"(Resûlüm!) De ki: “Ben sadece Rabbime yalvarırım ve hiç kimseyi O’na ortak koşmam. 72/20”"
Hz. Ali (r.a.)
SANAT VE TASAVVUFTA HZ. ALİ
Oku emriyle başlayan, yazmaya yarayan bir alet olarak kaleme değer atfeden,  peygamberinin “sağ elini yardıma çağır” emriyle mü’minlerini yazmaya çağıran, İslam dininin en başta gelen yazıcılarından Hz. Ali Efendimiz bu niteliği ile de Müslümanların hayatına nüfuz etmiştir. O hem yazmaya verdiği değer ile hat sanatının başlamasını sağlamış hem de bizzat kendisi yazılara konu olmuştur. Kûfî yazısını ilk kez kullanan ve bu yazının en üstün uygulayıcısı olduğu bilinen Hz. Ali Efendimizden şu söz rivayet edilir:
 “Evlatlarınıza hüsn-i hat öğretiniz. Çünkü o, işlerin en mühimi, sevinçlerin en büyüğüdür; yazı üstadın taliminde gizlidir, çok yazmakla gelişir; İslam dini olmak üzere devam eder” [1]
 Hz. Ali’ ye gönülden bağlı ecdadımız onu ahlakı ve zevkleri ile örnek almış, her özelliği ile Ali-suret bir nesil yetiştirmeye gayret etmiştir. İslam ile kavuşunca mazilerini gölgede bırakacak ve unutturacak seviyede bir medeniyet vücuda getiren Müslüman Türkler yazma eserlerden, ahşaba, çiniden alçıya, madenden taşa akla gelebilecek hemen her malzeme üzerinde Hüsn-ü hat denilen sanatın muhteşem örneklerini vermiş, Hz. Ali Efendimizin mübarek ismini çar yar-i Güzin ile birlikte nakşetmişlerdir. Onda fena bulma arzularını ise:
Âyine tuttum yüzüme,
Ali göründü gözüme
Nazar eyledim özüme,
Ali göründü gözüme
Sözleri ile dillendirmişlerdir. Ali sevgisini yüreklerinde hisseden hattatlar bazen ismini insan yüzüne benzeterek yazmışlardır. Konya Sırçalı Medresesinin tonozlarında sırlı-sırsız tuğlaların dizilişinde Ali yazıları kullanılmış, büyük levhaların dışında zemin-duvar bezemesi olarak kullanılmıştır. Benzeri bir bezeme Sahip Ata külliyesinde de bütün zemine yayılarak kullanılmıştır.[2]
Araştırmacılara göre Konya Karatay Medresesi’nin taç kapısında, kapıyı üç taraftan saran her iki kelimesi birbirine geçmiş yarım daireler içine alınmış otuz yedi yaprak halinde mermere işlenmiş toplam yirmi sekiz cümle Hz. Ali’ye atfedilen:
“Güven kötü zannı yok eder” sözüdür.[3]
Yine Sivas Gökmedresenin bazı kapılarının üzerine “Emirül müminin Hz Ali (k. v)’ nin sözlerindendir” diye başlayıp devam eden Hz. Ali’ye ait sözler hakkedilmiştir.[4] Anadolu, özellikle Selçuklu yapılarında “Ali” yazıları bazen açık, bazen dekoratif olarak bazen de geometrik süsleme biçiminde sıklıkla görülmüş,[5] bu süsleme biçimleri birbirlerini tekrar ederek günümüze kadar ulaşan desenlere dönüşmüşlerdir.
Hat sanatının tablolar halinde yazılması ile de Hz. Ali efendimizin ismi mescidlerimizde, camilerimizde her usul ve üslup üzere yazılmış, Allah, Muhammed, Ebu Bekir, Ömer, Osman (ra) levhalarının yanında yer almış, duvarlara asılsa da gönülleri bezemiştir.
Şir-i Hüda, Şah-ı Velayet Hz. Ali İslam’ı kabul ettiği andan itibaren küçük bir çocuk olmasını umursamayarak Peygamber Efendimiz’in en büyük yardımcılarından biri olmuştur. O, Allah’a ve dinine düşman olanların ise en şedid düşmanıdır.
Şâh-ı Velâyet ve Sultânü’l-Evliyâ olan Hz. Ali Allah dostlarının Allah’a giden vuslat yolunun Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman gibi Hz. Peygamber’den sonraki önemli duraklarından biridir. Dünyanın her yerine nüfuz etmiş tasavvuf okullarının talim merkezleri olarak pek çok hankah, tekke, dergah ve zaviye Hz. Ali Efendimize mal edilen ilm-i ledün’nün sürekli tüten ocakları olmuşlardır.
 Resulullah’dan aldığı şeriat terbiyesini Müslümanlara naklederek pek çok tasavvuf okulunun rehber ve mihank kabul ettiği Aliyyü’l-Murtazâ tarîkatın öğreticisidir. Onun sadece ahlakı değil, yaşam biçimi, ibadet dünyası, taat alışkanlıkları, kulluk ve idareceliği, cihadı ve zikri sof giyip hırkaya bürünenlerin yani ehl-i tarikin prensipler bütünüdür.
