"(Resûlüm! Onlara) öğüt ver (ve uyar). Sen ancak bir öğüt verici (ve uyarıcı)sın. 88/21 "
Hz.Ömer (r.a.)
TASAVVUFİ VE EDEBİ ESERLERDE HZ. ÖMER

Hz. Ömer gibi bir zat-ı şahaneyi anarak bunca zaman dilimizi, dimağımızı, ruhumuzu ve zamanımızı şereflendirdik. Onun gazapla başlayan yumuşaklık ve hilm ile neticelenen seyr-i seferine seyirci olarak olsun iştirak etmek ibretler ve derslerle bezenmiş ikramlara; şecaat ve cesaret manzaraları ile örülmüş tabloları, kudret ve adaletin muhteşem uyumunu müşahedeye; iman ve ihlâsın biçim verdiği, ibadet ve kulluğun planladığı bir hayatı görmeye, hissetmeye vesiledir. Hz. Faruk’un hayatından bir tek an bile halisane Müslümanların hayranlığını mucibtir.

Hasisler ona öykünmeli, isteyiciler ondan medet ummalı, mübtelalar ona bağlanmalı, hırsızlar ondan nemalanmalı ki Hz. Ömer adaletine vursalar da cennete nail olsunlar.

Gözün gözü görmediği Arabistan gecelerinde, uyulduğu takdirde yön bulduran yıldızların en parlağı Ebu Bekir Efendimiz ise Hz. Ömer ikincisidir. O ikisi İslam’ın her anında yan yana ve omuz omuzadır. Birbirleriyle yarışmış ama çekişmemiş, tartışmış ama ayrılığa düşmemişlerdir.

Hz. Ömer bir teslimiyet ve itaat timsalidir. Hangi fikrî ve imanî bunalıma düşerse düşsün itaat ve teslimiyet ipine sarılarak kurtulmasını bilmiştir. O dört başı mamur bir Müslüman, her çalkantıyı yaşamış bir deniz, durulmasını bilmiş bir ummandır.

Onu anlatmakla diller yorulmaz, gönüller usanmaz. Her cümlenin takip edeni merak edilir, diller susmasın, zaman dolmasın istenir. Onun hayatını hikâye edenlerin “tamam oldu, nihayet buldu” cümlesi acziyetin itirafıdır. Onun için söylenen sözler hep yarım ve noksan kalmıştır.

Hatıralarına dair manzaralar o kadar canlıdır ki sarığının kenarlarından taşan seyrek kınalı saçları, sarıya boyalı şaşırtıcı sakalı, esmer teni, gök gürültüsünü andıran sesi, belinde kırbacı, uzun ama çok uzun boyuyla çıkıp geliverecek gibidir. Dünyadan ayrılışı, üzerinden geçen bunca zamana rağmen “Ömer olsa da şaşmaz adaletiyle dünyayı ıslah ediverse” niyazını unutturmamıştır.

Dört Büyük Halife’nin hayatını anlatmaya teşebbüs ettiğimiz programımızın Hz. Ömer ile ilgili bu son bölümünde onun tasavvuftaki yerini ve edebiyatımızda ele alınış biçimini anlatmaya çalışacağız.
İlk devirlerde zühdi bir hayat tarzı olarak başlayan tasavvuf, İslam ruhunun gerçek canlılığının ve tazeliğinin bir devamı niteliğinde gelişmiştir[1]. Müslümanlar zaman içinde ashabın büyüklerini özellikle dört büyük halifeyi silsilelerinin başına yerleştirmiş ve tariklerinin piri kabul etmişlerdi.

Sıddıkiyye, Osmaniyye, Aleviyye ve Hz. Ömer’e nisbet edilen Ömeriyye isimlerini taşıyan ana tarikatler ortaya çıkmıştır.[2] Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ali’ye nisbet edilenler yaşayabilmiş, Hz. Ömer ve Hz. Osman’a nisbet edilen tarikatlerin zaman içinde ortadan kalktığı düşünülmektedir. Harrâziyye, Hatıriyye,  Aşkiyye ve hatta Kübreviyye Tarikatının Ömeriyye yolunun şubeleri olduğu belirtilmektedir. [3]
Hz. Ömer’e nisbet edilen tarikatlerde, “Faruk'un hırkası” anlamına gelen Hırka-ı Faruk tamlaması kullanılır. Tarikatlerde bir mertebeye yahut mükâfata işaret olmak üzere müride, mürşidinin giydirdiği hırka veya abaya bu isim verilir[4].

Son devrin büyük alim ve mutasavvıflarından Mehmed Zahid Kotku Rh.a hocamız yazmış olduğu 5 ciltlik Tasavvufi Ahlak isimli eserinin 3. Cildinde uzun uzun Allah korkusundan bahseder. Her cebbarı sindiren, her kahramanı titreten Allah korkusuna hiç korku tanımayan Hz. Ömer’i örnek gösterir.
“Hz. Ömer radıyallâhu anh, Kur’an’dan bir âyet işittikleri vakit bayılarak yere düşerlermiş ve bu hastalığından nâşi dostları ziyaretine gelirlermiş. Bir gün yerden bir saman çöpü alarak; “Keşke ben de böyle unutulan bir şey olsaydım ve keşke anam beni doğurmasaydı.”  diye müteaddit sözlerle, Allah korkusunun kendilerine verdiği dehşeti ifade etmişlerdir.

