"Rasulüm biz seni alemlere rahmet olarak gönderdik 21/107"
Hz. Hatice (r.anha)
Candan da Öte Can Yoldaşı Hz. Hatice
İslâm tarihinin kendisine en büyük emanet yüklenilen şerefli kadını, iman edenlerin ilki, Hz. Peygamberi tasdik edenlerin ilki, onu koruyanların önde gideni, zorluk ve darlık anında onun destekçisi, cennet kadınlarının efendisinin annesi, Allah’ın arslanı Hz. Ali’nin hamisi, Cebrail'in kendisine selam verdiği ve yüce Allah’tan kendisine selam getirdiği kimse, mü ’minlerin annesi...
Hz. İsa doğalı 555 yıl olmuştu. Güneş bütün insanları defalarca ay­dınlatmış, bir o kadar da karanlıkta bırakmıştı. Güneş kendini yarata­nı biliyor ve hududunu aşmıyordu, yıldızlar, gezegenler, bulutlar, yağmurlar, fırtınalar, şimşekler, yıldırımlar, bitkiler ve hayvanlar... Hâsılı âlemde ne varsa hepsi kendilerini yaratandan haberdar, ona ita­at ve taatte kusur etmeksizin ömür sürüyorlardı. Hiçbiri gaflete uğra­mamış, uyanıklıklarından bir adım ayrılmamışlardı.
Lâkin insan; aklını, kalbini, vicdanını unutmuş, bir var bir yok­muşçasına yaşıyordu. Kendini inkâr etmiş, aslını yitirmişti. İçinde şu­ur güneşi batmış, gaflet karanlığı her yanı sarmıştı. Kalpler kendileri­ni yüzyıllardır sıkan bunalımların içinde cinnetin eşiğine gelmiş, bir kurtarıcının gelmesini bekliyordu.
Bu gidişin sonunu görebilen, bir avuç insan kalmıştı ancak. Hisle­rine, akıllarına, işittiklerine dayanarak sararmış yapraklarda okuduk- larına ümit bağlayarak bekliyorlardı. “Ezelden beri âlemlerde dolaşan ruhların en nurlusu, kendisine yakışan bedenine girip dünyayı şeref- lendirecekti.” İnsanlığını unutan insan, Onun saadetli eliyle insanlığı­nı hatırlayacak, kalplerdeki karanlık aydınlanacak ve cinnet hâli son bulacaktı. Heyhat, Onun gelmesine 15, insanlığın derdine derman ol­masına 55 sene vardı.
Bekleyiş artık iyiden iyiye zorlaşmış, bir elin parmaklan kadar olan Hanifler, bir avuç meczup sayılmış, itibarlarını kaybetmeye başlamış­lardı. Varaka onlardandı, Varaka b. Nevfel. Mekkelilere göre o bir di­vaneydi, kendi gibi divanelerin meclisinden ayrılmazdı. Akıllı biri gi­bi gözükmesine rağmen söyledikleri deli saçmasıydı. Ona göre insan­lığın kurutuluşu yaklaşmıştı, bütün işaretler bunu gösteriyordu. Kâ- be’yi süsleyen, süslemekten ziyade koruyan ve gözeten binlerce putu bir yana atıp bir tek tanrıya inanıyordu. Çok varken azı kim isterdi, işte Varaka gibi ömrünü kitaplar arasında çürütmüş bir divane böyle bir çılgınlığın meftunu olabilirdi.
Halkın çılgın bildiği bu bir avuç akıl sahibi, sık sık bir araya gelir­di. O bir araya geldikleri evlerden biri de Varaka’nınkiydi. Mekkelile- ri oyalayan eğlencelerden uzaktılar, rengârenk giysiler onlann tabiatı­na uymazdı, dünya mekânı büyük evler, döşemeler, süsler hayatlarının parçası olmaktan uzaktı. İşi gücü bırakmış beklenilen müjdeyi so­ruşturuyorlardı. Ne zaman gelecekti, bir ay sonra mı bir yıl sonra mı, ne zaman? Acaba kendilerini onu görecek kadar yaşayacak mıydı? Hepsi aynı cümleyi tekrarlıyordu “Halkı Onu Mekke’den çıkardığın­da ah ne olurdu yanında olabilseydim.”
Varaka inançlarını her fırsatta anlatmayı seviyordu. Adı da bu yüz­den meczuba çıkmıştı zaten. Ailesinin de Haniflerden haberi vardı. Ama onların cesareti Varaka’nınki kadar olmadığı için ifşa etmemeyi uygun buluyorlardı. Yayılmadıkları ve taraftar toplama merakına düşmedikle­ri sürece Mekke’nin eşrafı tarafından tehlike olarak görülmezlerdi.
Fatıma, Varaka’nın halasının kızıydı ve sık sık onu ziyarete gelirdi. Bu genç ve zarif hanımın yüreği hakikatin otağı olmalıydı, zira yüzünde an­cak yürek aydınlığı olanların yüzünde beliren bir panltı vardı. Konuştuk- ları çoğu insanın duyup da anlayamayacağı türden şeylerdi. Varaka: “Zamanımız berbat oldu ey Fatıma. Bütün şehirler birbirinden be­ter! Lanete uğramış, sapıtmış insanlardan ne beklenir. Ama bir ümi­dim var! O da sendedir. Keşke her kadın senin gibi olsa... Sevgi, vic­dan, güzellik, iyi huy, iyi amel, anlayış, merhamet... Hepsi sende. Ba­na göre ey Fatıma sen yarının ümidisin.”
Mahcup olmuştu Fatıma. Başını öne eğerek:
“Bunlan görebilen de öyledir... Yalnız anlamadığım ben de gördü­ğün ümit nedir? Ben de diğerleri gibiyim, ben de Mekke bataklığında doğdum ve büyüdüm. Annem ve babam Mekke’nin putlarına ihtira­mı en çok edenleri oldukları hâlde, sokaklara taşan ahlâksızlığa karşı hiçbir şey yapmadılar. Doğrusunu söylemek gerekirse benim de elim­den bir şey gelmiyor. Buna rağmen niçin bana bu kadar bel bağlıyor­sun.”
“Söylemem” dedi Varaka b. Nevfel. Ama az gören gözleri parlamış­tı. “Mekkeliler gibi düşmanım olursun. Seni kaybetmek istemem.” “Ey Varaka, Mekke’nin bilgini! Beni nasıl başkaları ile bir tutarsın. Hem niçin, senden hayırdan başka bir şey görmemişken nasıl hasım olup fenalığını isteyeyim ki!”