Tasavvufun yüzleri bulan tarifi olduğu söylenir. Dede Ömer Ruşeni gibi pek çok mutasavvıf tasavvufu anlatmak için şiirler kaleme almışlardır. Dede Ömer Rûşeni der ki, çok bilinen bir beytinde:
“Tasavvvuf Yar olup bar olmamaktır,
Gül-i gülzar olup har olmamaktır.”[6]
Bir kısımları tasavvufun aslının hem köken hem kelime olarak ashab-ı suffa’dan neşet ettiğini söyler, bir kısımları ise tasavvufu “suf” kelimesi ile izah etmeyi sever. Çünkü derler, Kufe'de bütün zahidler yün giymişlerdir. Kufe zahidlerinin ortaya çıkmasını ve onların suf yani yn giymesini ise şöyle izah ederler: Yün giymek de Hz. Ali soyundan gelen imamlara haksızlık yapanlara muhalefet eden kimselerin bir uygulaması olarak ortaya çıkmıştır.[7]
Tasavvufu öğreten okullar, hakikat yolunu gösterirler. Allah’a varan çok çeşitli yolları aydınlatan birer çerağ olmaları sebebiyle tasavvuf okullarına yol anlamına gelen “tarikat” tanımı uygun görülmüştür. Sıddıkiyye veya Bekriyye, Ömeriyye, Osmaniye ve Aleviyye gruplarından oluşan tarikatler anlaşılacağı üzere döt büyük halifeye nisbet edilmiştir.[8]
Hz. Ali Efendimizin bütün mutasavvıflar nazarında çok ehemmiyteli bir yeri olmasının yanında Kadiri, Halveti, Mevlevi, [9] gibi tasavvuf okulları kendilerini Hz. Ali Efendimize nisbet ederler.
Ahilik olarak bilinen, hem bir meslek birliği hem de tasavvufi bir terbiye ocağı olan oluşumda Hz. Ali Efendimizin çok mühim bir yeri vardır. Ahiler “fütüvvet” mesleğine süluk ettiklerini senedlerinin Hz. Ali vasıtasıyla Hz. Peygambere ulaştığını söylemektedirler. Diğer tarikat mensupları hırka giyerken Ahiler “fütüvvet şalvarı” giyerler.[10] Esasında diğer tarikatlerde giyilen “hırka” da Hz. Ali Efendimize nisbet edilmiştir. Buna göre Hırka Hz. Ali'nin tarafından ilk olarak Hasan el-Basri'ye giydirilmiş ve Hz. Ali ondan tarikata bağlı kalacağına dair ondan söz almış o da bu emanetleri Cüneyd el-Bağdadi'ye vermiştir.[11]
Fütüvvet gençlik, yiğitlik, mertlik, edakarlık, feragat, mertlik, insani mülahazalardan dolayı başkasının menfaatini kendininkinin önünde tutmak, toplumun ve ferdlerin kurtuluşu için kendini feda etmek, sünnete tabi olmak, nefse uymamak, isteyenden kaçmamak ve gizlenmemek[12] anlamlarını taşır. Bütün bu özellikleri kazanmak ve uygulamak üzere meydana getirilmiş Fütüvvet teşkilatı ise Abbasiler döneminde kurulmuş ve Selçuklular zamanında da faaliyet göstermiştir.[13] Fütüvvet teşkilatı Anadoluda Ahilik ile birleşmiş, Ahilik fütüvveti bir prensip olarak bünyesine dâhil ederek Anadoluya mahsus bir biçim vermiştir. Hz. Ali Efendimizden ilham alınarak inşa edilen fütüvvetin Ahiliğe verdiği reng şu şekilde tezahür etmiştir.
“Ahiler, Anadolu şehirleride oturan Türkmenlerin köylerine kadar nüfuz etmiştir. Yabancıları korumak, misafir etmek, ihtiyaçlarını gidermek, kötü ve fasık kimseleri yok etmek, halka zulmeden şirretleri ortadan kaldırmak gibi davranışlarda eşleri yoktur.”[14]
“Fütüvvet Adem gibi özür dilemek, Nuh gibi iyi, İbrahim gibi vefalı, İsmail gibi dürüst, Musa gbi ihlaslı, Eyyub gibi sabırlı, Davud gibi cömert, Hz. Muahmmed gibi merhametli, Ebu Bekir gibi hamiyetli, Ömer gibi adaletli, Osman gibi hayalı, Ali gibi bilgili olmaktır.”[15] Olarak tanımlanan Fütüvvetin kavli ve Seyfi olan iki kolundan seyfî olanın piri Hz. Ali Efendimizindir. Seyfiler, mücadelecidir. Onların bu mücadelesi hem zulme ve haksızlığa hem de kişinin kendi nefsinin fenalığı ve arzularına karşıdır. Bir fütüvvetname’de yazılı olan şu nitelikler onun Hz. Ali Efendimizin prensiplerinden neşet ettiğininin bir işareti gibidir:
“İçki içen, zina eden, gammazlıkta bulunan, münafıklık yapan, su-i znada bulunan, hased eden, sözünde durmayan, yalan söyleyen, hainlik eden, insanlara kem gözle bakan, gizliyi ve ayıbı araştıran, gıybet eden, iftirada bulunan, hırsızlık yapan, haram yiyen, kibirlenen kişi fütüvvetten düşer.  Fütüvvet bir ağaç gibidir. Kökleri doğruluk gıdasıyla beslenir. Gövdesi ihsanda bulunmak, herkese iyilik yapmaktır. Budakları temizlik, yaprakları edeb ve haya, kökü vahdaniyet, yemişi velilerin sohbeti, suyu rahmettir.”[16]
