardınca iki ay oruç tutması gerekir. Allah her şeyi hakkıyla bilendir, gerçek hüküm ve hikmet sahibidir.
(İbni Abbas’dan rivayet edildiğine göre, Resûlullah (sas.) bir kavme bir seriyye göndermişti. İçlerinde Mikdad b. Esved (ra.) de vardı. O kavme vardıkları zaman oradaki insanlar kaçmış, yalnız yanında çok mal bulunan bir kişi kalmıştı (ki imanını kavminden gizliyordu). İslâm süvârileri onun yanına gelince o, şehadet ve tekbir getirmeye başladı. Fakat Mikdad (ra.) buna inanmadı, üzerine yürüyüp onu öldürdü ve mallarını aldı. Bunu doğru bulmayan arkadaşları haberi Resûlullah’a ilettiler. O da çok üzüldü ve Mikdad’ı (ra.) çağırttı. Ona, “Şehadet getiren adamı mı öldürdün, yarın kelime-i şehadetle senin durumun nasıl olacak?” buyurdu. O da, “Korktuğundan söylemişti.” dedi. Diğer bir rivayette Resûlullah (sas.), “Sen onun kalbini yarıp baktın mı?” buyurdu. Bunun üzerine bu âyet indi ve düşman kavme diyet verilmediği için yalnız bir köle azat etmesi istendi. Bilinen bir müslümanın yanlışlıkla öldürülmesi durumunda maktûlün müslüman ailesine yüz deve veya bedeli diyet ödenir, yoksa devletin ödemesi istenir. Köle azat edilir. Hiçbirine gücü yetmezse kâtil 60 gün peşpeşe oruç tutar. Devlet, suçluyu affedemez.)
93. Kim de bir mü’mini kasten öldürürse, onun cezası, içinde ebedî kalmak üzere cehennemdir. Allah ona gazap etmiş, onu lanetlemiştir. Ona büyük bir azap hazırlamıştır.
(Kasten bir mü’mini öldürmenin dünyadaki cezası kısas yani idamdır. İslâm’a göre affetme veya hafifletme ve başka cezaya çevirme yetkisi veya diyet alma hakkı yalnız maktûlün ailesine aittir; bu cezayı başka hiç bir kimse veya kurumun affetme yetkisi yoktur. Bir kâtili evine kapatıp saklayan da suçlu olur.) [bk. 2/178-179; 5/45]
94. Ey iman edenler! Allah yolunda (sefere) çıktığınız zaman (mü’mini kâfirden ayırt etmek için) her şeyi iyice araştırın. Size selam veren (müslüman olduğunu söyleyen) kimseye, dünya hayatının geçici menfaatini arayarak hemen: “Sen mü’min değilsin.” demeyin. Çünkü Allah katındaki ganimetler pek çoktur. (Unutmayın ki) önceden siz de böyle idiniz de Allah size (imanı) lütfetti. O halde iyice araştırın (sen mü’min değilsin diye peşin hüküm vermeyin). Şüphesiz ki Allah bütün yaptıklarınızdan haberdar olandır.
95. Mü’minlerden özürsüz olarak (izin alarak cihada çıkmayıp evlerinde) oturanlarla, malları ve canlarıyla Allah yolunda savaşanlar bir değildir. Allah mallarıyla ve canlarıyla savaşanları, derece bakımından oturan (savaştan geri kalan)lardan (kat kat) üstün kıldı. Bununla birlikte Allah, her birine de (sâlih kullar olmaları dolayısıyla) en güzel (şey olan cennet)i vaadetmiştir. Allah savaşanları, oturan (savaşmayan)lardan büyük bir mükâfat ile üstün kıldı.
96. (Onlara) kendi katından hem dereceler, hem de bağışlanma ve rahmet vardır. Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.
97-98. (İslâm dışı bir yerde tavizler vererek ve hiç rahatsızlık duymadan, tâğûtlarla uyum sağlayarak yerlerinde kalmakla) kendilerine yazık edenlerin canlarını melekler alırken: “(Dinde) ne haldeydiniz?” derler. (Onlar da): “Biz o yerde (baskı altında, dinin emirlerini yapamayan) çaresizlerden (ezilenlerden)dik.” derler. (Melekler): “Allah’ın yeri geniş değil miydi, oradan hicret etseydiniz ya!” derler. İşte (dünya hayatının rahatını tercih ettiklerinden dolayı) bunların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü varılacak bir yerdir! Ancak hiçbir çareye gücü yetmeyen ve (hicret için) hiçbir yol bulamayan (gerçekten) kudretsiz ve zavallı olan erkek, kadın ve çocuklar hariçtir. [krş. 16/27-29]
99. İşte bunları Allah’ın affetmesi umulur. Allah çok affedici, çok bağışlayıcıdır.
100. Kim Allah yolunda hicret ederse, yeryüzünde (gidilecek/barınacak) birçok yer ve (her türlü) genişlik bulur. Kim Allah ve Resûlü yolunda hicret ederek evinden çıkar da yolda ecel gelip kendisini yakalarsa, onun mükâfatı Allah’a aittir. Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir.