“Geçen gün anlattığın kocan Huveylid’in gördüğü rüyayı dört ar­kadaşıma da anlattım. Biz dördümüz ceddimiz Hz. İbrahim’in, Al­lah’ın birliğini öğreten yolunun yolcularıyız. Allah bir resûl göndere­cek, onu bekliyoruz. İnsanlan kurtaracak son ümit, son peygamber­dir o.”
Duydukları Fatıma’yı korkutmuştu.
“Yavaş konuş ey Varaka. Birinin duyup sana zarar vermesinden korkarım. Huveylid’in rüyasını böyle mi yorumladın? Yoksa ben bek­lenen resûle mi hamileyim?”
“Hayır. Sende o alametler yok. Onun annesi bile henüz doğmadı. Belki de çocuktur ama henüz malumumuz olmadı. Ancak senin dün­yaya getireceğin inci, resûlün dostu, kuvvet kaynağı, ruhunun gıdası olacak. Onu anlayacak ve onun vazifesini kolaylaştıracak.”
Varaka’nm gözlerinde alevlenen şule Fatıma’ya da sıçramıştı. He­yecanla:
“Söylediğin bunca şeyden sonra çocuğumun erkek olacağını dü­şünmem lazım. Ama içimdeki his hiç de öyle şeyler söylemiyor. Ya kız olursa söylediklerini yapması nasıl mümkün olacak? Âciz ve insan bi­le sayılmayan bir kadın Allah’ın göndereceği resûle nasıl fayda sağla­yabilir ki? Bir kadının böyle büyük bir yükün altına girmesi ve onu kaldırması nasıl mümkün olabilir?”
Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’den sonra Mekke civarı ve Arap yanma- dası, uzunca bir süre kendilerine bildirilen din üzere bulundular. Hz. İbrahim’in tebliğ ettiği tevhid akidesini koruyan ve Hz. Peygamber’in peygamber olarak gönderilmesinden önce Allah’ın birliğine iman eden Haniflerin bir kısmı varlıklarını ve inançlannı Kur’ân-ı Kerîm’in vahyedildiği yıllara kadar devam ettirdiler. Varaka b. Nevfel onlardan biriydi. İnandıkları uğrunda cefa çekmiş, halkı tarafından meczup ve aklı başında olmayan biri muamelesine tâbi tutulmuştu.
Ya Huveylid’in kansı Fatıma’nın söyledikleri. O zamanların insanı çölde yaşardı. Çöl, dünya iklimlerinin en serti, en yıpratıcısı, en öldü­rücüsü, en müsamahasızı... Çölde yaşayan insan güçlü olmalı, güç­lükleri yenmeli. Öyleyse kendisini güçlü kılacak çocuklara sahip ol­malı. Kız çocukları zayıftı, erkek çocuklar güçlü ve gürbüz. Hem ken­disini dosta düşmana karşı da korurdu. Abdulmuttalib bile hep ken­disinin yanında olacak oğullar istememiş miydi? Bu yüzden oğulları­nın en değerlisini kurban vermek zorunda kalmamış mıydı?
Kadınlar yalnız felaket getirirdi. Kız ağırlıktı. İşe yaramazdı, belki ilerde kötü yola bile düşebilirdi. Kız çocuğunu evlendirmek de zordu. Sefalete düşerdi. O hâlde niçin yaşasın, boş yere yesin içsindi. Kadın önce babasının evlenince de kocasının malı olurdu. Bir eşya gibi alı­nır satılır, mirastan pay alamaz, bilakis mirasın bir parçası olurdu. Bö­lüşülür, gerekirse pazara götürülür köle diye satılırdı. Aslında çöl ka­dıını savaşlarda orduyu destekleyen, gerekirse atılgan, kılıçla ve savaşandı.
Kabileler hayatta bırakacakları kızlan seçerler, bir süre yaşayacak olan bu kızlara sof bir cübbe giydirirler, ona koyun, deve otlatırlardı. Bu kılıktaki kızlara kimse dokunmazdı. Yaşamasına bir müddet izin verilen ama sof elbisesi olmayanların yakın zamanda çöl kumlannda açılacak sıcak çukurlarda öldürüleceğini herkes bilirdi, o zavallı ço­cuktan başka. Kız çocuk sahibi olmak büyük dertti ama kız ve kadın olmak hakiki belaydı.
Bir süre sonra Fatıma ve Huveylid’in bir kız çocuklan oldu. Bütün ai­le geleneğe göre evlerinde toplanmış ya gelecek hayırlı müjdeyi ya da bir uğursuz haberi bekliyorlardı. Bir kızın doğduğu haberi verilince herke­sin suratı asılmıştı, Huveylid ve Fatıma hariç. Çünkü onlar bu doğanın kim olduğunu biliyor, kız ya da erkek, onu heyecanla bekliyorlardı.
Huveylid, yüzlerine birer kara perde inmiş akrabalarının karşısına dikildi.
“Üzüldünüz, cümlenizin bakışlan değişti. Neşeden birdenbire el çektiniz. Doğum düğünümüze sanki kıtlık yılının gölgesi düştü. Ne­dendir? Kız yerine oğlumuz olsaydı çöl bile yerinden oynayacaktı. Ba­na ne derseniz deyiniz, sözlerimi nasıl karşılarsanız karşılayınız, ben se­vindim dostlarım. Şimdi kınadığımız yavru, ele dile geldiği vakit hare­ketleriyle gam dağıtacağız. Çocuğum ağırmış, sıhhatliymiş. Annesine bir zarar gelmemiş. Yetmez mi? Elbet sevineceğim. Şer dolu bir erkek­ten, uğur dolu bir kadın üstündür. Mekke’de doğduk, çölde değil. Ey büyüklerim, akrabalanm, yakmlanm, dostlanm! Evimi size açtım. Cümlenizi bağnma bastırdım. Ne kadar çok eğlenirseniz beni o kadar sevindirirsiniz. Dünyamı aydınlatan kızımın adını Hatice koydum.”
İslâm tarihinin kendisine en büyük emanet yüklenilen şerefli ka­dını, iman edenlerin ilki, Hz. Peygamber’i tasdik edenlerin ilki, onu koruyanların önde gideni, zorluk ve darlık anında onun destekçisi, cennet kadınlarının efendisinin annesi, Allah’ın arslanı Hz. Ali’nin ha­misi, Cebrail’in kendisine selam verdiği ve yüce Allah’tan kendisine selam getirdiği kimse, mü’minlerin annesi; Hz. Hatice...