Mevlevi Şeyhi Ankaravî Hz. Mesnevi’den İbn-i Mülcem kıssasını nakleder. Rivayete göre İbn-i Mülcem giriştiği o feci fileden önce Hz. Ali’nin yanında ve yakınlarındadır, ona hizmette bulunmaktadır:
“Makam-ı Fütüvvet’in sultanı Hz. Esedullahi’l-Galip Ali b. EBi Talip’dir ki kendi hûnîsini (katilini) bilirken ona bila-elem lutuflar eylerdi. Ve derdi ki ‘Sen benim katilimsin. Ye bu lokmaları ta kolun kuvvetli olsun’. İbn-i Mülcem derdi ki ‘Ya Emir’l-Mü’Minin beni gel öldür ki ben ol günü görmeyeyim.’ Ol Hazret derdi ki ‘Elem çekme, bu isâet (kötülük) mukabelesinde sana ihsan oldur ki ben senin cem’i günahlarına şefi’ olurum. Ve sensiz cennete girmeyip seni kendime hem-civar kılarım.’ Nitekim Hz.Mevlana cid-i evvelin ahirinde bu manaya işaret buyurular:
‘Hz Ali’ye hizmet eden kişi geldi ‘Ya Ali’ dedi ‘Beni hemen öldür de o uğursuz zamanı görmeyyeim.’ Dedi ki ‘ Eğer her zerre katil olsa elde hançer canıma kastetse, senin saçından tek bir tel dahi kesemem! Çünkü kalem benim üzerime böyle yazmıştır. Fakat gönlünü ferah tut, senin şefaatçin yine benim. Ben ki ruh efendisiyim ten kölesi değil. Bu hali senden bilmediğim için gönlümde senden yana bir noksan yoktur. Bence şu bedenin bir değeri bulunmaz. Ben bedenim olmaksızın yiğit oğlu yiğidim!’
“Onun için Hz. Peygamber hakkında ‘Ali’den başka yiğit, Zülfikar’dan başka kılıç yoktur’ buyurmuştur.”[17]
Tasavvufi eserlerde Hz. Ali efendimizden nakledilen pek çok söze atıfta bulunulur. Kahramanlıktan güzel ahlaka kadar hemen her konuda ondan nakiller vardır. İmam-ı Rabbani Hazretleri Mektubatında Şah-ı velayet Hz. Ali Efendimizin makamına dair izahlarda bulunuyor:
“Kıymetli kardeşim! Birkaç şaşılacak bilgi ve işitilmemiş gizli şeyler ve cenâb-ı Hakkın ihsân ettiği hoş şeyleri bildireceğim. Bunların çoğu, Şeyhaynın [yâni, hazret-i Ebû Bekr ile hazret-i Ömerin] ve hazret-i Osman-ı Zinnûreynin ve Allahın arslanı hazret-i Alînin üstünlüklerini ve yüksekliklerini göstermektedir. Kısa anlayışıma göre yazıyorum. Dikkatle dinleyiniz! Hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk ve hazret-i Ömer-ül Fârûk, Muhammed aleyhisselâmın yüksekliklerine ve vilâyet-i Mustafâvînin derecelerine kavuştukları gibi, vilâyet bakımından, hazret-i İbrâhîm aleyhisselâma ve insanları dîne çağırmak bakımından da, Mûsâ aleyhisselâma bağlıdırlar. Hazret-i Ali ise, her iki bakımdan da, hazret-i Îsâ aleyhisselâma bağlıdır. Hazret-i Îsâ, ruhullahdır ve kelimetullahdır. Bunun için kendisinde vilâyet yüzü, Peygamberlik yüzünden daha kuvvetlidir. Hazret-i Ali de, Ona bağlı olduğu için, Onda da, vilâyet yüzü daha kuvvetlidir… (Bu yüzden) Muhammed aleyhisselâmın vilâyet yükünü taşımaktadır…. Geleceği haber verilmiş olan hazret-i Mehdînin rabbi de ilim sıfatıdır. Bu da, hazret-i Ali gibi Îsâ aleyhisselâma bağlıdır. Sanki, Îsâ aleyhisselâmın iki ayağından biri, hazret-i Alînin başı üzerinde, ikinci ayağı hazret-i Mehdînin başı üzerindedir.[18]
Eserlerinde ve mektuplarında Hz. Ali efendimizi hem talebelerine hem devlet adamlarına ve alimlere misal gösteren İmam-ı Rabbani Hazretleri ondan sık sık bahsetmiştir. Bir mektubunda ilim kapısı Hz. Ali Efendimizin vasiyetinden alıntı yaparak ilmin ve alimin mahiyetine dair izahlarda bulunur:
“ (Din âliminin bir saat kadar sohbetinde bulunmak, yediyüz sene ibâdet etmekten daha hayırlı olduğu (Mudmerât)da yazılıdır. Emîr-ül-müminin Ali vasıyetlerinden birinde diyor ki, ‘Resûlullahdan işittim. Buyurdu ki, (Kırk gün içinde bir âlim meclisinde bulunmıyan bir kimsenin kalbi kararır.’ Büyük günah işlemeye başlar. Çünkü ilim kalbe hayat verir. İlmsiz ibâdet olmaz. İlmsiz yapılan ibâdetin faydası olmaz!). (Künûz-üd-dekâ'ık)daki hadis-i şerifte, (Âlimin yanında bulunmak ibâdettir) ve (Fıkh ilmi meclisinde bulunmak, bir senelik ibâdetten daha hayrlıdır) ve (Evliyâyı görünce, Allah hâtırlanır) ve (Herşeyin kaynağı vardır. Takvânın menba'ı, âriflerin kalbleridir) ve (Âlimin yüzüne bakmak ibâdettir) ve (Onlarla birlikte bulunan kötü olmaz!) ve (Ümmetimin âlimlerine hurmet ediniz! Onlar yeryüzünün yıldızlarıdır) buyuruldu. Bu hadis-i şerifler gösteriyor ki, hayatta hakîkî rehber islâm âlimleridir].[19]
Risalesinde sabrı iki şubeye ayırıp, kulun kesbi olana karşı sabrı ve kesbi olmayana karşı sabrı tasnif edip, Allah’ın emir buyurduğuna ve yasaklarına karşı sabrın ilahi belalara tahammül olduğunu söyleyen Kuşeyri konunun ehemmiyeti Hz. Ali’nin şu sözü ile izah eder:
 “Sabrın imandaki yeri başın ceseddeki yeri gibidir.”[20]
Kulun nefsinin fena huyları karşısında da tahammüllü olması, onlara tabi olmamakta sabır göstermesi imanın bir tezahürü ahlakın bir cüz’üdür. Sabır ve ihlası ahlakında mükemmelen bir araya getiren Hz. Ali ‘fendimizin kendisine hakaret edildiğinde gösterdiği tavrı tasavvuf kitaplarında sık sık anlatılır. Malum kıssayı Hz. Mevlana’nın üstadı Seyyid Burhaneddin Tırmizi Maa’rifinde şöyle anlatır:
“Allah kendisinden razı olsun. Hazret! Ali, savaş sırasında bir kâfirin üzerine saldırdı, onu yakalayıp öldürmek istediği sırada kâfir, Ali'nin yüzüne tükürdü, hem de öyle tükürdü ki, mübarek yüzünü kapladı. Bunun üzerine Hz. Ali hemen kılıcını elinden bıraktı ve öldürmekten vazgeçti. Etraftan sesler yükseliyordu :
"Ey Müminlerin Halîfesi! Bu kılıç Allah'ın kılıcı değil mi? Bu kılıç Allah'ın Zülfikarı değil mi? Bu düşman Allah'ın düşmanı değil mi? Neden öldür meyip bıraktın? O sana saldırsaydı, onun saldırmasına karşı durmasaydın, seni öldürmek için hiç düşünüp çekinir miydi? Senin yaptığın gibi yapar mıydı? Sen niçin öldürmekten vazgeçtin? Sen ne diye Hakkın kılıcını elinden bıraktın? " diyorlardı. Hz. Ali ise;
"Evet, doğru söylüyorsunuz, bu kılıç Hakkın kılıcıdır. Hakkın Zülfikar'ıdır, düşmanla savaş yapmak ise Allah'ın emridir, fakat o benim yüzüme tükürünce bu hareket nefsime ağır geldi, Allah için çektiğim kılıç, nefsim ve öfkemle bulandı. Allah için öldürecekken; tükürmesinden dolayı nefsim için, öfkemi dindirmek ve nefsimi tatmin etmek için öldürecektim, böyle yapmamak için kılıcımı elimden attım ve öldürmekten vazgeçtim" dedi, bu sözleri işiten kâfir, hemen şehâdet parmağını kaldırarak :
"Bana iman bilgisini anlat!" dedi ve bu yüzden kendisi ile beraber kabilesinden on sekiz kişi daha Müslüman oldu.[21]
Dilini tutması kişiye hayır olarak yeteceği gibi aksi ise şer olarak kifayet edecektir. Bu sebeple çok konuşmanın zararlarını izah ederken mutasavvıflar dilin afetlerine geniş yer ayırmış, sükutu dinlemenin ve öğrenmenin temel şartı saymışlardır. İslam medeniyeti söyleyenlerin, yazanların ve üretenlerin bir eseri gibi görünse de onda sükut ehlinin, dinleyip tabi olanların da yeri geniştir. Ehl-i tasavvuf çok söyleyenlerden değil çok susup yerince konuşanlardan, gönlünü muhafaza edip malayaninin girmesine müsaade etmeyenlerden müteşekkildir. ANkaravî Minhacl’ül Fukarasında hamuş yani sessiz olmayı ehl-i takvanın ihtiyar ettiğini hatta sessizliği huy, hamuş kelimesini ise mahlas eidndiklerini söyledikten sonra Hz. Ali’nin şu sözüne yer verir:
“İnsanın selameti dilini tutmasına, dilini tutması ise kalbini muhafaza etmesine bağlıdır.”[22]
Dile hakim olabilmek gönlün mahfuz olmasındandır. Sükut hali aynı zamanda tevazuzun da bir bir şartı ve neticesidir. Mutasavvıflar ve kamiller
“Rahmân’ın (has) kulları onlardır ki, yeryüzünde tevâzu ile yürürler…”[23] ayetine tabi olur tevazuu aklın çokluğuna bağlarlar. Zira onlara göre:
Mazhar-ı feyz olamaz düşmeyicek hâke nebât
Mütevâzî olanı rahmet-i Rahman büyütür.