(Milâdî 622 yılında Hz. Peygamber ve ashabı Medine’ye hicret etmişler, orada yeni bir toplum ve devlet oluşturmuşlardı. Bundan böyle, küfrün ve şirkin hâkim olduğu ve İslâm’ın gereğini yaşama ve mücadelenin imkânsız olduğu zalimler diyarından hicret etmek artık farz olmuştu. Rivayet edilir ki bundan önceki 95-99. âyetler nazil olunca, Resûlullah (sas.), bunları kendileriyle birlikte hicret etmeyen Mekke’deki müslümanlara göndermişti. Onlardan Damra b. Cündeb (ra.) 98. âyeti işitince, “Vallâhi ben istisnâ edilenlerden değilim. Hem zenginim ve hem de çarem var; bu gece Mekke’de yatmam.” dedi. İhtiyardı ve gözleri de pek görmüyordu. Oğullarını ve bir kısım eşyasını alarak yola çıktı. Fakat Ten’im denilen yerde vefat etti. İşte bu âyet onun hakkında nazil oldu. İşte hayatını ve yaşam tarzını Allah’ın rızasına ve hükümlerine bağlayanlara Rabbimizin lütfu ve mükâfatı budur.)[33] [bk. 29/56; 34/31; 39/10]
101. Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman (seferîlik şartları yerine gelmişse) inkâr edenlerin fenalık yapacaklarından korkarsanız (ve korkulu olmasanız da), namazı kısalt(arak dört rekatlı farzları iki kıl)manızda size bir günah yoktur. şüphesiz ki küfre sapanlar/inkârcılar, size apaçık bir düşmandır.[34] [bk. 2/239; 4/102]
102. (Ey Resûlüm!) Sen de (cephede) içlerinde olup onlara namaz kıldırdığın zaman, onlardan bir grup seninle beraber (namaza) dursun ve silahlarını (yanlarına) alsınlar (diğer grup düşmana karşı beklesinler). (Namazda olanlar) secde ed(ip bir rekat kıl)ınca hemen arkanızda ol(up sizi gözle)sinler. Bu defa namaz kılmayan diğer grup gelsin, (ikinci rekatı) seninle beraber onlar kılsınlar, silahlarını ve (gerekli) korunma tedbirlerini de alsınlar (sonra yine her grup sıra ile, kılmadıkları bir rekatı tamamlasın)[35]. İnkâr edenler isterler ki siz silahlarınızdan ve eşyanızdan gaflet edesiniz de üzerinize (ânî) bir baskın yapsınlar. Eğer yağmur sebebiyle sıkıntı çeker veya hasta olursanız, silahlarınızı bırakmanızda size bir günah yoktur. Yine de (gerekli) korunma tedbirlerinizi alın. Allah kâfirler için rezil ve perişan edici bir azap hazırlamıştır.
103. Artık namazı bitirdiğiniz zaman ayakta iken, otururken ve yanlarınız üzerinde (uzanmış) iken Allah’ı zikredin, emniyete kavuştuğunuz zaman da namazı dosdoğru (tam) kılın. Çünkü namaz, mü’minlere vakitleri belli bir farzdır. [krş. 3/191; 10/12, 22, 23. Ayrıca beş vakit namaz vakti için bk. 11/114; 17/78-79]
104. O (düşmanlarınız olan inkârcı) toplumu aramakta (ve takip etmekte) gevşek davranmayın. Siz (yaralarınızdan) acı duyuyorsanız, elbette sizin duyduğunuz acı gibi onlar da acı duymaktadır. Halbuki siz, Allah’tan onların ummadıkları (yardım ve cennet gibi) şeyler umuyorsunuz. Allah her şeyi hakkıyla bilici, (bütün emir ve yasaklarında) mutlak hüküm ve hikmet sahibidir.
105. (Ey Muhammed!) İnsanlar arasında, Allah’ın sana bildirdiği[36] şekilde hükmetmen için (bu) Kitab’ı sana gerçeğin, hakkın ta kendisi olarak biz indirdik. (Allah’ın dinine karşı batılı savunan) hainleri(n sözlerine inanıp onları) savunucu durumda olma![37]
106. Ve Allah’tan mağfiret dile. Şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.
107. (Günah işleyerek) kendilerine hainlik edenlerden yana uğraşma/bir çaba harcama! Çünkü Allah, hainlikte ısrar eden günahkârları sevmez.
(Bu böyle olduğu gibi, Allah’a ve Peygamber’e muhalefet edenler sevilmez, günahkâr ve nankörlere de itaat edilmez.) [bk. 59/22; 76/24]
108. (Onlar) insanlardan (korkup, utanıp kötü işlerini) gizlerler de, Allah’tan (utanıp) gizlemezler (eğer korksalardı vazgeçerlerdi). Halbuki O (Allah, kendisinin) razı olmadığı sözü, onlar gece kararlaştırırlarken kendileri ile beraberdir. Allah(’ın ilmi) onların yaptıkları/yapacakları her şeyi kuşatır.