Doğduğunda elem yükünü sırtlanan ama dünya tatlısı olan gönül alıcı bu bebeğin çocukluğu ve gençliği, yüreklerini yumuşattığı amca- lannm koruyuculuğunda geçti. O devirde diğer kadınların bulamadı­ğı bir huzur ve rahatlık içinde yaşadı. Şüphesiz, ileride yükleneceği büyük vazifenin işaretleriydi bunlar. Yüce Allah âlemlere en büyük rahmetini göndereceği vakte kadar onu, çeşitli ikram ve meziyetlerle donatarak hazırlıyordu.
Kureyşli bir anne ve babadan dünyaya geldi. Her ikisi de Arap ya­rımadasındaki en köklü ailelere mensuptular. Hz. Hatice mensup ol­duğu bu yüksek nesebin yanı sıra, temiz ve saygı uyandıran bir üne de sahipti. Güzel ahlâkıyla ve erdemli vasıflarıyla biliniyordu. Onun ne kadar saygın biri olduğunun en önemli göstergesi, Hz. Peygam­berle evlenmeden önce temizliğiyle ve Kureyş kadınlarının efendisi niteliğiyle tanınmasıdır. Bunun yanında Kureyş’in en zenginlerinden ve mevki olarak en yükseklerinden biriydi.
Hz. Hatice son derece akıllı, basiret ve dirayet sahibiydi. Bunun işaretlerini, sıradan bir cep harçlığını idare ederken ya israf batağına yahut cimrilik tuzağına ya da kontrolsüzlük derdine müptela olarak zafiyete düşen ahir zaman kadının acziyeti ile onun, Mekke’nin en bü­yük servetini idare edişindeki hâkimiyetini mukayese ederek görebi­liriz. Modern psikoloji; şahsiyet olgunluğunun işaretlerini sayarken parayı ihtiyaçları giderirken israfa yahut cimriliğe düşmeyecek kadar dengeli kullanabilmenin, güçlü bir kabiliyetin işareti olduğunu vur­guluyor. Tarih, sanki bu kudrete işaret etmek istercesine Hz. Hati­ce’nin serveti hakkında şöyle diyor: “Onun sadece ticaret yaptığı mal- larını 80 bin deve taşıyordu. Dört yüz hizmetçi onun ticaret ve sair iş­lerini yürütmekle görevliydi.”
Hz. Hatice buna ilave olarak, bu serveti halkının hayrına harcaya­rak ulvi şahsiyetinin, gün geçtikçe büyüyen ticaret hacmiyle ticari ze­kâsının işaretlerini vermiştir. En önemlisi ise bütün bunlan bir kadın olarak hem de cahiliye Araplan arasında başarmış bir kadın olarak te­barüz etmesidir. Cahiliye Araplannm belki sayılabilecek tek tük müs­pet özelliklerinden biri, yücelik ve maharet gösterebilmiş kadınlara saygı duymasıdır, tabii eğer zengin bir kadınsa...
Hz. Hatice bir rivayete göre iki kez evlenmiş ve bu iki evliliğinden Hind adını taşıyan bir oğlu ve bir kızı dünyaya gelmiştir. Her iki eşi­nin vefatından sonra uzunca bir müddet dul olarak yaşamış, Mek­ke’nin en güzel, en zengin ve en asil kadını olması dolayısıyla yapılan bütün üst tabakanın evlilik tekliflerini reddetmişti. Dolayısıyla Pey­gamber Efendimiz ile 40 yaşı civarında evlenmişti.
Ancak göz ardı edemeyeceğimiz bir başka rivayet de onun hiç ev­lenmediği, evlenmiş olsa bile Peygamberimiz ile evlendiği sırada sade­ce 28 yaş civarında olduğudur. Arap kadınlarının çok erken yaşta ev­lendiği ve çetin çöl şartları altında yine erken yaşta yaşlılık etkilerine kapıldıklan ve kısa bir ömür yaşadıkları da verilen bilgiler arasında. Dolayısıyla Hz. Hatice daha önce evlenmiş de olsa Peygamber Efendi­miz ile evlendiğinde 28 yaşında olması akla aykırı sayılamaz. 28 yaşı­na gelmesine rağmen güzelliğinden hiçbir şey kaybetmemiş olması, bütün kadınların yılların tesirini hissetmeye başladığı bir zamanda övülecek bir durum sayılmıştır.
Hz. Hatice, ticaretle meşgul olduğu süre boyunca Peygamber Efendimiz ile ilgili övgü dolu sözler işitmiş, İlâhî takdir icabı gönlü, görmeden ve bilmeden 25 yaşındaki soyunun seçkini, akranının en değerlisi, Mekke’nin emini Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sel­lerde. kaymıştı. Gizliden gizliye Hz. Muhammed’i soruşturdu. Duyup dinlediklerini sormak üzere tıpkı annesinin yaptığı gibi Varaka b. Nevfel’in yanma koştu, beklenen elçinin Muhammed aleyhisselâm olacağı üzerinde durdu.
Varaka:
“Alametler onda açıkça var. Küçük yaşından beri onu yakından iz­ledim. Sevgili Allahımızın onu vazifeye çağırmasını beklemekten baş­ka yapacak işimiz yoktur. Ancak şehrin hâlini biliyorsun. Sağ gözü­nün, sol gözüne bile emniyeti olmasın. Dilini tut kızım, kalbindekile- ri ifşa etme.”
İlmin başı meraktır. Hele söz konusu ilim bütün bir dünya haya­tına değer bir pahaya sahip ise o vakit hissedilen şey meraktan daha fazlası olmalıdır. Hz. Hatice devrinin belki de bütün insanlığın en önemli bilgisine sahipti: Son Peygamberin zuhuru. Bu da onu sahip olduğu diğer bütün değerleri geride bırakarak çağdaşlarından çok da­ha üstün kılıyordu. Çünkü her zamanın kendine özgü bir kıymeti ve bu kıymeti elde edenlerin müstesna bir yeri vardır. O müstesna yer­de bu kez bir hanımefendi oturuyordu ki o bütün İslâm dünyasının ve sahabelerin üzerinde hakkı bulunmaktadır.
Hz. Hatice uzunca süredir akimda olan fikri Varaka’ya açtı:
“Ben onu bir davet ile ticaret kervanımın başına geçirmek istiyo­rum. Hem benim onun gibi güvenilecek birine ihtiyacım onun da be­nim gibi ticarete güç yetirebilecek birine ihtiyacı var.”
Belki de onun son peygamber olduğundan hiçbir şüphesi kalma­yan Hz. Hatice mümkün mertebe Hz. Peygamber’e yakın olmak isti­yordu. Zira bir süre sonra dost düşman, Mekke sokaklarında serazat gezen bu gencin varlığından haberdar olabilirdi, olacaktı da.