Hz. Ömer radıyallâhu anh’ın, ağlamaktan yüzlerinde iki siyah çizgi peyda olmuştu. “Eğer kıyamet günü olmasaydı, bizi başka türlü görürdünüz.” derlermiş. 
Bir gün; “(Herkesin işlemiş olduğu amellerin tesbit edildiği) defterler (hesap için) açıldığı zaman.”  âyetine gelince düşmüşler.
Yine bir gün, namaz kılan birinin evinin yanından geçerken adam Tur sûresini okuyormuş.  “Ki Rabbinin azabı muhakkak vuku bulacaktır.”  âyetine gelince, Hz. Ömer radıyallâhu anh merkebinden inip uzun müddet duvara dayanarak öylece kalmış; evine döndüğü zaman bir ay hasta yatmıştır. Ashâb-ı kirâm onun neden hasta olduğunu bilememişler.[5]
Mehmed Zahid Kotku rh.a ve diğer mutasavvıflar, tasavvufun ikinci önemli kaynağı olan sünnete tabi olma ve Resulullah Efendimize olan büyük sevginin derecesini yine Hz. Ömer’İn hayatından hareketle örneklendirirler. Çok bilinen hadise şöyledir:
Cenâb-ı Ömer radıyallâhu anh, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine; “Ben seni her şeyden çok seviyorum, yalnız canım müstesna.” deyince, Cenâb-ı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz;
“Yâ Ömer! Canından da fazla sevmedikçe imanın kâmil olmaz.” demişlerdi. O zaman Hz. Ömer radıyallâhu anh hemen;
“Canımdan da çok seviyorum.” deyivermişti. Cevaben;
“İşte şimdi imanın tamam oldu,”   buyrulması ne kadar üzerinde durulacak bir ders-i ibrettir...[6]
Sünnete İttibanın önemi ve çok önemli sonuçları hakkında Tasavvufi Ahlak eserinde şu olay anlatılmaktadır:
“Hz. Ömerü’l-Fâruk radıyallâhu anh devrinde İsken­deriye muhasara edilmişti. Fakat bir türlü fetih müyesser olmayınca, Hz. Ömer’e radıyallâhu anh hali arz etmişler, o da tedkîkatının neticesinde, askerin misvak kullanmadık­larını öğrenmiş, derhal develere misvak yükleyip yolla­mış. Asker misvakı kullandıktan sonra hemen taarruza geç­mişler. Mısırlılar da, mukavemet etmeden teslim olmuşlar­dır. Sünnet-i seniyenin terki zaferi te’hîr ettiği gibi, sünnet-i seniyeye temessük neticesinde derhal zafer elde edilmiştir. [7]
Keramet kelimesinin sözlükte yer alan ilk anlamı “Bağış, kerem, ikram, ağırlama”dır.[8] BU anlam ışığında bakıldığında keramet, Allah’ın özel kullarına özel ikramı ve ihsanıdır, demek yanlış olmasa gerek. Bu özel ikram hemen herkesin ilgi odağı olmuş, bir kısmı erişmek için bir kısmı erişemediği için onu ve sahiplerini dillerine dolamıştır. İçinde bulunduğumuz devrin insanı akıl ve mantık izahına o denli bel bağlamıştır ki aklın ve mantığın dışındaki bir âlemi kavramakta güçlük çeker olmuştur. Bu sebeple keramet yani bildiğimiz anlamı ile velilerin sahip olduğu fevkalade hal[9] sıradan insanların anlayış, kavrayış ve bilgileri dışında kalmıştır. Muarızları çoğalmış, inkar edenlere delil lazım olmuştur. Asr-ı Saadet Müslümanların her konuda başvurması gereken geniş bir kaynaktır. Keramete örnek o çağdan ve Hz. Ömer Efendimizin hayatından verilmiştir: 
Ebü’l-Hasen (eş-Şâzelî) kaddesallahu sirruh der ki; “Halvet ve uzletlerin meyveleri, Cenâb-ı Hakk’ın ihsan ve ikramına mazhar olmalarıdır ki bu da dörttür;   Birincisi Gözlerinden perdeler kaldırılıp, ehl-i basîret sahibi olmasıdır. Hazreti Ömer radıyallahu anhın Medine-i Münevvere’den, Acemistan’daki ordusunu ve kumandanını görüp sesini duyurduğu gibi. Hz. Ömer radıyallâhu anh, (Nihâvend’de) acemlerle çarpışan kumandanına, muhasaraya düşeceğini görüp de ona, “Yâ Sâriye! el-Cebele el-cebele!” (Ey Sâriye! Dağa, dağa!)  diye Medine-i Münevvere’den, minberde hutbe okurken seslenmesi, bu sesi de Sâriye’nin duyup ar­kasını dağa verip bu suretle ordusunu esaretten kurtardı­ğı meşhur bir hakikattir... [10]
Ölmeden evel ölmeyi, dünyada iken ahrete azık hazırlamayı, nefsi terbiye edip, Hak yola uymayı tavsiye eden tasavvuf büyükleri bu teşviklerini yaparken Hz. Ömer’İn şu sözünden sıkça istifade ederler:
Hz. Ömer radıyallâhu anh buyurmuşlar ki: “Siz nefislerinizi, hesap gününden evvel hesaba çekiniz. Amellerinizi, tartılmadan evvel kendiniz tartınız ve büyük kıyamet günü için de hazırlanınız.”[11]
İslamdan önceki hayatında büyüklenerek gezen, insanları küçük gören, asaletin değerine yürekten inanan Hz. Ömer’in tasavvufi eserlerde tevazu timsali olarak gösterilmesi anlamlıdır. Bu durum ondaki büyük manevi inkılâba bir işaret olduğu gibi katettiği mertebeleri takibe teşvik olarak kabul edilebilir. Merhum Mehmed Zahid Kotku rh.a diyor ki:
“,Kibrin aslı, Hakk’ı kabul etmemektir. Bununla beraber kibirlenen kimse, gerek fakir ve gerek zengin, herkim olursa olsun, Cenâb-ı Hak böylelerini sevmez.  Bu belâ ise ona yeter de artar bile. Büyükler, kibirlerini kırmak için meşakkatli ve âdî işleri severek, istiyerek yaparlardı. Meselâ, Hazreti Ömer radıyallahu anh’ın, hilâfeti zamanında bir dul kadının ihtiyacı olan un ve yağı sırtına alıp götürmesi ve önüne geçip o yükü almak isteyenlere vermeyip, “bunun mes’ulü ben’im, benim taşımam lâzımdır” demesi ve hele halifeliği zamanında Şam’a giderken Şam’a yakın bir yerde bir dereye rastlayınca devesinden inmiş ve ayakkabılarını çıkarıp omuzuna atarak devenin ipinden tutup suya dalınca, kendisini karşılamaya gelmiş bulunan Şam vâlîsi ve kumandanı Ebû Ubeyde radıyallahu anh dayanamamış, “yâ Emîre’l-Mü’minîn Şam halkı sizi istikbâle gelmişler, karşı tarafta beklemekteler, sizin bu hâlinizi görürler, bu hal bizim şân ve şerefimize yakışmaz” diye itiraz etmek istemişse de, Hazreti Ömer radıyallahu anh hazretleri onun bu sözlerine hiç kulak asmadan, ona lâzımgelen cevâbı vermiştir. “Yâ Ubeyde, Allah Teâlâ bizi İslâm ile aziz kıldı. Artık İslâm’dan başka bir şeyden izzet beklemek bize yakışmaz. İslâm’dan başkasından izzet bekleyenleri de de Allah Teâlâ Hazretleri zelil eder”  buyurmuştur ki, ne kadar kıymetli bir nasihattir.[12]
Uzlet, insanlardan uzaklaşıp onlardan ayrı yaşamak, yalnızlık ve inzivayı tercih etmek demektir[13]. Uzlet mutasavvıflarca, bir riyazet, yani nefs terbiyesi metodu ve insanlardan uzaklaşarak Cenab-ı Hak’la yakınlaşmanın yolu kabul edilmiştir. “halvet”, “erbaîn”, “çile” gibi, özel bir mekanda, sınırlı bir sürede ve belli kurallar çerçevesindeki usuller gibi camilerde uygulanan “itikaf” sünneti de bir uzlet örneğidir. Hz. Ömer de uzleti teşvik eder:
Hazreti Ömer radıyallahu anh buyurmuştur ki, “uzlette kö­tü kimselerden rahat bulmak vardır. Mümkün oldukça nasla muhabbet ve tanışmayı, az etmelidir. Zira nastan kur­tulmak müşküldür.” [14]
Halktan müstağni olmak, kimsenin varlığında gözü olmamak, elinin emeği ile geçinmek dervişlerin şiarıdır. Ancak dervişliği miskinlik ile karıştırmayı, el açıp başkalarının ihsanını beklemeyi ne hakiki dervişler ne de Hz. Ömer hoş görmüştür.
Hz. Ömer radıyallâhu anh zamanında bir adam dileniyormuş. Hz. Ömer bu adamı görünce, yanında bulunan birine, “bunu doyurunuz” demiş, onlar da doyurmuşlar. Sonra bakmış ki adam yine dileniyor, bir de koltuğunun altında bir torba var. Hz. Ömer “bu nedir?” diye torbayı almış, bakmış ki içi ekmek parçalarıyla dolu, he­men onları, sadaka develerinin önlerine dökmüş, hayvan­lar da güzelce yemişler. “Bu adamın topladığı ekmekler kendi malı değildir ve olamaz, sahiplerine iadesi lazımdır, bu mümkün olmayınca, sadaka develerinin önlerine dökmekten başka çâre yoktur,” buyurmuş.[15]
Huşu ve riya hakkında ise şunları söyler:
“Hazreti Ömer radıyallahu anh hazretleri, boynunu bükmüş, başını eğmiş olarak gördüğü bir kimseye demiş ki, “Huşu’ orada değil, belki onun yeri kalptir. Başını kaldır da başkalarını ve kendini aldatma..”  Mescidde secde halinde ağlayan birisine de, “ağlayacaksan evinde ağla” buyurmuşlardır.[16]
Mehmed Zahid KOtku Rh.a aldanıcı ve bilmezlikten gelici olmayı Mü’min kişinin sıfatları arasında sayar. Hile ve fesad sahip­lerine ve hilelerine mukabele caizse de, Hz. Ömer gibi hileyi anlamamış gibi görünmenin evla olduğunu söylemektedir.
“Zîrâ, Hz. Ömer radıyallâhu anh, Allah yolunda görünüp hile edenlere bilmemezlikten gelerek aldanırlardı ve onları hilelerinden dolayı mahcub etmezlerdi.[17]
Hz. Ömer, halifeliği ile birlikte yukarıda sözü edilen müsamahalı tutum ve yumuşaklığa bürünmüştür. Ancak onun bu yumuşaklığı, uysallık ve mülâyemeti dünya ve dünya işlerine aittir. Tasavvufun gereği de din işlerinde sımsıkı Kur’an ve sünnete tabi olmak ve zerrece onun dışına çıkmamaktır. Ancak ahlakta ve muaşerette mülayim olmak lazım gelirken din ve diyanette kararlı bir tutuma sahip olmak elzemdir.
“ Onun için Hz. Ömer radıyallâhu anh buyurmuşlar ki “Ben dinde bir taştan katıyım.”[18]
Hz. Ömer Efendimiz ibadetleri ile de mutasavvıflara örnek olmuştur. Onun gece ibadetlerine olan düşkünlüğü misal olarak gösterilmiştir:
Hz. Ömer radıyallâhu anh, gece ibadetlerini yaparken, nefsi bazen atalet gösterirmiş de mübarek ayaklarını kırbaçla dövermiş. Bir gün, her nasılsa ikindi namazının cemaatini kaçırdığı için ikiyüzbin dirhem kıymetindeki bahçesini tasadduk etmiştir.[19]
Ruha dair kendisine sorular yönelten Rum Kayserinin sözlerine verdiği cevap ise mutasavvıfların cevabı yerine geçmiştir:
Kayser-i Rum’un elçisi, Hazret-i Ömer ibn’il-Hattab (ra.)’a gelip huzurunda titremesi ve ruhun keyfiyetinden suâli üzerine, Hazret-i Ömer (ra.) buyurdular ki: “İnsa­nın bir ruhu vardır, dünyayı doldurur”. Elçi dedi ki: “Bu azîm cüsse bu dar bedene nasıl sığar?” Hazret-i Ömer (R.A.) buyurdular ki: “Cenâb-ı Hak ruhu esmâ-i şerifinden bir isimle dürdü, bu bedene yerleştirdi. Kudretini de bu suretle izhâr etmiş oldu.”[20]
Takva ve vera sahibi olmak yani günahlardan sakınıldığı gibi harama düşme endişesi ile mübah olanlara dahi yaklaşmamayı tavsiyeden Abdülkadir Geylani Hz. bu tavsiyesine Hz. Ömer’i delil getirir ve şu sözünü nakleder:
Hz. Ömer r.a. ise şöyle buyurdu:
- “ Biz en az ondokuz helali, harama kaymayalım diye yapmadık.[21]
 