109. İşte siz, (diyelim ki) dünya hayatında o (hainlik yapan dinden sapa)nları savundunuz. Ya kıyamet günü! Allah’a karşı onları kim savunacak veya kim onlara vekil olacak?
110. Kim bir kötülük yapar, yahut (günah işleyerek) kendisine yazık eder, sonra da Allah’tan bağışlanma dilerse, Allah’ı çok bağışlayıcı, çok merhametli bulur.[38]
111. Kim bir günah kazanırsa(!), ancak kendi aleyhine kazanır. Allah (her şeyi hakkıyla) bilici, mutlak hüküm ve hikmet sahibidir.
112. Kim bir hata veya günah işler de sonra onu bir suçsuzun üzerine atarsa, elbette o, bir iftira (suçunu) ve apaçık bir günahı yüklenmiş olur.[39]
113. (Ey Resûlüm!) Eğer sana Allah’ın lütfu ve esirgemesi olmasaydı, onlardan bir grup, seni (vereceğin hükümde) saptırmayı tasarlamışlardı. Onlar, kendi nefislerinden başkasını saptıramazlar ve sana da hiçbir şekilde zarar veremezler. Allah, sana Kitab’ı (Kur’an’ı) ve hikmeti[40] indirdi ve sana (bütün bu) bilmediklerini öğretti. Sana Allah’ın lütfu (ve yardımı) çok büyüktür.
(Medine yerlilerinden olan ve müslümanlığı kabul etmiş bulunan Tu‘me b. Übeyrik (ra.) hırsızlık yapmıştı. Hakkındaki şikayet bazı delillerle tespit edilmesine rağmen, her nasılsa, insanlardan utandığından, yapmadığına yemin etmişti. Kabilesi olan Zaferoğulları o gece aralarında Tu‘me’yi savunmayı kararlaştırdılar. Sonra Resûlullah’a gelerek onu beraat ettirmek için ısrar ettiler, güvenilir kimse olduğunu söylediler. Bunun üzerine, hiçbir şey kendisinden gizli kalmayan Rabbimiz, her türlü günah işleyenlere ve günahkârlara arka çıkanlara karşı yukarıdaki (105-113) âyetlerini indirdi.)[41]
114. Onların (haince kendi aralarındaki) fısıldaşmalarının çoğunda hayır yoktur. Ancak bir sadakayı veya bir iyiliği, ya da insanların arasını düzeltmeyi emreden(in gizli konuşması) hariç. Kim de bun(lar)ı Allah’ın rızasını isteyerek yaparsa (biz) ona çok büyük bir mükâfat vereceğiz.
115. Her kim de kendisine doğru yol (İslâm) belli olduktan sonra, Resûl’e karşı tavır koyar (emirlerini beğenmez) ve (Resûlü örnek alan) mü’minlerin yolundan başkasına uyarsa, onu döndüğü (ve seçtiği o sapık)[42] yolda bırakırız. Sonra kendisini cehenneme atarız. O ne kötü bir gidiş yeridir!
116. Şüphesiz ki Allah, (zâtında, sıfatlarında ve hükmünde) kendisine ortak koşulmasını (Allah’ın hükümlerinin aksine, hüküm koyarak ilâhlaşanları) bağışlamaz, bundan başka (günahları) da dilediği kimseler için bağışlar. Kim Allah’a ortak koşarsa muhakkak ki o, (haktan) tam uzak bir sapıklığa düşmüştür. [krş. 4/48 ve açıklaması]
117. (Mekke müşrikleri Allah’ın varlığını itiraf etseler de) onu bırakıp ancak (Lât, Uzzâ ve Menât gibi) dişi (isimli tanrıça)lara tapıyorlar. (Aslında onlar,) o inatçı şeytandan başkasına tapmış olmuyorlar. [krş. 36/60]
118-119. (O şeytan) ki; Allah ona lanet etti (rahmetinden kovdu). O da şöyle dedi: “Elbette senin kullarından belirli bir pay (ve intikam) alacağım. Onları elbette saptıracağım, mutlaka boş umut (ve arzu)lara düşüreceğim. Onlara mutlaka emredeceğim (onlar da putlar için ayıracakları kurbanlık) hayvanların kulaklarını yaracaklar. (Yine) Allah’ın yarattığı (tabii şekil ve halleri)ni değiştirmelerini emredeceğim ve onlar da bunu yapacaklar.” (İyi bilin ki) kim de Allah’ı bırakıp şeytanı (ve benzerlerini) dost edinir (onun hoşlandığı şeyleri yapar)sa gerçekten o apaçık bir ziyana uğramıştır.