Hz. Hatice Peygamber Efendimiz’in halası Âtike aracılığı ile bu is­teğini ve teklifi görüşmek üzere davetini iletti. Ertesi gün davete ica­bet eden Peygamber Efendimiz yapılan teklifi kabul etti. Hz. Hatice onun başkanlığında bir ticaret kervanını Şam’a gönderdi. Aynı za­manda kölesi Meysere’yi de onunla beraber göndermiş, bu akıllı köle gittikleri her yerde Peygamber Efendimiz’in yanında bulunup onu gö­zetmiş, yolculuk sırasında Hz. Muhammed’de olan harikulade hâlleri dönüşte hanımefendisine anlatmak üzere iyice bellemişti.
Gittikleri yerde, Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem sata­caklarını sattı ve alacaklannı da aldı. Hz. Hatice maddi mânevi büyük kâr ettiği bu kervan ticaretinden haddinden fazla memnun kaldı. Kar­şılığında Peygamber Efendimiz’e belirledikleri ücretin çok üstünde bir bedel ödedi. Bu alışverişin bir başka neticesi daha vardı.
Hz. Hatice yakın arkadaşı ve yardımcısı Nefise’den önemli bir ri­cada bulundu.
“Sevgili Nefise, senden bir isteğim olacak ama bana ne cevap verir­sin bilmiyorum.”
“Benim değerli dostum, sen ne istedin de ben itiraz ettim. Söyle yeter ki elimden gelenin fazlası ile cevap vereceğimden emin ol.” Biraz mahcup ve yanaklan al al olmuş biçimde:
“Hani seninle geçenlerde konuştuğumuz mesele vardı ya. Hani Muhammed ile ilgili olan.” dedi.
Nefise Hatun sevinçliydi. Uzun zamandır bu ikisini evlendirebil- mek için planlar yapıyordu.
“Hatırlıyorum.” dedi. “Birbirine yakışan bundan daha güzel bir çift olamayacağını da ben söylemiştim.”
“Evet, benim sevgili arkadaşım, şimdi bunun sırası gelmiştir. Gi­dip bu işi Muhammed’e açsan nasıl olur? Ama vereceği bütün cevap­ları olduğu gibi bana söylemeni de rica ediyorum senden.”
Aldığı talimat üzere bu yakın arkadaş doğruca Peygamberimiz’in yanma gitti. Ona:
“Ey Muhammed! Artık belli bir yaşa geldin, sen iyi bir ailedensin ve sahip olduğun güzel huyları herkes biliyor. Peki, o hâlde niçin ev­lenmiyorsun. Uygun birini rahatlıkla bulabilirsin” dedi.
Peygamberimiz ayrı bir ev kurmaya imkânlannm elvermediğini söyleyerek özür diledi. Ama Nefise devam etti:
“Peki, hem zengin hem de iyi bir aileye mensup zengin birini bulsan.” Bunun üzerine çok şaşıran Peygamberimiz bu hanımın kim olabi­leceğini sordu. Nefise “Hatice” karşılığını verdi. Hz. Muhammed tek­rar söz alarak,
“Onun beni kabul etmesi imkânsız! Şehrin bütün zenginleri onun peşinde, o ise herkesi reddediyor.” dedi.
“Eğer önerim hoşuna gittiyse bu işi bana bırak, ben ortak dostu­muza konuyu açarım ya Muhammed.” diyerek oradan ayrıldı. Pey­gamberimiz böyle güçlü bir güvence veren Nefise’nin bu işle görev­lendirildiğini sezmişti.
Nefise binti Münye, Allah tarafından bir araya gelmeleri takdir edilmiş bu büyük insanlann evlenmelerine aracılık etme şerefine nail olmuştu. Bir müddet sonra düğün günü tespit edilmiş ve hazırlıklar başlamıştı.
Kutlu Peygamber biraz tedirgin ve telaş içinde... Hatice gibi hem madden hem de ahlâken saygın bir hanıma layık bir düğün hediyesi­ni kendi imkânları ile nasıl hazırlayacaktı? Bunun sıkıntısı ile can dos­tu, biricik arkadaşı Ebû Bekir’in yanma uğradı bir öğle vakti. Ticaret­le meşgul olan Ebû Bekir; kapıdan girer girmez can dostunun yüzü­ne yansıyan sıkıntıyı fark etmişti.
Zaten gönül bağı olanlar, dostların hâlini sezmek için onların ne yüzünü görmeye ne gözüne bakmaya muhtaçtır. Onlar gönülden gönle giden gizli yolun seyyahlarıdır, kendi aralannda bu yol boyun­ca gider gelirler. Hâl böyle olunca hâli izhar etmeden derdi keşfe ehil­dirler. Nice dostlann, birbirlerine sıkıntılarını söylemeye mecbur ede­cek kadar az anlayışlı olduklarını düşünerek hayıflandıklarına az mı şahit olmuşuzdur. Ama sadece tarih sayfalarında ve menakıb kitapla­rında... Onlara göre dost, dostunun derdini o söylemeden anlayabile­ne denir. Dert söylenildikten sonra derman aramak herkesin harcıdır.
Dostunun yanma kısa süreliğine de olsa uğrayış, sorunları halledi- vermişti. O gün Hz. Ebû Bekir gelecek olan çok kârlı bir ticaret ker­vanını bekliyordu. Gidilen yerden büyük kârlar elde edilerek dönül­müştü. Dostunun derdini öğrendikten sonra bu büyük kervanı Pey­gamber Efendimiz’e düğün hediyesi olarak bağışladı. Mekke ileri ge­lenleri günlerce Kâbe’nin çevresinden dolanıp salma salma Hz. Hati­ce’nin evine dolan kervanı konuştu.
Böylece Hz. Muhammed ile Hz. Hatice’nin nikâhı kıyıldı. Hz. Mu­hammed yirmi deve mehir verdi. Nikâhtan sonra develer kesildi, yemek­ler pişirildi. Hz. Hatice’nin evi eşe dosta açıldı. Gelenler arasında Fahr-i Kâinat’m sütannesi Halime de vardı. Sütoğlunun düğününde bulunmak için ta Sa’d kabilesinden çıkıp gelmişti. Bu mübarek kadın ertesi gün şe­refli ve cömert gelinin bağışladığı kırk baş koyunla kabilesine dönecekti.
Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'in gözleri nemli, yüre­ği ise buruk bir heyecan ile doluydu. Annesini küçük yaşta kaybet­mişti. Şimdi ince, latif bir el bu eski yarayı derin bir şefkatle sanyor- du. Mahzun kalp, Hatice’de uzun mahrumiyet devresinin sıkıntısına güzel bir bedel bularak ferahladı. Hz. Peygamber bu evlilik süresince Hz. Hatice’nin mülküne el sürmedi. Onun için kervanlar düzenledi, uzun seyahatler yaptı, bol kâr getirdi. O kadar... O kendi elinin eme­ğini kazandı ve ailesi için harcadı. Hz. Hatice’nin ticaret kervanları sa­yesinde oldukça iyi bir gelir elde ettiği için masrafını da hayrını da kendi kazancından sarf ediyordu.
On beş yıl bu evlilik mutluluk dolu olarak geçecekti. Ülfet ve de­vamlılıkla süslenmiş olarak... Cenâb-ı Hak da, kızlar ve oğlanlar hedi­ye ederek bu evliliğin saadetini artıracaktı. Hz. Hatice, el-Kasım isim­li oğullarını dünyaya getirdi. Hz. Muhammed, Ebû’l-Kasım (Kasım’m babası) künyesini aldı. Hz. Hatice’nin el-Kasım’dan sonra Rukıyye, Zeynep, Ümmü Gülsüm ve Fatıma isimli çocukları oldu. Kasım, kar­deşlerinden hatta anne ve babasından çok daha önce, küçücükken rahmet-i rahmana kavuştu.
Zaman ikisini de senelerce sükûnet ve huzur verici örtüsüyle ku­şattı. Bu süre içerisinde Fahr-i Kâinat, meçhul geleceğinde yaşayacağı zorluklar için sevgi ve muhabbet, güç ve dirayet depoluyordu. Bu, ök­süz olarak geçirdiği maziye bir karşılık, istikbalde karşılaşacağı büyük meşguliyetlere ve ağır mücadelelere de bir hazırlıktı.
Hz. Muhammed yavaş yavaş değişmeye başladı. Üzerindeki 40 ya­şma gelmişliğin bir hâli miydi? Yoksa içini sıkan, onu hayattan kopa­ran bir şeyler mi vardı? Yaşı eşinden büyük olan bir hanımın aklına ne gelmez ki! Hz. Hatice’nin gözünün nuru, eşi, gitgide kendisinden uzaklaşmaya hatta yalnızlığı tercih etmeye başlamıştı. Hiçbir şeyi yal­nız kalmaktan daha çok sevmiyordu. Evinden uzaklaşıyor, dağ başla­rına çekiliyordu. Neydi derdi acaba, gün yüzlü çocuklarından uzak­laşmasının sebebi ne olabilirdi? Bizim için bir muamma olabilecek bu durum büyük Hatice için beklenilen bir durumdu. O artık zamanın geldiğini hissediyordu. Sevgili eşinin bu hallerini de yakından takip ediyor, âdeta tetikte kendisine ihtiyacı olacak zamanı bekliyordu. Tıp­kı Varaka’nm Fatıma’ya söylediği gibi o, hazır ve nazır bekleyen bir nefer gibiydi. Allah onu Peygamberine yardımcı tayin etmişti.
Hz. Hatice hiçbir meseleyi büyütmüyor, sanki bunlar hayatın tabii seyri içinde yerli yerine oturacakmış gibi bekliyordu. O sıradan bir kadın değildi ki sıradan endişeleri olsun, ayrıca sıradan bir eşe de sa­hip değildi. Ne tür bir hayatın kendisini beklediğini, eşinin karşılaşa­cağı büyük zorluklann neler olabileceğini ve zorluklar karşısında bul­ması gereken çözümleri, atması gereken adımlan, insiyaki bir davra­nış ile biliyordu. Bütün bunlar, işte onu ‘büyük’ yapan değerlerdi. O Haticetü’l-Kübra idi.
Hz. Peygamber bir süre sonra da sabahın aydınlığı gibi açık olan rüyalar görmeye başladı. Bu rüyalar ve sık sık gördüğü ışıltılı görün­tüler onu şehirden uzaklara ta Hira dağına kadar götürüyordu. Ancak bu defa başka bir hâl ile dönüyordu. Onu görenlerin her biri başka bir tahminde bulunuyordu.
“Hastalanmış galiba. Sıtma nöbetine tutulmuş.”
“Muhammed’in bu hâli kâhinlik alametidir.”
“Putlanmız ona kızdılar. Lanetledir de onu aklından ettiler.” Hâlbuki o olan bitenden, arkasından dedikodu edenlerden haber­dar değildi. Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem bütün dikka­tini karşılaştığı eşsiz olaylara teksif etmişti. Başına gelenleri, gördüğü sırlı varlığı, onun söylediklerini, yol boyunca olanlan bir bir düşünü­yor, her birinden bir mâna çıkarmaya ve olup biteni anlamaya çalışı­yordu. Titreyerek girdiği evinde Hz. Hatice’den kendisini örtmesini istedi ve gelen örtülere bürünerek bir süre yattı. Başını çevirdiği her yerde o yüzü görüyor, kulaklarından o şiddetli ses hiç gitmiyordu.
Sakinleşmesi için bir müddet geçti. Kendisine bu görünenin ve ba­şına gelenlerin şeytanın işi olduğundan bahisle, olanlan merakla ba­şından bir an bile ayrılmayan sevgili eşine anlattı:
“Bana adının Cebrail olduğunu ve Allah’ın son elçisi olarak beni seç­tiğini bildirmek için kendisini gönderdiğini bildirdi. Aynca, melek ba­na abdest almayı öğretti ve vücudum tamamen arınmış hâle gelince de benden okumamı istedi. Ben okuma bilmem, diye cevap verdim. Me­lek beni kollanna alıp kuvvetle sıktı ve nihayet bırakıp, bir kez daha okumamı istedi. Ben yine okumayı bilmediğimi söyledim. Bu kez beni daha kuvvetle sıkıp, sonra benden okumamı istedi ve ben okuma bil­mediğim cevabını verdim. Üçüncü kez beni kollarına alıp, öncekilerden daha şiddetli bir biçimde sıktıktan sonra beni serbest bıraktı ve
‘Yaratan Rabbinin adıyla (Rabbin adına sana okunan şekliyle) oku (ve bildir insanlara).(2) O insanı bir alak’tan (rahim duvarına asılmış zigottan/aşılanmış yumurtadan) yarattı. Oku, insana bilmediğini öğ­reten, kalemle (yazmayı) öğreten Rabbin en büyük kerem sahibidir.’ (96/Alak, 1-5) dedi.”