Tasavvuf edebiyatında tevazuun timsali topraktır. Elbette tevazu timsali de Ebu Turab lakaplı Hz. Ali Efendimizdir. Türab toprak demektir ve Hz. Ali’ye mescidin topraklarına bulandığı bir vakitte isim olmuştur. Bu sıfatla sıfatlanarak büyüklenmek kederini yüklenmemiş olan Hz. Ali Efendimiz her şeyin topraktan baş verdiğini gösterir biçimde İslam tarihinin devam eden yıllarında yüceldikçe yücelmiştir. Ancak o tevazuundan uzaklaşmamış, toprak babsı olmayı şehadetine kadar devam ettirmiştir. Onun gibi bir başka toprak babası da gelmemiştir. Mevlana Hz. Ali’yi tarif eder gibi der ki:
“Toprak elsiz ayaksızdır. Çok ıstıraplar çekmiştir. Ayaklar altında çiğnenmektedir. Bütün bunlara karşılık hiç şikâyet etmez susar oturur. Bazen susuzluktan ciğeri yanar. Onun içindir ki dereler çaylar da  koşa koşa hep  ona gitmek isterler[24]
Biz  nimet ve hikmeti  âciz ve mütevâzı kişilere verdiğimiz için toprağa da bu fazileti verdik. …  Toprağın dış yüzü gamdır, kederdir, içerisinde ise yüz binlerce gülüşler gizlidir.[25]
Bir Halveti Şeyhi olan Sünbül Sinan Efendi, Maa’rif’inde zikrin tasavvufun çok mühim bir unsuru olarak ortaya çıkışını Hz. Ali Efendimizden naklettiği bir hadise ile izah eder:
“Hz. Ali (r.a) Hz. Peygamber (s.a.s.)e, “Ey Allah’ın resulü! bana, Allah’a götüren en yakın (kısa), Allah katında en üstün ve Allah’ın kullarına en kolay gelen yolu gösterir misin?” diye sorduğunda, Hz. Peygamber (s.a.s.) şöyle cevap vermiştir: “Bu yol beni peygamberliğe ulaştıran yoldur” Hz. Ali (r.a) “Bu da ne demektir?” deyince, Hz. Peygamber (s.a.s.) “İnziva yerlerinde Allah’ı sürekli olarak zikir etmektir” diye buyurdu. Hz. Ali (r.a) Demek zikrin fazileti bu kadar büyüktür. Halbuki bütün insanlar Allah’ı zikrediyor” dediğinde, Hz. Peygamber (s.a.s.), “Yâ Ali! şunu iyi bil ki yeryüzünde Allah, Allah diyen bir kimse bulunduğu müddetçe kıyamet kopmaz” dedi. Bunun üzerine Hz. Ali (r.a), Ya resulallah! nasıl zikretmeliyim?” diye sordu. Hz. Peygamber (s.a.s.); “Gözlerini yum, sükut et, ben üç defa zikredeceğim, sende beni dinlersin, sonra sen de üç defa zikredeceksin ben de seni dinlerim” dedi ve sağ tarafından sol tarafına meylederek, gözlerini yumarak, yüksek sesle üç defa ‘la ilahe illallah’ dedi, Hz. Ali (r.a) de onu dinliyordu. Sonra Hz. Ali (r.a) sağ tarafından sol tarafına meylederek, gözlerini yumarak, sesini yükselterek üç kere ‘la ilahe illallah’ dedi. Hz. Peygamber (s.a.s) de onu dinliyordu. Ve kalp gözünü açtı ve gördüğünü gördü.