(Tefsirlerde yapılan açıklamalara göre, şekilce kadını erkek, erkeği kadın yapmaya çalışacaklar. Bıyıklarını ve sakallarını yolacaklar, suratlarını boyayacaklar, her iki cins de kılıklarını değiştirecekler. Organlarını yaratılış vazifelerinin dışında ve tersine kullanacaklar. Nikâhlılık yerine sefil hayatı yaşayacaklar. Güzel olsun diye vücutlarına dövme, estetik ameliyat gibi görünümlerini değiştirecek şeyler yapacaklar. Bazı kadınlar kimi yerde soyunacak veya sokaklarda yarı çıplak giyimleri ile haya ve utanma duygularını öldürecekler. DNA ile oynayıp bozarak, farklı yaratık elde etmeye çalışacaklar. Mahlûku Hâlık yerine koyacaklar, Allah’ı sever gibi onları sevecekler (2/165). Tevhidden çıkacaklar, izm’leri/ideolojileri din haline getirecekler, dinî yaşantıyı bırakıp batıl fikrin, şeytan ve tâğûtun peşinden koşacaklar. Allah’ın yaratışının değiştirilemeyeceğini ve kendilerine lanet olunduğunu bilmeyecekler.) [bk. 7/17]
120. (Şeytan,) o (kendisine dost ola)nlara söz verir ve onları boş umutlara düşürür. Şeytanın onlara söz verdiği hususlar, bir aldatmacadan başka bir şey değildir.
121. İşte onların varacakları yer cehennemdir. Oradan kaçacak bir yer de bulamazlar.
122. İman edip de sâlih amel işleyenleri de içinde ebedî olarak kalacakları, alt tarafından ırmaklar akan cennetlere koyacağız. (İşte) Allah’ın vaadi (kesin bir) gerçektir, Allah’tan daha doğru sözlü kim olabilir?
123. (Ey müslümanlar! Allah’ın vaadettiği sevaba ulaşmak) ne sizin boş umutlarınızla, ne de Ehl-i Kitab’ın boş umutlarıyladır (ancak iman ve sâlih amelledir). Kim bir kötülük yaparsa (tevbe edip bağışlanması hariç) onun (karşılığıy)la cezalanır da artık kendisine Allah’tan başka bir dost ve bir yardımcı bulamaz.[43] [bk. 4/110; 99/8]
124. Erkek ve kadından, mü’min olarak kim de sâlih ameller işlerse, işte onlar cennete girerler ve zerre kadar haksızlığa uğratılmazlar.
125. İyilik ederek/işi güzel ve doğru yaparak kendini, Allah’a teslim eden ve İbrahim’in ‘Allah’ı birleyen dinine’ uyan kimseden, din bakımından daha güzel kim vardır? Allah, İbrahim’i dost edinmiştir.
126. Göklerde ve yerde olanların hepsi Allah’ındır (siz ancak O’nun verdiği kadarına sahipsiniz). Allah(’ın ilim ve kudreti) her şeyi (çepeçevre) kuşatır. [bk. 5/120; 2/246]
(Yeryüzünde ne varsa, Allah onu hepiniz için yaratmıştır.) [bk. 2/29]
127. Senden kadınlar hakkında fetvâ isterler. De ki: “Onlar hakkında size fetvâyı Allah veriyor. (Bu da) kendilerine yazılmış olan (mirastan hakların)ı vermeyip kendileriyle evlenmeyi arzuladığınız (yahut nikâhlanmaktan kaçındığınız) yetim kadınlar ile zayıf çocuklar ve (bir de) yetimlere karşı (haklarını koruma veya vermede) adaleti yerine getirmeniz hakkında olup, Kitab’da size okunanlardır.” Her ne hayır yaparsanız şüphesiz Allah onu hakkıyla bilicidir. [bk. 2/83, 177, 220; 4/2, 4, 6, 10]
128. Eğer bir kadın, kocasının geçimsizlik ve huysuzluğundan veya (kendisinin sevimsizliğinden dolayı) yüz çevirmesinden endişe ederse (bazı fedâkârlıklar yaparak) bir anlaşma ile kendi aralarını düzeltmelerinde ikisine de bir günah yoktur. Barış (hali, geçimsizlik ve ayrılıktan) daha iyidir. Zaten nefisler kıskançlığa (bencil ve cimri davranmaya) meyillidir. (Ey erkekler!) Eğer iyi geçinir (nefislerinize uyarak kadınlara eziyet etmekten) sakınırsanız, şüphesiz ki Allah yaptıklarınızdan haberdardır (bunun karşılığını size hakkıyla verecektir).