Hz. Hatice işte bugünler için bekliyordu, sırasını kolluyordu. Va- raka’nm dediği olmuş, Allah Resûlü’nün en büyük destekçisi olacağı günler nihayet gelmişti. Nihayet en son ve en büyük dinin ilk mü’mi- ni olacaktı:
“Korkma ya Muhammed!” dedi. “Allah seni asla kötülüğe atmaya­caktır. Bilakis sana yalnızca iyilikle muamele edecektir. Zira sen yakınlarına yardım eden, ailesine bakan, hayatını dürüst ve temiz şekilde ka­zanan, insanlann doğruluktan aynlmamasım sağlayan, yetimlere sığınacaklan yer veren, hakikati söyleyen, emanete ihanet etmeyen, hiçbir da­yanağı olmayanların imdadına koşan, yoksullara iyilik için çırpman, bütün insanlara nezaketle yaklaşan tam ve mükemmel bir eminsin. Şey­tanın aldatması senin gibi birine nasıl yaklaşabilir? Şüphesiz Rabbinden göreceğin tek şey büyük bir nimet ve yakınlıktır. Ama sen yine de en­dişe etme ben bu olanları Varaka’ya haber vereceğim. Bu olan biten hakkında bize en güzel ve doğru açıklamayı o yapacaktır.”
Hz. Hatice’nin Peygamber Efendimiz’i teskin ederken söyledikleri, hem bir kadının eşini nasıl teşvik edeceğine bir misaldir hem de peygam­ber olacak bir zatta bulunması gereken özelliklerdir. Peygamberlik kapı­sı kapanmış olsa da velilik her zaman mümkün olan bir mertebedir.
Hatice validemiz, işittiklerinden hareketle vardığı tahmini tasdik ettirmek üzere hızla hazırlanıp evden çıktı. Varaka’nm evine doğru uçarcasına gidiyordu. Cevabını bildiği sorulan ona bir kez daha sora­cak, büyük bir hâdise karşısında alacağı mevkiyi daha da güçlendire­cekti. Artık iyice yaşlanmış, vücudu güçten düşse de ruhu hiç solma­mış Varaka’ya olan biteni bir çırpıda şöyle anlattı:
“Ey yaşlı ve bilge Varaka, sen daima Allah’ın ilhamlarıyla donan­dın. Ne dediysen ve ne yaptıysan onlar hep hayırla doluydu. Muham- med’i ilk bilen ve ilk haber veren sensin. Anlattıklarım üzerine bana söyleyeceğin bir şey var mıdır?”
Varaka sevinç içindeydi. Nasıl sevinmesindi, bir ömür peygambe­rin gelişini beklemişti. İyice yaşlandığı için artık onu göremeden, ona iman edemeden, şefaatine eremeden göçüp gideceğini düşünüyordu. Bu haber hayat pınarı gibi gelmiş, yaşlılığın gücünü tükettiği bedeni canlanmıştı.
“Ey şereflilerin en şereflisi, sabırla yoğrulmuş kızım. Sevin, çok se­vin, hepimiz sevinelim. Şükür Allah’ımıza ki sabır ve tahammülümü­zün meyvesini bize verdi. Ey Haticem! Söyle Muhammed’e asla kork­masın, gördüğü melek Cebrail aleyhisselâm dır. Hz. Muhammed’e ahir zaman peygamberi olduğunu müjdelemiştir. Çekinmesin, yine Hira dağına gitsin. Emirler alsın. Başında Allah’ın nuru vardır, dilin­den insanlığın hayrı dökülecektir. Elçilik emri geldiğinde gecikmeden bana koş kızım. Zira Allah’ıma teslim olmak ve Hz. Muhammed’in re- sûllüğüne şahadet etmek arzusuyla kavrulmaktayım. Aaah, onun hic­ret edeceği zamana yetişmeyi ve sıkıntılı günlerinde yanında olmayı ne kadar da çok isterdim.”
Bu ilk vahiy sırasında mü’minlerin annesi sıfatına her yönüyle layık olan Hz. Hatice’nin tavn şayan-ı dikkattir. Peygamber Efendimiz’in kar­şılaştığı olağanüstü hiçbir hâl onu telaşlandırmamış, hayrete düşürme­mişti. Bilakis o son derece dikkatli bir biçimde olanları takip ediyor ve neredeyse seyrini bildiği hâdiselerin teker teker zuhurunu bekliyordu. Bu açıdan bakıldığında onun, devrinin en yüksek ilim seviyesine sahip olduğunu görmek mümkündür. Zira cahiliye Araplanmn elindeki en önemli bilgi ahir zaman peygamberinin yakın bir zamanda geleceği ve insanları kurtuluşa taşıyacağı idi. Üstelik bu peygamber Araplann için­den çıkacaktı. Devrin en önemli bilgisini tam vaktinde elde etmek, bu­nunla kalmayıp gereğini yerine getirmek sadece o çağda değil içinde ya­şadığımız zaman diliminde de son derece önemlidir. Bu aynı zamanda hikmet ehli olmayı da icap ettirir ki hikmetli insan; ne zaman, nerede ve nasıl davranacağını bilen insan demektir. Anlaşılıyor ki Allahu Teâ­lâ, Hz. Hatice’yi insanlann en üstünü sıfatıyla muttasıf Peygamber Efen- dimiz’e eş olarak seçmekle kalmamış, onu risalet vazifesine tıpkı pey­gamberimizi hazırladığı gibi hazırlamıştır. İlim, hikmet, dirayet, teslimi­yet ve metanet... Bunlar Hz. Hatice’nin Peygamber Efendimiz’in vazife­lerini kolaylaştıran en önemli özellikleriydi.
İlk vahiyden sonra Cebrail’in geciken ziyareti peygamberimizi te­laşlandırdığında da Hz. Hatice’yi son derece sükûn içinde buluyoruz. O yine her zamanki sözleri ve metanetiyle dünyanın en ağır görevine seçilen Peygamberimiz’in yanında yer alıyor ve şöyle diyordu:
“Ey Muhammed, sen Allah’ın peygamberisin. Bundan benim zer­rece şüphem yoktur. Senin de olmasın. Vahyin gecikmesinde de mu­hakkak Rabbinin bir ikramı vardır. Bu durum sadece senin tahammül kabiliyetinin gelişmesi ve genişlemesi içindir.”
İşte böylece Hz. Hatice, Allah’a ve Resûlü’ne iman edenlerin ve Muhammed’in Rabbinden getirdiklerini tasdik edenlerin ilki oldu. Ancak ondan sonradır ki ashâbm ve insanlann en şereflileri Ebû Bekr b. Ebû Kuhafe, Ali b. Ebû Talib ve Zeyd b. Harise müslüman oldular.