İşte bu tarz zikri, yüce Allah Hz. Cebrail’e, o da Hz. Peygamber (s.a.s.)e, o da Hz. Ali (r.a)e, o da oğulları Hz. Hasan ve Hüseyin (r.a)e, Hasan Basri (r.a)e, Kümeyl b. Ziyad’a (Allah hepsinden razı olsun) telkin etti. Hasan Basri aynı tarzda Habibü’l-Acemiye, o da Davud’i Tai’ye, o da Maruf-i Kerhi’ye telkin etti.  İmam Hüseyin b. Ali (r.a) aynı tarzı, oğlu İmam Zeynelabidin’e, o da oğlu Muhammed bakır’a telkin etti. Muhammed Bakır da onun aynısını oğlu Cafer Sadık’a o da oğlu İmam Musa Kazım’a, o da oğlu İmam Ali Rıza’ya telkin etti.[26]
Lügattte dinleme, işitme, kulak verme manalarına gelen sema kelimesi tasavvufta bir eyleme dönüşmüştür. Mü’Minin imanını kafirin küfrünü artıran sema, musiki heyeti eşiğinde belli bir düzen dahilinde icra edilen dönme, devran etmek demek olur ki bir nevi zikir sayılır. Sufilere göre sema Hak’tan gelen ve insnaları Hakk’a çağıran bir mesajdır.[27] Sümbül Sinan Efendi sema’Nın aslını da Hz. Ali Efendimize bağlar:
“Sahabeden bir cemaatin sevinçlerinden dolayı raksettikleri de gelen rivayetler arasındadır. Rivayet göre, Hz. Hamza’nın (r.a) kızının türbesinde, Hz. Ali, Hz. Cafer, Hz. Zeyd b. Sabit tartıştılar. Hz. Peygamber (s.a.s.) Hz. Ali’ye (r.a) hitaben “Sen bendensin ben de sendenim” buyurunca, Hz. Ali (r.a), sevincinden raks etmeye başladı. Sonra Hz. Peygamber Hz. Cafer’e (r.a) hitaben “Sen hem fiziki yönden hem de ahlaken bana benziyorsun” deyince Hz. Cafer (r.a) de sevincinden raks etmeye başladı. Sonra da Zeyd’e (r.a) hitaben “Sen bizim kardeşimiz ve mevlamızsın (azatlı kölemiz, dostumuz)” deyince o da sevincinden raks etmeye başladı. Bunun hükmü heyecanı tahrik eden sebebin durumuna göre farklılık arz eder. Eğer sevincin kaynağı mubah ise onun sonucu olan raks da mubah olur. Eğer sevincin kaynağı mubah değilse raks da mubah olmaz.[28]
Hâce Muhammed Parsa Fasl’ul-Hitap isimli eserinde Hz. Ali Efendimizi ariflerin başı olarak nitelendirir ve ümmetin içinde Resulullah Efendimizden ondan daha faydalanan ve daha çok himmet alan kimse yoktur. Hz. Ali’nin öyle sözleri vardır ki ondan önce kimse böyle bir söz söylememiştir ve ondan sonra da söyleyen gelmemiştir. Öyle ki bir gün mimbere çıkıp
“Arş’tan buraya kadar nereden sual ederseniz edin cevaplandırayım. Sadrımda ilm-i küll vardır. Bu REsulullah’ın ağzıma koyduğu rik-i mübarekleridir. Bu Resulullah’In bana adım adım verdiği ilimdir. Nefsim yed-i kudretinde olan Allah’a yemin ederim ki Tevrat ve İncil’in asılları da bunu tasdik eder!” demiştir. Meclisinde bulunan bir adam onu mahcub etmek için bir takım sorular hazırlamıştı “benim sualim var” dedi. Hz. Ali de:
“Soracağını öğrenip anlamak için sor. Ortalığı sıkıntıya vermek, kendini de zahmete sokmak için sorma” dedi. Adam: “Beni buna sen mecbur ettin, söyle bakalım. Rabbini gördün mü ya Ali?” dedi. Hz. Ali “Görmediğim Rabba ibadet etmem” diye cavp verdi. Adam “nasıl gördün” diye sordu. Ali dedi ki:
“Gözler onu görmez, ancak kalpler yakinin hakikatleriyle görür. Rabbim birdir, şerki yoktur. Birdir, ikincisi yoktur.  Ferddir misli yoktur. Mekan Onu ihata edemez, zaman Onu kuşatamaz. O hislerle idrak olunamaz, insanlarla mukayese olunamaz.”
Bunun üzerine adam bir çığlık attı ve baygın düştü. Ayıldığı zaman “Allah’a söz veriyorum ki bundan sonra kimseye zahmet vermek için sual sormayacağım.” Dedi. Hz. Ali de “Eğer alırsan bu sana yeter.”[29]
Dindarlığın ülkemizden yavaşça el çektiği dönemde dini hayatından yeniden canlanmasında, insaf sahibi kimselerin toplum içine karışıp halka hizmeti Hakka’a hizmet bilerek çalışmasında ve toplum yapısının ıslahında son derece mühim bir görev üztlenmiş olan M. Zahid Kotku rahmetullahi aleyh hazretleri tasavvufi ahlakı öğrettiği kitaplarında Hz. Ali efendimizin ahlakından, sözlerinden ve hayatından çokca misaller vermiştir. M. Zahid KOtku rahmetullahi aleyhin naklettiğine göre:
“Hz. Ali kerremallâhu vecheh buyurmuşlar ki:
“Sen benim Rabbim olduğun müddetçe, o izzet bana yeter. Ben de senin kulun olabildiğim müddetçe bu da bana iftihar etmek için kâfidir.”  Her kim izzeti Allahu celle ve alâ’dan bekler ve isterse her şey onun önünde zelil olur ve izzeti dâim olur. Bunun aksine izzeti, Allahu celle ve alâ’nın gayrisinden isteyen ve bekleyenler de, herkesin yanında zelil olur ve bu zillet de dâim olur.[30]
Ana baba hakları isimli eserinde ise şöyle der:
“Hazret-i Ali KV der ki: “Senin bütün sa’y ü gayretin, ehl ü iyâlin, çoluk çocuğun olmasın. Çünkü onlar Allah’ın sevdiği iyi kimselerdense, o halde Allah Teâlâ onlara yeter. Eğer Allah Teâlâ’nın sevmediği kimse ise sen de o Allah’ın düşmanlarıyla meşgul olmaktan kurtulmuş olursun.”[31]
Hz. Ali Efendimize ve birlikte yaşadığımız Alevi kardeşlerimize hususui bir yakınlığı olan son devrin büyük alim ve mürşid-i kamillerinden M. Es’ad Coşan Hocaefendi eserlerinde bu konulara çok sık değinmiş, öncelikli amacı Alevi’lerin Hz. Ali yolundan giden Müslümanlar olmalarını temin olmuş, aynı zamanda Sünnilerle aralarındaki ayrılıkların ortadan kaldırılmasını arzu etmiş ve bunun için için çaba göstermiştir. Bu sebeple hem Sünnilere hem Alevilere hitap etmiş, müstakil konuşmalar ve makaleler kaleme almıştır. Alevi Sünni ayrılığını ortadan kaldırmaya samimiyetle cehd eden, bunu gündem haline getirerek çalışan neredeyse yegane mutasavvıf Merhum M. Es’ad Caoşan rahmetullahi aleyhtir. O bu çabasında gönülleri hoş ederek, sahte bir hoşgörü anlayışına sınmak yerine tıpkı Hz. Ali gibi dosdoğru ve apaçık şekilde konuşmuş ve hakikateleri söylemiştir. Alevi-sünni ihtilafı nasıl çözülebilir başlıklı yazısında bu konuyu tartışır:
“Biz şimdi yirminci asırda yaşıyoruz, tarihteki o müessif ihtilafların, kavgaların, savaşların, katliamların içine karışmadık. Meseleleri ilmin, irfanın ışığında serinkanlılıkla, tarafsızlıkla, adalet ve insafla inceleyebilir, mânevî ve ilahî gerçekleri, delilleriyle güzelce ve apaçık tespit edebiliriz; Sünnî-Alevî ihtilaflarını kardeşçe, ilme ve Kur’ân-ı Kerîm’e göre, Allah’ın rızasına, akla ve mantığa uygun olarak çözebiliriz.