(Evli eşler Allah’ın rızasını kazanarak huzurlu bir beraberlik için müsamahalı olmalı ve birbirine eziyetten kaçınmalıdırlar. Müslim’in rivayetinde Peygamberimiz (sas.), “Bir kimse hanımına buğzetmesin, çünkü hoşlanmadığı huyları varsa, ona karşılık memnun olacağı huyları da vardır.” buyurmuştur. Yine buyurmuştur ki: “Mü’minlerin imanca en mükemmeli ahlâkça en iyi olanıdır ve hayırlı olanınız da kadınlara hayırlı olandır.” Ayrıca kadına iffetsizlik hali ve kocasına cüretkâr tavırları dışında eziyet edilmeyeceği de bildirilmiştir. Erkeğin iffetsizlik ve çekilmez eziyetlerine karşı da kadının kocasını uyarma, hâkime ve hakemlere başvurarak boşama/boşanma hakkı vardır.) [bk. 2/229; 4/34; 60/10]
129. (Ey Kocalar!) Ne kadar arzu etseniz (ve uğraşsanız, birden fazla eş aldığınızda), kadınlar(ınız) arasında (sevgi bakımından tam) adalet sağlayamazsınız. (Eğer birden fazla hanım alma gereği ve zorunluluğu varsa) o halde (birine) tamamen yönelip diğerini muallakta (hor görerek kocasızmış) gibi bırakmayın. Eğer arayı düzeltir ve (gücünüz dâhilinde haksızlıktan) sakınırsanız, şüphesiz ki Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir.[44][bk. 4/3]
130. Eğer (karı koca artık çaresiz kalarak boşanıp) ayrılırlarsa, Allah lütfu keremi ile her birini (diğerine) muhtaç olmaktan kurtarır. Allah’ın lütfu geniştir. (O) tam hüküm ve hikmet sahibidir.
131. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi ancak Allah’ındır Andolsun ki biz, sizden önce kitap verilenlere de, size de: “Allah’tan korkun (O’nun emrine uygun yaşayın/aykırı davranmaktan sakının).” diye emrettik. Eğer küfre saparsanız (O’na zarar veremezsiniz), şüphesiz ki göklerde ve yerde ne varsa hepsi ancak Allah’ındır. Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, bütün övgülere lâyık olan O’dur.
132. Göklerde ve yerde ne varsa hepsi sadece Allah’ındır. (Güvenilecek) vekil olarak Allah yeter.
133. Ey insanlar! (Allah) dilerse, sizi giderir (yok eder ve yerinize) başkalarını getirir. Allah buna (hakkıyla) kâdirdir.
134. Kim (yalnız) dünya mükâfatını isterse, (bilsin ki) dünya ve âhiret mükâfatı Allah katındadır. Allah (her şeyi) hakkıyla işiten ve görendir.
(Gerekli aklî olgunluğa erişmiş olanlar, her iki mükâfatı da elde etmeye çalışırlar.)
135. Ey iman edenler! Kendinizin, ana babanızın veya akrabalarınızın aleyhine olsa bile, adaleti titizlikle ayakta tutan ve sırf Allah için şahitlik eden kimseler olun;[45](haklarında şahitlik ettikleriniz) ister zengin, ister fakir olsunlar. Çünkü Allah, her ikisine de (sizden) daha yakındır. Haktan ayrılarak heva ve hevesinize uymayın. Eğer (şahitlikte), dilinizi eğip büker (yalancı şahitlik eder)seniz veya (şahitlikten) kaçınırsanız, (bilin ki bu, kul hakkını ihlaldir, zulümdür.) Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.
136. Ey iman edenler! Allah’a, Resûlü’ne, indirdiği Kitab (Kur’an)’a ve daha önce indirdiği kitap(ların asılların)a (gereği gibi sebatla) iman edin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, resûllerini ve âhiret gününü (birini bile) inkâr ederse muhakkak ki o, derin bir sapıklığa düşmüş (imandan çıkmış) olur.
137. Doğrusu iman edip de sonra küfre sapanlar, sonra (yine) iman edip de sonra (tekrar) küfre sapanlar, sonra da küfürde ileri gidenler/küfür hallerini devam ettirenler var ya, Allah, onları ne bağışlar ne de (doğru) yola eriştirir.
138. (Resûlüm!) Münâfıklara, kendileri için elem verici bir azap olduğunu müjdele!
139. Onlar, inananları bırakıp da küfre sapanları/inkârcıları velî (dost ve idareci)ler edinirler. (Yoksa) izzeti (şerefi/onur ve yüceliği) onların yanında mı arıyorlar? Şüphesiz ki bütün izzet (yücelikler) Allah’a aittir.
(Şeref ve yücelik ancak, Allah’ın katında aranır ve O’na teslimiyetle elde edilir. Allah da o şeref ve yüceliği Resûlü’ne ve mü’minlere lâyık görmüştür; müşriklere, kâfirlere, münâfıklara yani İslâm’a ve müslümanlara karşı içinde sıkıntı duyan ve düşmanlık besleyenlere değil. Fakat münâfıklar buna kulak vermezler, karşılığı zillet ve azap olsa bile.) [bk. 4/115; 5/56; 9/28; 58/20; 63/8]
140. (Allah) size, Kitab(ı’n)da: “Allah’ın âyetlerinin inkâr edildiğini ve onlarla alay edildiğini işittiğiniz zaman, onlar (bu sözü bırakıp) başka bir söze dalıncaya kadar (bu sırada onlara karşı gelemezseniz, bari)[46] onlarla beraber oturmayın (böylece tepkinizi gösteriniz). Çünkü o zaman siz de onlara benzemiş olursunuz.” diye (bu âyeti) indirdi. Hiç şüphesiz Allah, münâfıkların ve inkârcıların hepsini cehennemde toplayacaktır.[47]
141. Onlar (münâfıklar), hep sizi(n başınıza bir felaket gelmesini) gözetirler. Eğer size Allah’tan bir zafer (ve ganimet nasip) olursa: “Biz de sizinle beraber değil miydik? (Bize de pay verin.)” derler. Eğer (savaşta) kâfirlere (zaferden) bir pay olursa (bu sefer onlara): “Biz size (yardım ederek) üstünlük sağlayıp sizi mü’minlerden korumadık mı? (Bize de pay verin.)” derler. Artık Allah, kıyamet gününde (onlarla sizin) aranızda hükmedecektir. Allah, kâfirlere, mü’minlerin aleyhine asla bir yol (delil) vermeyecektir.