Büyük müctehid ve mürşid İmam_ı Rabbani Hz. cümle aşıka Hz. Ömer’i göstererek der kİ:
Ömer, o mâsuka âsık oldu da gönül gibi, hakkı bâtılı ayırt etti.[22]
Onun gibi ve İmam-ı Rabbani Hz. gibi Hakka âşık olmayı başaranlar tıpkı onlar gibi hakkı batıldan ayırma feraset ve basiretini elde edebileceklerdir. Yine İmam-ı Rabbani Hz. göre bir mü’min ömür boyu gayret ve çaba sarfederek halis bir iman, kâmil bir ahlak ve ibadetlerle kazandığı cennete, Hz. Ömer’İn refakatinde girecektir:
Şeyhayn hazretlerinin [yâni Ebû Bekr ile Ömerin] “radıyallahü anhüma” Cennet kapısındaki husûsiyyet ve îtibarlarının nasıl olduğunu merâk ettim. Anlamak için çok uğraştım. Nihâyet anladım ki, bu ümmetin [yâni müslümanların] Cennete girmeleri bu iki büyük zâtın emri ve izni ile olacaktır. Sanki Ebû Bekr  Cennet kapısında durup, içeri girmeğe, izn verecek ve Ömer  ellerinden tutarak içeri götürecektir.[23]
Merhum Hocamız M. Es’ad Coşan rh.a ise kitap ve sohbetlerinde onlarca defa bahsettiği Hz. Ömer’in şu sözünü nakleder:
Hz. Ömer RA'in bir sözü vardır: "Güvenilen insanın zayıflığından ve hain insanın da güç-kuvvet sahibi olmasından Allaha sığınırım!" Yâni, güvenilen iyi insan zayıf; ama, hain ve kalleş kimse güç-kuvvet sahibi... Bu çok kötü!.. Yâni, eşkiyanın eline güç-kuvvet geçmesi demektir.[24]
Hz. Ömer her yönüyle bilhassa adaleti, yönetim biçimi ile kitaplarda sık sık yer almıştır. Bununla birlikte kemale ermiş güzel ahlakı, yumuşaklığı, merhameti, zühd ve takvası tasavvuf kitaplarında ve menakıpnamelerde sık sık anlatılmıştır.
O bir dil ve edebiyat üstadır. Üstadlar ona medhiyeler yazmıştır. Bu bölümümüzde onun için söylenen en güzel sözlere yer vereceğiz. Hatıralarda hep o güzel mısralar kalsın diye..
Horasanın Piri Ahmed-i Yesevi Hz. Divan-ı Hikmetinde Hz. Ömer’i uzun uzun anlatılır:
İkincisi dost olan adaletli Ömer'dir;
Müminlikte dost olan adaletli Ömer'dir.
 