Fakat Kureyş’in efendileri, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in getirdiklerini inkâr edip ona iman etmediler. Onu yücelten, kendile­rini alçaltan ve otoritelerini sarsan şeyleri nasıl kabul edebilirlerdi. Hz. Muhammed’in getirdiği öyle büyük bir teklifti ki onu kabul ederler­se, kendi ellerinde tutuklarını sandıkları hayat dizginini Allahu Teâ- lâ’ya teslim edeceklerdi. Böyle bir teslimiyeti Mekke’nin şereflileri na­sıl kabul edebilirdi. Kendi hükümlerinin üstünde bir hükmü nasıl tas­dik ederlerdi. Birine dost olmazsan hasım olmalısın... Bu basit kurala uydular ve ona düşman olup eziyet ettiler.
Hz. Hatice ise davasında ona yardım etti. Hatice onun doğru ve dürüst bir veziri idi. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem davetini reddeden ve kendisini yalanlayan insanları gördüğünde yahut aley­hinde söylenmiş hoşlanmadığı bir şey duyduğunda çok üzülürdü. Ancak Allahu Teâlâ, Hz. Hatice vasıtasıyla Resûlündeki sıkıntıyı gide­rirdi. Resûlullah yanına geldiğinde Hatice validemiz ona sebat etme­sini söyler, kederini hafifletir, onu tasdik eder ve kavminden gördük­lerine aldırmamasını söylerdi.
Haşimoğullan ve Abdulmuttaliboğullan Resûlullah’ı korumak ve ona bir kötülük gelmesine engel olmak için onu Ebû Talib mahallesine götürünce Kureyş o mahalleyi kuşattı. Kâbe’nin içine ağır ve zulmedici ifadeler içeren bir sayfa yazıp astılar. Onlar Haşimoğullan’na kız verme­meye ve onlardan kız almamaya, onlarla alışveriş yapmamaya ve Hz. Muhammed’i öldürmeleri için teslim etmedikçe asla banş yapmamaya karar verdiler. Hz. Hatice ve Haşimoğullan, Ebû Talib mahallesinde Peygamberimiz ile birlikte tam üç yıl mahsur kaldılar. Aşın açlıktan do­layı karınlanna taş bağladılar. Burada şiddetli ve sıkıntılı bir kuşatma al­tında kaldılar. Sıkıntı o kadar şiddetliydi ki açlıklarını bastırabilmek için ağaçlann ve çalılann yapraklarını dahi yediler. Gizli gizli gelen pek az şey müstesna ellerine yiyecek içecek hiçbir şey ulaşmadı.
Hz. Hatice çok büyük bir servetin sahibiydi. O servetle bu sıkıntılarını hafifletebilirdi. Demek ki o zamana kadar elinde ne var ne yoksa müs- lümanlar için harcamış, belki eziyet gören köleleri satın almış, aç ve açıkta kalan müslümanların diyetlerini ödemiş, açlık çekenlerin ihtiyaç- lannı gidermişti. Bu ilk çile yıllan uzun ve zorluydu. O da diğer varlık­lı müslümanlar gibi elinde avucunda ne varsa tüketmişti. Mekke’nin en güzel ve en zengin kadını perişanlık ve açlık içinde bir köşeciğe sıkıştıırıılmış olan eşinin yanında, diğer müslümanlarla birlikte türlü mahru­miyetlere direniyordu. Dileği sevgili eşinin eziyetten, tecritten, aşağılan­maktan, hakaretten ve açlıktan kurtulduğunu görebilmekti.
Bu sıkıntılı günlerde bir akşam Ümmü Gülsüm, yaşı ilerlemiş, hâ­diseler dolayısıyla yıpranmış, açlıkla pençeleşmiş ve ömrünün sonu­nun yaklaştığını hisseden Hz. Hatice’nin yatağı yanında gecesini uy­kusuz geçirmişti. Değerli anne zayıflık ve hastalığa insanüstü bir gay­retle karşı duruyor gerek sevgili eşi, gerek çocuklan için hayatta kal­maya çalışıyordu.
“Ecel, şu sıkıntılı hâl gidinceye kadar, sevgili babanızın ve sizin ra­hata kavuştuğunuzu görecek kadar bana süre tanısaydı da gönül hoş­luğuyla gözüm arkada kalmadan ölseydim.” dedi.
Sevgili annesinin dilinden dökülen her ayrılık sözüyle harap olan eden Ümmü Gülsüm:
“Bir şeyciğin yok anneciğim! Bu sıkıntılar hep şu tecrid yüzünden. Zayıf ve güçsüz düştün. Hele bir işler yoluna girsin, yiyeceğimiz tam olsun bak nasıl eski hâline döneceksin.”
Hz. Hatice, çok şey görmüş bir hanımdı, bu gelenin ne olduğunu gayet iyi biliyordu. Onun için iyileşmek Rabbine kavuşmak demekti.
“Ah yavrum! Kureyşli hiçbir kadın benim tattığım nimetleri tatma­dı. Belki şu dünyada hiç bir kadın benim elde ettiğim şerefe ermedi; dünyada Muhammed Mustafa’nın zevcesi olmam şeref olarak yetip arttığı gibi âhirette ilk mü’min kadın olarak diriltilmem ve mü’minle­rin annesi olmam en büyük nimettir benim için. Üzülecek bir şey yok.” Diyerek çocuklarını avutmaya çalıştı.
Ellerini açarak yalvardı:
“Allah’ım, sayamayacağım kadar övgüye layıksın! Allah’ım, senin huzurunda sana varmayı hoşnutsuzlukla karşılamam ancak ben, ba­na vereceğin nimetlere daha fazla layık olabilmek için daha fazla feda­kârlıkta bulunmayı ne kadar çok istiyorum.”
Loş oda alevi titreyen mumdan çok Haticetü’l-Kübra validemizin dualarıyla aydınlanıyordu. Sanki âlem susmuş bu fısıltı halindeki duaya ve yakarışlara kulak veriyordu. Mü’minlerin annesinin soluk alışından, yanı başında sessizce dua eden kızının kalp çarpıntıların­dan başka bir ses duyulmuyordu.
Kapı açıldı. Odayı bol bir ışık ve nur aydınlattı. Resûlullah sallal- lahu aleyhi ve sellem yüzünde sevinç ışıltılanyla içeriye girdi. Mü’minlerin annesi onu görür görmez yerinden sıçradı. Aydınlık yü­zü ile Âlemlerin Fahri’ni karşılarken zayıf vücuduna güç ve afiyetin yayıldığını hissediyordu. Onu görenler az önce hasta yatağında inle­yen kişinin o olmadığını söylerlerdi.