142. Münâfıklar (kalplerinde küfrü ve düşmanlığı gizleyip dilleriyle iman ettiklerini söyleyerek güya) Allah’a hile yapmak isterler. Halbuki O, onların hilelerini başlarına geçir(ip cezalarını ver)endir. Onlar, namaza kalktıkları vakit üşene üşene kalkarlar (özen göstermezler), insanlara gösteriş yaparlar. Allah’ı da ancak pek az zikrederler (hatırlarlar).
143. Onlar (münâfıklar), mü’minlerle kâfirler arasında kararsızdırlar. Ne bunlara ne de onlara (dahil olur/bağlanırlar). Allah kimi sapıklık üzere bırakmışsa artık sen ona bir (çıkar) yol bulamazsın.
(Münâfıklar, kalben tasdik etmezler ki mü’min olsunlar. Küfürlerini açığa vurmazlar ki kâfir bilinmesinler. Onlar namaz bile kılsalar, dünyalık çıkarları içindir.)
144. Ey (hakiki) iman sahipleri! Mü’minleri bırakıp da küfre sapanları/inkârcıları/İslâm karşıtlarını velî (sırdaş ve başlarınıza idareci) edinmeyin. (Bunu yaparak) Allah yanında aleyhinize olacak (onlardan olduğunuzu gösterecek) açık bir delil mi vermek istiyorsunuz? [bk. 3/28; 5/51; 58/22]
(Kâfirlerin, müşriklerin/yahudi ve hıristiyanların, gerçek müslümanlara dost olmayacağı, müslümanların da onları dost/velî edinmemeleri gerektiği Kur’an’da sık sık zikredilmektedir. Ancak müslümanlar, zaruret hallerinde onları yönetimlerine karıştırmadan, onlarla ticaret gibi bazı konularda antlaşmalar yapabilirler. Ama münâfıkların da kâfirlerden daha tehlikeli olduğunu bilmek lazımdır.)
145. Şüphesiz münâfıklar, ateşin en aşağı tabakasındadır. Onlar için hiçbir yardımcı bulamazsın.[48]
146. Ancak tevbe edenler, hallerini düzeltenler, Allah’a (dinine) sımsıkı sarılanlar ve dinlerinde Allah için halis (ve samimi) olanlar hariçtir. İşte bunlar mü’minlerle beraberdirler. Mü’minlere de Allah çok büyük mükâfat verecektir.
147. Siz şükreder ve iman ederseniz Allah sizi ne diye azaba uğratsın! Allah şükredenlerin mükâfatını veren, her şeyi hakkıyla bilendir.[49]
148. Allah, (insanı incitecek) kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez. Ancak zulmedilenler hariç. Allah her şeyi işiten ve bilendir.
(Zulmedilenler feryat, beddua veya şikayet edebilirler.)
149. Bir hayrı açıklar veya gizlerseniz ya da bir kötülüğü affederseniz, bilin ki Allah da çok affedicidir, her şeye gücü yetendir.
150-151. Allah’ı ve peygamberlerini inkâr edenler, (Allah’a inanıp peygambere inanmamakla) Allah ile peygamberlerinin arasını ayırmak isterler ve: “Biz (peygamberlerin) bazısına inanır, bazısını da inkâr ederiz.” diyerek bu ikisi (imanla küfür) arasında bir yol tutmak isterler. İşte bu kimseler gerçekten kâfirdir. Ve biz kâfirlere rezil ve perişan edici bir azap hazırladık.
152. Allah’a ve peygamberlerine iman edip onlardan birini diğerinden ayırmayanlara gelince, onlara da, (Allah) mükâfatlarını verecektir. Allah (tevbe edip dönenleri) çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.[50]
153. (Resûlüm!) Ehl-i Kitab(’dan yahudiler) senden kendilerine gökten bir kitap indirmeni isterler (çok görme). Nitekim onlar, Musa’dan, bundan daha büyüğünü istemişlerdi de: “Allah’ı açıkça bize göster.” demişlerdi. Bunun üzerine haksızlıklarından dolayı onları yıldırım çarptı. Daha sonra kendilerine açık deliller gelmişken, buzağı(yı kafalarına uygun geldiği için ilâh) edindiler.[51] (Fakat tevbe ettikleri için) bunu da affettik. Musa’ya da açık bir hakimiyet verdik.