Bilal'e ezan okutan, şeriatı bildiren,
Din sözünü anlatan adaletli Ömer'dir.
 
Kâbe kapısını açtıran, bütün putları kırdıran,
Rasul gönlünü dindiren adaletli Ömer'dir.
 
Şeriatı gözeten, tarikatı doğru tutan,
Hakikatı iyi bilen adaletli Ömer'dir.
 
Oğlunu azarlayrp getiren, kırbaç vurup öldüren,
Adalet eyleyip yol soran adaletli Ömer'dir.
 
 Çıra olup sönmeyen, din yolundan dönmeyen,
Haksız işi eylemeyen adaletli Ömer'dir.
 
Miskin Ahmed eyle yâd, eyle aczini beyan,
Belki ruhu eyler şad, adaletli Ömer'dir.[25]
 
Divan Şairi şiirini münacat ve na’t ile başlar, bu bölümleri ashab-ı güzinin ileri gelenleri olan Çâr Yâr-ı Güzin’e övgü dolu beyitler, methiyeler takip eder. Şair Nazîm de bu usule uyanlardandır. Şiirinde şöyle der:
Kasr-ı şer’inde Ebubekr-ü Ömer ol Şah’In
Dahi Osman-ü Ali oldular erkân-ı bina
Biri sıdk ile biri adl ile bîhemtâdır
Biri hilm ile biri ilm ile ferd ü yekta
Birisi bahr-i atâdır birisi kulzüm-i dâd
Birisi kân-ı hayâdır birisi genc-i sehâ[26]
Vahyi de divanında Hz. Ömer’den bahsederek onun adaletli yönetimi ile meşhur olduğunu söyler:
 
İkinci hazret-i Fârûk kim ser-i dîne
Peyâm-ı ma‘deleti tâc-ı iştihâr oldı[27]
Leyla Hanım, bir beyitte ile Hz. Ömer’i Hz. Osman ve Hz. Ali ile birlikte anmayı yeğlemiştir, zira onlar zahirde ayrı olsalar bile bir bütünü oluşturan nadide parçalardır:
Günehkârım eğerçi bendesiyim
Ömer Osman ALiyyü’l Murtazâ’nın[28]
Kanuni Sultan Süleyman devri şairi Aşık Çelebi Hz. Ömer’i, devrinin henüz filizlenmiş taze sürgününe benzeterek, adaletinin İslam bağının huzurunu temin eden ferahlatıcı gölge gibi olduğunu söyler:
 
Nihâl-i devr-i ‘Ömer kad çeküp olup ser-sebz
O bâga ‘adli idi sâye-i safâ-güster[29]
16 yy. şairi Süheylî’de divanında sık sık Çâr-ı Yâr-ı Güzin efendilerimizden bahseder. Hz. Ömer’le ilgili beyitleri çoktur. Onlardan birinde:
Fârûk-ı hakk u bâtıl olan hazret-i ‘Ömer
Revnak-fezâ-yı hâne-i dîn şem‘-i meh-zıyâ[30]
 
Hak ile batılı ayırt eden Hz. Ömer, göz kamaştırıcı İslam dininin aydınlatıcı ayışığı gibidir.
 
Şeyh Galip Divan edebiyatının en büyüklerindendir. Onun aşk ile yoğrulmuş beyitleri arasında dört büyük halifenin ismi de geçer. O, Al-i Resul için canını feda eder, kendisini muhabbet eteğinin tozu olarak görür. Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali’ye dost olduğunu söylerken tevazuu elden bırakmayarak, o dört yarin ayağının tozu olduğunu iftiharla söyler.
 