Şu kesindir: Bugün ve tarihte hiç bir Sünnî, Hz. Hüseyin’in Kerbela’da şehit edilmesini tasvip etmiyor ki Alevî kardeşler onlara ‘Yezit’ gözüyle bakıp düşmanlık beslesin!.. Sünnîlerin, Alevîleri tenkitleri ise; İslâm’ın emirlerine uymadıkları içindir. Hz. Ali’ye, İmam Câfer-i Sâdık’a, Hacı Bektâş-ı Velî’ye benzer bir inanç ve ibadet anlayışında olmadıkları sebebiyledir ve bunda haklıdırlar. Yapılacak şey sadece ve sadece, Alevîlerin Hz. Ali Efendimize, On iki İmam büyüklerimize, Kur’ân-ı Kerîm’e uymaları, Allah’ın emir ve yasaklarına riayet eylemeleridir.
Bugün Alevîlerin bir kısmı maalesef, tarihteki gerçek Şiilerin, alim ve fazıl Hz. Ali taraftarlarının ana çizgisinden çok uzaklaşmışlar, ayrı bir din ve inanç denilebilecek noktalara gitmişlerdir. Bunları net olarak görüyor, biliyor ve onların âkıbetleri ve âhiretleri bakımından çok üzülüyoruz. Onlara çok acıyor, onlar için çırpınıyoruz.
Hz. Ali Efendimiz cennetliktir, Aşere-i Mübeşşere’dendir; hanımı Fâtıma anamız da cennet hatunlarının seyyidesidir, hanımefendisidir. Hz. Peygamberimiz onların babası, sevgili büyüklerimiz Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin efendilerimizin mübarek dedeleridir. Bunları birbirlerinden nasıl ayrı düşünebiliriz?
Onlar namazlarını muntazaman kıldılar, camileri terk etmediler. Kur’ân-ı Kerîm’i okudular ve emirlerine, yasaklarına uydular. Kur’ân-ı Kerîm’in emir ve yasakları şeriattir ve Alevîlik dinsizlik demek değildir.
O halde; hem onları seviyorum deyip, hem de namaz kılmamak olur mu? Camiye, cemaate, müslümana düşman olmak olur mu? Kur’an’a uymamak olur mu? “Şeriat kahrolsun!” demek olur mu? İçki içmek, haram yemek olur mu? Tesettüre uymamak, hatta karşı tavır koymak olur mu? Hz. Ali’nin cemevi var mıydı? Kadın erkek beraber, orada ‘semah’ yapıyorlar mıydı? Bunlar nereden çıktı, ne zaman âdet oldu da aramıza girdi? Kur’ân-ı Kerîm, bir harfi bile değişmeden elimizde iken niye Sünnî-Şii-Alevî diye bölündük; birbirlerimize şimdi şahsen hiçbir kötülük yapmamışken, tarihî fikirleri günümüze taşıyıp birbirimize sebepsiz niye hınç besliyoruz; kalkıyor zıtlaşıyor, karşılıklı zaman zaman birbirimize saldırıp katliamlar yapıyoruz?
Bu işe düşman güler, şeytan güler; Allah bu işe razı olmaz, Hz. Peygamber razı olmaz; Hz. Ali, Hz. Hüseyin, Hz. Fâtımatü’z-zehrâ (radıyallâhu anhâ.) razı olmaz. müslüman adam öldürmez; öldüren ajandır, provakatördür, bizden değildir. Boş yere birbirimizi suçlamayalım!.... Herkes Allah’ın rızasına uygun hareket etsin, sorumluluğunu idrak etsin, insaflı ve adaletli olsun, ilme ve irfana, alime kulak versin... yeter. Her şey işte o zaman düzelecek inşaallah! “[32]
Her ne kadar Hz. Ali Efendimiz “Vallahi ömrümde kimseye iyilik de etmedim, kötülük de etmedim!”[33] Buyurmuş olsa da ki elbette burada yapılan iyiliklerin muhatabından çok sahibine faydası olduğunu dile getiriyor, onun İslam dinine, Sünni, alevi ve şii inançlarına, edebiyata, hat sanatına, mimariye, hadis, tefsir ve fıkıh ilimlerine katkıları aşikardır. Ona bağlılığın ve sevginin müşahhas işaretleri olmak üzere etkileri tek tek incelenmeli, günümüz itibariyle kriz yönetimi ve devlet idaresi gibi alanlardaki görüşleri de yeniden tedkik edilmelidir. Şüphesiz onun hayatı bütün bunları havidir.