154. (İmanda) verdikleri sağlam söz sebebiyle (o sözde durmaları için) Tûr’u (şahitlik ve bir tehdit için) tepelerine kaldırdık ve onlara: “O (şehrin) kapı(sın)dan baş eğerek (hürmet içinde) girin.” dedik. Ve yine onlara: “Cumartesi günü (balık avlayarak hürmetsizlik edip) haddi aşmayın.” demiş ve kendilerinden ağır bir teminat almıştık. [bk. 2/93; 7/171]
155. (Fakat) verdikleri sağlam sözü (ahitlerini) bozmaları, Allah’ın âyetlerini inkâr etmeleri, peygamberleri haksız yere öldürmeleri ve: “Kalplerimiz perdelidir (bize yapılan davet boşunadır.)” demeleri sebebiyle (onları lanetledik ve başlarına belalar verdik). Hayır! (Kalpleri perdeli değil.) küfürleri sebebiyle Allah, onların (kalpleri) üzerine mühür vurmuştur. Artık (yahudiler,) pek azı hariç, iman etmezler. [bk. 5/13]
156-157. Onların (İsa’yı) inkâr etmeleri, Meryem’e (“zina etti” diye) büyük iftirada bulunmaları ve: “Allah’ın Resûlü Mesih; Meryemoğlu İsa’yı biz öldürdük.” demeleri sebebiyle (onları lanetleyip cezalandırdık). Halbuki onlar, onu ne öldürdüler ne de astılar. Fakat onlara (o sırada asıp öldürdükleri adam, tıpkı İsa’ya) benzer gösterildi. Onun hakkında anlaşmazlığa düşen (yahudi ve hıristiyan)lar bu hususta tam bir şüphe içindedirler. Tahmine uymaktan başka, onunla ilgili hiçbir (sağlam) bilgileri yoktur ve onu kesinlikle öldürmediler. (Zaten kesin öldürdüklerini de bilmiyorlar.)
158. Bunun aksine Allah onu (İsa’yı) kendisine yükseltti (ve korudu). Allah mutlak galip, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir.
(3/55 ile 5/117. âyetler ve açıklamalarında geçtiği üzere ‘müteveffîke’ kelimesini çoğu müfessirler, ‘kâbiduke’ (o anda seni çekip alacağım) anlamında almışlardır. Ölüm anlamında ise mecâzen kullanılmıştır. Çünkü aynı kelime, 6/60. âyette uyutma anlamında kullanılmıştır. Ölümün tam karşılığı ise ‘mevt’tir (39/42). Yukarıdaki âyetlerde geçtiği üzere Hz. İsa, Allah tarafından öldürülmüş olsaydı, o andaki “ref” (kaldırma) kelimesinin bir anlamı olmazdı. Bu kelime bazılarının dediği gibi “mânevî yükselme” anlamına gelmez. Yukarı kaldırma işi nasıl olursa olsun meydana gelmiştir. Mühim olan şudur ki yahudiler O’nu ne öldürdüler ne de astılar.)
159. Ehl-i Kitab’dan olup da ölümünden önce (ölüm anında) O’na iman etmeyecek kimse yoktur.[52] O da kıyamet gününde onların aleyhine şahit olacaktır.
160-161. Yahudilerin (bir kısmının) zulümleri ve birçok kimseyi Allah yolundan alıkoymaları, (Tevrat’ta) men edildikleri halde faiz almaları ve haksız yere halkın mallarını yemeleri yüzünden, biz (vaktiyle) kendilerine helal kılınmış olan birçok iyi ve güzel şeyleri onlara haram kıldık. İçlerinden küfre sapanlara da çok acıklı bir azap hazırladık. [bk. 6/146]
162. Fakat o (Ehl-i Kitab olan) kimselerden ilimde ileri gitmiş olanlar ve mü’minler, sana indirilen (Kur’an’)a da, senden önce indirilen (kitaplar)a da iman ederler. (Onlar) namazı dosdoğru kılanlar, zekâtı verenler, Allah’a ve âhiret gününe inananlardır. İşte onlara büyük bir mükâfat vereceğiz. [krş. 2/121]
163. Biz Nuh’a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi, (Resûlüm!) şüphesiz sana da vahyettik. Nitekim İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a, torunlar(ın)a, İsa’ya, Eyyüb’e, Yunus’a, Harun ve Süleyman’a da vahyetmiş,[53] Davud’a da Zebur’u vermiştik.
164. Bundan önce sana (haberini) anlattığımız bir kısım peygamberler ve sana anlatmadığımız daha nice peygamberleri de (gönderdik).[54] Ve Allah Musa’ya (hâtiften ilâhî kelâmla) hitap edip konuştu (emirlerini bildirdi). [bk. 7/144; 40/78. krş. 4/126]
165. (Biz) Resûlleri, (rahmetle) müjdeleyici ve (azaba karşı) uyarıcı olarak (gönderdik) ki (bu) resûllerden sonra insanların (âhirette) Allah’a karşı (bizi imana çağıran olmadı diye) hiçbir delil (ve bahane)leri kalmasın. Allah mutlak galip, mutlak hüküm ve hikmet sahibidir.