İşittikleri, hâlsiz bedenine can zerkediyor, zulüm karanlığının yavaş yavaş aydınlanmakta olduğunu, bu karanlığın yerini yeni bir doğuşun nuruna bıraktığını görür gibi oluyordu. Artık Resûlullah salhlhhu aleyhi ve sellem’in kendini eşi ve dini için feda eden imanlı ve sabırlı hanımıyla beraber Mekke haremine bitişik evine dönme zamanı gelmişti. Ama bu zaman altmış beş yaşma basmış olan Hz. Hatice’de güç bırakmamıştı.
Muhasaranın çöküşünden altı ay sonra Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in amcası Ebû Talib vefat etti. O yeğeni için sadakat­li bir baba, kefil, koruyucu ve Kureyş’in müşrikleri önünde aşılmaz bir engeldi. Hz. Hatice, amca Ebû Talib’in matemine şahit olmadı. O, Resûlullah’m evinde sevgili zevcinin durumunun düzeldiğine kanaat getirdikten sonra Rabbine kavuşmak arzusuyla yatağında dünyaya ve­da etme durumundaydı.
Bu esnada Resûlullah Efendimiz, kendisini hiç yalnız bırakmayan zevcesinin yanı başında duruyor, onu hayatının en zorlu yolculuğunda yalnız bırakmıyordu. O, kendisine Allahu Teâlâ’nm selam gönderdiği mübarek bir hanımdı ve cennet şimdi onun için süsleniyordu. Allahu Teâlâ, İslâm dininin ve İslâm Peygamberinin en büyük hamisine kim bilir gözlerin görmediği, kulaklann işitmediği nice nimetler hazırlıyor­du. Hz. Peygamber’in, kulağına müjdeler fısıldayarak sekeratı kolaylaş­tırması sayesinde Hz. Hatice dünyaya gülümseyerek veda etti.
Hz. Hatice, Haşimoğullan Ebû Talib mahallesinden çıktıktan ve Ebû Talib’in ölümünden üç gün sonra bi’setin onuncu yılı Ramazanın onunda 65 yaşındayken vefat etti.
Hacûn kabristanına defnedildi. Onu kabrine Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem mübarek elleriyle yerleştirdi. Sonra evlendikleri gün­den itibaren kendisine her konuda yardımcı olan ve son nefesine ka­dar yanı başında cihadına ortak olduğu sevgili zevcesine veda edip ke­der içinde evinin yolunu tuttu.
Resûlullah, bu uzun, yorucu mücadeleye karşı Hz. Hatice’nin sev­gi ve şefkat pınarından doya doya içerek teçhizatlanmıştır. Hz. Mu­hammed sallallahu aleyhi ve sellem’e zevce olarak da Hz. Hatice, yeri doldurulamayan eşsiz bir kadındı. O, Hz. Muhammed’e tarihin ben­zerini bahsedemeyeceği şekilde örnek sevgi, sadakat, vefa gösteren bir eş olmuştur.
Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Allah’a andolsun ki, Allah ba­na Hatice’den daha iyisini nasip etmemiştir; herkes beni inkâr ettiği sı­rada, o bana iman etti. Herkes beni yalanladığı zaman, o beni tasdik et­ti. İnsanlar beni mallarından mahrum bıraktıklan sırada, o, kendi ser­vetiyle benim yardımıma koştu. Allah, ondan bana evlat nasip etti.”
Hz. Hatice, ahlâkın ne olduğunun bilinmediği bir devrin kadını­dır. Genç yaşında dul kalmasına rağmen yanlış geleneklerin tutkunu olmamış, yeni ve sapkın, yanıltıcı ve yıkıcı alışkanlıklara kapılmamış­tır. Bataklıkta iken kir tutmamış, sazların rüzgârda eğilen tepecikleri gibi tertemiz kalmayı başarmıştır. Allah’ın bir rahmet ifadesi olarak kendisine sunduğu servetini ihtirasına değil hayra harcamıştır. O za­manda kadının dişi bir deve kadar itibarı yokken, doğan kızlar kuma gömülürken, bu hasletleri kendi kendine elde etmiştir. İlk öğretmen, ilk hemşire, ilk ev kadını kursları açan o olmuştur. Senenin, asrının hatta tüm zamanlann ölümsüz tek kadını ve annesi mertebesine yük­seltilmiştir. Hz. Ali gibi bükülmez bir irade, bir kahraman ve ilim der­yası onun elinde yetişmiştir.
Tarih; sevgide, şefkatte, vefada ve cefada Hz. Hatice’den daha şe­refli bir kadından asla bahsedemeyecektir. Çünkü Hz. Hatice, dünya döndükçe müslüman kadınlara her yönüyle örnek İslâm kadını olma­ya devam edecek ve ismi hürmetle ve rahmetle kıyamete kadar diller­den düşmeyecektir.
Sahip olduğumuz her nimetin içinde onun da katkısı olduğunu unutmayacağız. Kadınlar olarak, kimi örnek alacağımıza, kimi en çok seveceğimize doğru karar vereceğiz. Çünkü yanlış yöne bakış kişiyi yanlış istikamete götürür.

HATİCETÜ’L-KÜBRA
Mukaddes genç adam yirmi beşinde;
Hadicetül-kübra kırkına doğru.
“Beni alırlar mı?” O'na bir soru...
Kâinat Fahrinin cevabı: Evet!
Halkalandı Kureyş; meclis, ziyafet
Bütün Mekke ünlü günün peşinde.
 
Karşılıklı ahenk ahenk hutbeler;
Sayılıp döküldü, ünler, rütbeler;
Ve Allah ismiyle kıyılan nikâh...
Hadice'nin evi Nura karargâh...
Bu evde en büyük çifti dünyanın,
Bu evde gerçeği sadık rüyanın.
Ondan, Peygamberin bütün evlâdı:
Zeynep; Rukiyye, Ümmü Kelsum;
Ve sonra Fatıma, Betül ve Masum...
Hadice'nin gönlü O'nun gönlüdür;
O'nun dışındaki her şey ölüdür.
Ruhunda ne varsa hep Ondan aldı.
Bir seziş, bir inanç, gök kadar derin,
îlk odur, birinci kaydı defterin;
Müslümanlıkta bir, kadınlıkta bir...
Hizmette, şefkatte, yakınlıkta bir...
Hadice, Hadice, büyük ve temiz;
Öz anneden daha aziz annemiz...

Necip Fazıl Kısakürek

Kaynak: Serpil Özcan - Hz. Havva'dan Hz. Zeyneb'e Kadınların İzinde
Etiketler:
Geri Bildirim!