Ben Âl-i resûle cân-sipârım billâh
Dâmân-ı mahabbetde gubârım billâh
Bû bekr-i Ömer Osmân u Alîdir âhım
Hâk-i kadem-i cihâr- yârim billâh[31]
12 bin beyitli mesnevisi Garibname’de 13. Yy şairi Aşık Paşa Hz. Ömer’e mahsus bir mehdiye yazmıştır. İçki içtiği için had cezası verdiği oğlu Hz.Abdurrahman’In vefatından bahsederek der ki:
 
Ol biri ‘Ömer’di kim dâd eyledi
 Kendü oglın öldürüp ad eyledi
Oglını öldürdi mutlak dîn-içün
Eyle sanmañ siz anı kim kîn-içün
….
Dâd kıldı ‘âlem içre tâ-ebed
Hôşnud andan hem Muhammed / hem Ahad[32]
 
Ümmi Sinan Hz. de Çâr-ı Yâr-i Güzin Efendilerimizden bahsetmeyi unutmamıştır.
 
Ebû Bekir ‘Ömer ‘Osmân ‘Alîniñ
Burhânıdur anlar İslâm yolınıñ
Hurmetine Mevlâm cümle velîniñ
Bizi güzel Muhammedden ayırma[33]
Son devrin büyük divan şairi ve devlet adamı Keçecizade İzzet Molla da ashabın büyükleri arasında Hz. Ömer’i şiirlerine misafir ederek divanını şereflendirmiştir. Methiyesinde Hz. Ali ile aralarındaki yakın dostluğa, Kur’an-ı Kerimi çoğaltmasına işaret eder. Der ki:
 
Hudâvend-i dîger cenâb-ı Ömer
“Le-amrük”deki nükte-i muteber
Bahâr-ı çemen-suffe-i müminîn
Anın ile oldu tamâm erbaîn
Dem-i tîgi güller açıp her taraf
O etdi şitâ-yı gamı ber-taraf
Odur hânumân-sûz-ı ehl-i nifâk
Cenâb-ı Alî ile bi'l-ittifâk
Sipihr-i safâda üçüncü güneş
Anın nûruna mihr ü mâh olmaz eş
Kelâm-ı Hudâyı çekip rişteye
Odur benzeden anı gül-desteye[34]
Hz. Ömer’den mesnevisinde çokça bahseden şair mutasavvıf şüphesiz Hz. Mevlana’dır. Hem mesnevisinde hem de Divan-ı Kebir’İnde Hz. Ömer’i kâh hasretle, kâh hayretle anlatır. Seçtiğimiz örnekleri ardı sıra okuyalım:
Ahlaklarını Mustafa (s.a.v.)'nın ahlakına benzetenler, Hz. Ebubekir gibi, Hz. Ömer gibi ölürler![35]
Kime Ömer'in adaleti, el vermezse onca kanlı kaatil Haccac, âdildir.[36]
Güneş, geceyi aslan gibi paralarsa da lâal, onun yüzünden atlas elbiselere nail olur.
Yokluktan bas gösteren her varlık, birine zehirdir, öbürüne seker.
Dost ol, kendi kötü huyundan ayrıl da zehir küpünden bile seker ye!
Faruki tiryak[37], ona seker kesilmişti de onun için zehir, Faruk'a bir zarar vermedi. [38]
Rivayete göre Rum kayseri, Hz. Ömer'e bazı hediyeler göndermiş. Bunların arasında bir katresı bir adamı derhal öldürecek bir sise de zehir varmış. Ömer, elçiden bunu öğrenince şişedeki zehri tamimiyle içmiş ve ölmemiş[39]
O müminler ulusu Ömer, halifeliği zamanında bir hırsızı cellada teslim etti.
Hırsız, ey ülkenin beyi, diye bağırdı, beni öldürtme... Bu, ilk suçum!
Ömer dedi ki: “Hâşâ, Allah, ilk suçta hemencecik gazaba gelip cezasını vermez.
Lûtfunu meydana çıkarmak için defalarca örter de sonradan adaletini göstermek için cezalandırır;
Bu suretle bu iki sıfatının da meydana çıkmasını, lûtfunun muştucu, kahrının da korkutucu olmasını diler.”[40]
 
Ömer zamanında oruç ayı geldi. Birkaç kisi bir dağın tepesine koştu.
Oruç ayının hilâlini görüp kutlulanmak,onu hayra yormak istiyorlardı. Birisi “ Ey Ömer, iste hilâl” dedi.
Ömer gökyüzüne baktıysa da ayı göremedi. “ Bu ay senin hayalinden meydana geldi.
Yoksa ben, gökleri senden daha iyi görürüm. Tertemiz hilâli nasıl olur da görmem?
Elini ısla da kasını sıvazla. Ondan sonra hilâle bak!” dedi.
Adam elini ıslayıp kasını sıvazlayınca ayı göremedi. “ Padişahım, ay yok görünmez oldu” dedi.
Ömer dedi ki: “Evet, kaşının kılı seni şüphelendirdi; yaydan sana bir ok attı”.
Onun yolunu bir eğri kıl kesti, o yüzden ayı gördüm diye davaya kalkıştı.
Bir eğri kıl gökyüzüne perde olursa bütün vücudun eğri olunca halin ne olur?
Her cüz’ünü doğrulara uyup doğrult. Ey doğru yola giden, o esikten bas çekme!
Teraziyi, terazi doğrulttuğu gibi terazinin değerini azaltan da yine terazidir.
Doğru olmayanlarla tartılan eksikliğe düşer, aklı şaşar kalır.
Yürü, kâfirlere karsı şiddetli ol; ağyarın dostluğuna toprak saç![41]
Ey aziz, sen bana Mustafa’sın. Ben de sana Ömer gibiyim. Senin hizmetin uğrunda belime gayret kemerini bağladım[42]
 