166. Fakat Allah, sana gönderdiği (Kur’an) ile şehadet eder ki onu kendi (ezelî) ilmi ile indirmiştir. Melekler de şahitlik eder. Zaten şahit olarak Allah kâfîdir.
167. Doğrusu (sana gelen âyetleri tanımayıp) küfre sapanlar ve Allah yolundan (insanları) men edenler, elbette derin bir sapıklıkla sapmışlardır.
(İnsanları Allah yolundan men edenlere gelince; onlar, ancak maddeye tapan ve Allah’a ortak koşan kişilerdir. Onlar, Allah’ı gizli veya açıktan inkâr ettikleri ya da imanlarında samimi olmadıkları için, insanları O’nun yolundan çevirir ve O’nun emirlerini uygulamalarına çeşitli şekillerde engel olurlar. Buna karşılık yaptıkları işler elbette Allah yanında boşa gitmiş olacaktır.) [bk. 47/1, 32, 34]
168. Şüphesiz, inkâr eden/küfre sapan ve zulmedenleri, Allah ne bağışlayacak, ne de başka bir yola iletecektir.
169. Ancak içinde ebedî kalacakları cehennem yoluna (iletecektir). Bu da Allah’a (göre) çok kolaydır.
170. Ey insanlar! Resûl size Rabbinizden gerçeği (Kur’an’ı) getirdi. Kendi faydanıza olarak (ona) iman edin. Eğer küfre saparsanız (bilin ki) göklerde ve yerde olanların hepsi Allah’ındır (O’nun sizin inanmanıza ihtiyacı yoktur). Allah her şeyi bilendir, mutlak hüküm ve hikmet sahibidir.
171. Ey Ehl-i Kitab! Dininizde taşkınlık etmeyin. Allah hakkında gerçek olandan başkasını söylemeyin. Meryemoğlu İsa Mesih ancak, Allah’ın Resûlü ve Meryem’e ulaştırdığı “ol” kelimesi(nin eseri) ve (Cebrail ile) O’nun tarafından gönderilmiş bir ruhtur. Allah’a ve resûllerine inanın, “(Allah) üçtür.” demeyin, kendi faydanıza olarak buna son verin. Allah bir tek ilâhtır. O, çocuğu olmaktan tamamen uzaktır (münezzehtir), O’nun şânı yücedir. Göklerde ve yerde olanların hepsi O’nundur. Vekil olarak Allah kâfîdir.[55]
172. Mesih (İsa) da, (Allah’a) en yakın melekler de, Allah’a kulluk yapmaktan asla çekinmez(ler). Kim O’na kulluktan kaçınır ve büyüklük taslarsa (bilsin ki Allah, âhirette) onların hepsini huzurunda toplayacak (hesaba çekecek)tir.
173. İman edip sâlih ameller işleyenlere gelince; (Allah) onlara mükâfatlarını eksiksiz verecek ve kendi lütfundan (daha da) artıracaktır. (Kendisine kulluktan) çekinenlere ve büyüklük taslayanlara ise acıklı bir azap ile azap edecektir. Onlar, kendilerine Allah’tan başka bir dost ve bir yardımcı bulamayacaklardır.
174. Ey insanlar! Muhakkak ki size Rabbinizden bir delil (olarak mucizelerle Muhammed) geldi ve size apaçık bir nur (olarak Kur’an’ı) indirdik.
175. İşte Allah’a inanan ve O’(nun Kur’an’daki buyrukları)na tam sarılanları; (Allah) kendi katından bir rahmet ve lütuf içine (cennete) koyacak ve onları, (sonu) kendisine ulaşan doğru bir yol (İslâm’)a iletecektir.
176. (Ey Resûl!) Senden (mirasta) fetvâ isterler. De ki: “Allah ‘kelâle’ (babası ve çocuğu olmayıp kardeşlerini mirasçı bırakan) hakkında (şöyle) fetvâ veriyor: Eğer çocuğu (ve babası) olmayıp da bir kız kardeşi olan bir erkek ölürse, bıraktığının yarısı onundur.[56] Eğer mirasçı erkek kardeş ise, çocuksuz (ve babasız ölen) kız kardeşine (tamamen) vâris olur. Eğer (kelâle olarak ölenin) iki (veya daha fazla) kız kardeşi varsa, bıraktığının üçte ikisi onlarındır.[57] Eğer (bu kalanlar) erkek ve kız kardeşler (olarak karışık) iseler, o zaman bir erkeğe iki kadının payı kadar (pay) verilir. Şaşırıp sapmayasınız diye Allah size (hükmünü) açıklıyor. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” [krş. 4/11]
Etiketler:
Geri Bildirim!