Sözlerimizi onun hikmet membaı, iman cevheri sözleri ile noktalayalım:
“İlim öğrenin, onunla hakikatleri tanıyın. Onunla amel edin ki ilim arbabı olasınız. Zira sizden sonra öyle bir zaman gelecektir ki o zamanda hakkın onda dokuzu inkar edilecektir. O zamanda ancak Allah’a yönelip teve eden kimseler kırtulacaktır. Onlar da hidayet rehberi imamalar ve ilim kandili kimselerdir. Dikkat edin! Dünyanın da ahretin de oğulları vardır. Siz ahiret oğulları olun, dünya oğulları olmayın. Dikkat edin! Dünyada zahid olan kimseler yeryüzünü kendilerine sergi toprağı döşek, suyu da koku edindiler. Dikkat edin! Ahrete özlem duyan kimseler arzularından sıyrılmışlardır. Ateşten korkan kimse haramlardan uzak durur. Cenneti isteyen kimse taatlere koşar. Zahid olan kimse musibetleri önemsemez. Dikkat edin! Allah’ın öyle kulalrı vardır ki cennette cennetlikleri, cehennemde cehennemlikleri görmüşlerdir. Onların kapleri hüzünlüdür, nefisleri iffetlidir, ihtiyaçları hafiftir. Uzun sürecek uhrevi bir rahatlık için dünyadaki sayılı günlerde sabırlı olurlar. Yumuşak huylu, takvalı kimseler olarak okları andırırlar, dosdoğrudurlar.”[34]
“Ey Allahım! Yeryüzünde senin rızan için ve senin hüccetlerinin ve apaçık delillerinin silinip yok olmaması için hakkı ayakta tutanlar her zaman var olacaktır. Onların sayısı az fakat katındaki değerleri fazladır. Allah delil ve şiarlarını onlarla müdafaa eder, onlar da bu görevi kendilerinden sonra gelenlere aktarırlar ve  onların gönüllerine bu aşkın tohumlarını ekerler. Onlar ilim vasıtasıyla gerçeği bulurlar. Böylece toplumun şımarığ azıtanlarının sert ve katı dedikleri onlara yumuşak gelir. Cahillerin garip karşıladığını onlar benimserler. Onlar Allah’ın vekilleri ve dinin davetçileridir. Ey falan! Onları görme arzusunda ol!”[35]


Hazırlayan: Serpil ÖZCAN
 
[1] Alev Çakmakoğlu Kuru, Ortaçağ Anadolu Türk Mimarisinde Hz. Ali Yazıları,  http://www.millifolklor.com
[2] Aynı yer
[3] Aynı yer
[4] Aynı yer
[5] Aynı yer
[6] Sadık Vicdani, Tomar-ı Turuk-ı Aliyye, s. 192
[7] KİTAp
[8] Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatlar, s. 450
[9] Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatlar, s. 359
[10] Selçuk Eraydın, Tasavvuf ve Tarikatlar, s. 338
[11] KİTAp
[12] KuşeyrÎ, Risale, s. 275
[13] Süleyman Uludağ, Tasavvufi Terimler Sözlüğü, s. 183
[14] İbn Batuta, Seyahatname, s. 312
[15] Süleyman Uludağ, “Fütüvvet”, DİA, XIII, s. 260
[16] Selçuk Eraydın, age. s. 340-341
[17] İsmail Rusuhi Ankaravî, Minhacü’l-fukara, s. 334-335
[18] 251.mektup Rabbani
[19] Mektubat, 59.mektup
[20] KuşeyrÎ, Risale, s. 232-233
[21] SEyyid Burhaneddin Tırmizi, Maarif,
[22] İsmail Ruhsui AnkaravÎ, Minhac’ül-fıkara, s. 146
[23] Furkan 63
[24] Divân-ı Kebir. clt.1. no 60
[25] Mesnevi, 1006
[26] Sünbül Sinan Efendi, Tahkikiye Risalesi, İkinci Mesele
[27] Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, s. 422
[28] Sünbül Sinan Efendi, Tahkikiye Risalesi, Raksın Haram İddiasının İptali
[29] Hace Muhammed Parsa, Fasl’ul-Hitab, s. 530
[30] M. Zahid KOtku, Tasavufi Ahlak, 1, s. 82
[31] MZK, Ana Baba Hakları, s.  69
[32] MEC, Başmakaleler 2, Alevi-Sünni ihtilafı nasıl çözülür
[33] MEC, Başmakaleler 2, Topluma Hizmetin Önemi
[34] Kal’aci, age. s. 343
[35] Kal’aci, age. s. 347
Etiketler:
Geri Bildirim!