Rum Kayseri’den, Medine’de Ömer’e uzak çölleri asarak bir elçi geldi.
Medine halkına “Halifenin köşkü nerededir ki atımı, eşyamı oraya çekeyim” dedi.
Halk, dedi ki: “Onun köşkü yok; Ömer’in köşkü, ancak aydın canıdır.
Gerçi emir diye adı sanı duyulmuşsa da onun, yoksullar gibi ancak bir kulübeciği var.
Kardeş, onun köşkünü nasıl görebilirsin? Gönül gözünde kıl bitmiş![43]
Bu yepyeni sözler, Rum elçisini semaa getirdi, Ömer’i görmek istiyakı arttı.
Gözünü o padişahı aramaya dikti, eşyasını da kaybetti, atını da.
O is erinin ardına düşmüş, her tarafa koşmakta, delicesine onu aramaktaydı.
“Dünyada böyle adam da olur mu ki cihandan can gibi gizlenmiş” diyordu.
Candan kul olmak için onu aradı. Şüphesiz, arayan bulur.
Bir bedevi karısı, onun yabancı olduğunu gördü; Ömer’i aradığını anlayıp “iste şuracıkta, su hurma ağacının altında ;
Hurma ağacının dibinde, halktan ayrılmış, yapayalnız, gölgelikte uyuyan Allah gölgesini gör” dedi.
Elçi oraya gelip uzakta durdu. Ömer’i görünce titremeye bağladı.
O uyuyandan elçiye bir heybet, gönlüne hos bir hal geldi. Muhabbet ve heybet birbirinin zıttı iken gönlünde bu iki zıttın birleştiğini gördü.
Kendi kendine “Ben nice Padişahlar gördüm; büyük sultanların makbulü oldum.
Onlardan korkmaz, ürkmezdim. Bu adamın heybeti aklımı basımdan aldı.
Aslanlar, kaplanlar bulunan ormanlara daldım, yüzümün rengi bile kaçmadı.
Bir çok savaşlarda bulundum; savaş başlayınca
Bir hayli ağır yaralar aldım, düşmanları ağır bir surette yaraladım. Bütün bu ahvalde kalbim, diğerlerinden daha kuvvetli idi.
Bu adam silâhsız, kuru yerde yatıyor; benim yedi âzam tir tir titremekte; bu ne?
Bu heybet Hak’tan halktan değil; bu heybet, su abalı adamdan gelmiyor” dedi. Bir kişi Hak’tan korkup takva yolunu tuttu mu: cin olsun, insan olsun, onu kim görse korkar.
Bu düşünce içinde hürmetle ellerini bağladı. Bir müddet sonra Ömer, uykudan uyandı. Elçi, Ömer’i tâzim etti, ona selâm verdi. Peygamber “önce selâm sonra söz” demiştir.
Ömer, selâmını alıp onu yanına çağırdı, onu teskin etti, karsısına oturdu.
Korkanı, emin ederler, gönlünü yatıştırırlar.
 “Korkmayın” sözü, korkanlara sunulan hazır yemektir. Ve bu yemek tam onlara lâyıktır.
Korkusu olmayana nasıl ”korkma” dersin? Niye ona ders veriyorsun? O, derse muhtaç değil ki!
Ömer, o yüreği oynayan kimseyi sevindirdi, yıkılmış gönlünü yaptı. Ondan sonra en güzel bir yoldaş olan Allah’ın tertemiz sıfatlarına dair ince bahislere daldı;
Elçiye, makam nedir? Hâl neye derler? Anlasın, bilsin diye Allah’ın Abdallara gönderdiği lûtuf ve ihsanları nakletti.[44]
 
Akıl bahisleri hüküm sürdügü sırada Ömer’le Ebülhakem sırdastı.
Fakat Ömer, akıl âleminden can âlemine gelince can bahsinde Ebülhakem, Ebucehil oldu.[45]
Ömer’in zamanında bir yangın oldu. Ates, tasları bile kuru agaç gibi yakmaktaydı.
Yapıları, evleri yakmağa, hatta kuşların kanatlarını ve yuvalarını bile tutuşturmağa başladı.
Alevler şehrin yarısını sardı. Su bile ondan korkmakta, şaşırmaktaydı!
Akıllı kişiler, ateşe kovalarla su ve sirke döküyorlar.
Yangın inada gelip alevini artırıyordu. Ona Allah yardım etmekteydi.
Halk Ömer’e yüz tuttular, kosa koşa gidip “Yangınımız suyla sönmüyor?” dediler.
Ömer “O yangın, Allah alâmetlerindendir. Sizin hasislik ateşinizden bir şûledir.
Suyu bırakın yoksullara ekmek dağıtın. Eğer bana tâbi iseniz hasisliği terk edin” dedi.
Halk, Ömer’e “ Bizim kapılarımız açık. Cömert kişileriz, mürüvvet ehliyiz, dediler.
Ömer dedi ki: “ Siz, âdet olduğu için yoksullara ekmek verdiniz, Allah için eli açık olmadınız.
Öğünmek, görünmek, nazlanmak için cömertlik etmektesiniz; korkudan. Allah’dan çekinmeden, ona niyaz etme yüzünden değil!”[46]
 
Hz. Mevlanan’nın Mesnevisinden son bir cümle naklederek bu bahsi kapayalım. Hz. Mevlana Anadolu Selçuklu Devleti zamanında, Moğol akınlarının yaşandığı bir dönemde, Yunus Emre’ler Hacı Bektaşi Veli’ler devrinde yaşadı. Karışıklıklar olsa, savaş halkı Mahrum ve mağdur bıraksa da o çağda doğan güneşler bu çağa kadar ışıklarından bir şey kaybetmeden dünyamızı ısıtmaya ve aydınlatmaya devam ettiler. Müslümanlar ise dini bütün, itaatli, erdemli, hayâlı, arif ve zarif çağlarını yaşıyorlardı. İman sıhhatini koruyorlar, ibadetlere ihtimam gösteriyorlar, cami-mescid-dergâh ve tekkeleri mekân tutuyorlardı. Bütün bunlara rağmen gördüğü menfi hadisatın Hz. Mevlana’ya el açtırdığı dua, bugünden “âmin”ler toplayacak niteliktedir:
“Nerede Ömer? Gelse de şiddetle doğruluğu emretse![47]
İslam dinini sarsılmaz bir hale getiren, Allah Resulünün Yâranı olmak nimetine nail olan Hz. Ömer Efendimizin şefaatlerini, ahlakından bir cüz’ü de sevenlerine bahşetmesini Yüce Allah’tan niyaz ederiz.
Kul kusurlu olsa da, Tevfik Allah’tandır.


Hazırlayan: Serpil ÖZCAN

 
 
[1] Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatler, s. 58
[2] S. Eraydın, age. s. 450
[3] S. Eraydın, age. s. 450
[4] Ethem Cebecioğlu, Tasavvufi Terimleri ve Deyimleri Sözlüğü, s.
[5] MZK, TA 3, s. 92
[6] MZK, TA 4, s.31
[7] MZK, TA 4, s.126
[8] F. Develioğlu, Lûgat, s.508
[9] F. Develioğlu, age., s.508
[10] M. Zahid KOktku, Tasavvufi Ahlak 5, s. 58
[11] Mzk, ta 4, s.91
[12] M. Zahid Koktu, Tasavvufi Ahlak 5, s. 83
[13] F. Develioğlu, age. s. 1124
[14] M. Zahid KOktku, Tasavvufi Ahlak 5, s.18
[15] MZK, TA 4, s. 254
[16] M. Zahid KOtku, age. s. 113
[17] MZK, TA 4, s. 126
[18] MZK, TA 4, s. 141
[19] MZK, TA 3, s. 87
[20] MZK, TA 2, s.12
[21] ABdülkadir Geylani, Fütuh-l Gayb, 35. Makale
[22] Mesnevi, II, b. 915
[23] İmam Rabbani, Mektubat, 251. mektup
[24] MEC, 21 Ocak 1993 - Bilkent / ANK.
[25] Hayati Bice, Divan-ı Hikmet, Diyanet Vakfı Yay. 43. Hikmet
[26] Agâh Sırrı Levend, Divan Edebiyatı,  s. 79
[27] Hakan taş, Vahyî Divanı ve İncelemesi, İstanbul 2004 İÜ, Doktora Tezi
[28] Leyla Hanım, Divan, s. 275
[29] Filiz Kılıç, Aşık Çelebi Divanı, Kültür ve Turizm Bakanlığı
[30] Esat Harmancı, Süheylî Divanı, Kültür ve Turizm Bakanlığı
[31] Şeyh Galip Divanı, Kültür ve Turizm Bakanlığı
[32] Aşık Paşa, Garibname, Kültür ve..
[33]Azmi Bilgin, Ümmi Sinan Divanı, Kültür ve Turizm Bakanlığı
[34] Keçecizade İzzet Molla, Mihnetkeşan
[35] Divan-ı Kebir
[36] Mesnevi V, b. 3595
[37] Tiryak-ı Faruki eski tıpta zehirlenenlere verilen bir ilâçtır.
[38] Mesnevi V, b.4235-4238
[39] Ankaravî İsmail Rusuhî, Şerh-i Mesnevi, s. 877
[40] Mesnevi IV, b. 166-174
[41] Mesnevi II, b.113-121
[42] Mesnevi I, b.77
[43] Mesnevi I, b. 1390-1394
[44] Mesnevi I, b.1409-1434
[45] Mesnevi I, b. 1504-1505
[46] Mesnevi I, b. 3707-3718
[47] Mesnevi, VI, b.2065
Etiketler:
Geri Bildirim!