"(Resûlüm!) De ki: “Ben sadece Rabbime yalvarırım ve hiç kimseyi O’na ortak koşmam. 72/20”"
Hz. Ümmü Seleme (r.anha)
Gerçek Aşkın Sahibi Hz. Ümmü Seleme   
Sehl b. Abdullah Tüsterî radıyallâhu antim buyurdukları gibi, hic-ret, şirki terk edip tevhide, kötülükten vazgeçip iyiliğe, haramı bırakıp helâle, en güzele yönelmek demektir. Bu zaviyeden bakıldığında hicret, bir mahalli terk edip diğerine geçmek fiiliyatından önce kalp ve ruh ile başlar. Bundan sonradır ki tezahürü zahiri âlemde kendisi¬ni gösterir. Öyleyse kişi tebliğini önce kendisine yöneltir, nefsini haramdan ve günahlardan armdmr. Asıl olan hicret budur ancak bundan sonra zahiri âlemde zuhur eden zorluklar ve engeller aşılamaz boyuta geldiyse fiili hicret vuku bulur. Birinci mânadaki hicretin mekânla bir bağlantısı yoktur, o tamamen iç âlemde, her yerde ve hâl u kârda mümkündür. Yeter ki mü’min bu seyrüsefere hazır olsun.
İç âlemdeki hicret tamama ermediği sürece şehir şehir gezmenin, belde verip semt almanın faydası sınırlı olacaktır. Zira her nerede olursa olsun mü’mini günaha düşüren, kötülüklere yaklaştıran, harama bulaştıran, zevke salan, sefaya daldıran öncelikle kendisi, kendi nefsidir. Merhum Necip Fazıl Kısakürek’in dediği gibi:
Hep nefis çıkar karşıma ölüp ölüp dirilsem İnsandan kaçmak kolay, kendimden kaçabilsem!
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de nefisle müca-deleyi bu sebeple büyük cihat olarak adlandırmamış mıdır?
Elbette mü’minleri fiili hicrete iten sebepler de vardır. Baskı, zu-lüm, işkence saikıyla inandığı gibi yaşayamamak... Zira kişi inandığı gibi yaşamak dürüstlüğüne sahip olmalıdır. Aksi bir durum yani inansa da inanmıyormuş gibi yapmak, başlangıçta ona nefes aldırsa da zaman içinde değişmesine, kendisine kalkan yaptığını zannettiği fikre boydan boya bürünmesine sebep olur. Bu açıdan hicret bir dürüstlük mücadelesidir. Çünkü mü’min kim olduğunu saklamadığı gibi, hayatını düzenleyen İslâm’ı ve onun hiçbir emrini ihlal veya ihmal etmeden yaşama mecburiyetindedir. Bu seçmeli bir hak değil, doğrudan bir emirdir. Aksi hâlde, ‘imanı’, yaşayarak ‘yaşatmak’ mümkün olmayacağı için ‘ölümüne’ sebep olacaktır. İmanı diri tutmak ise mü’minin en önemli görevi, yaşama amacıdır. Allahu Teâlâ, hicretin bu önemli hususiyetine dikkat çekerek:
“Ey iman eden kullanm! Şüphesiz benim arzım geniştir. O halde (İslâm’ın gereğini rahatça söylemek ve yaşamak nerede mümkünse, gidip orada) yalnız bana kulluk edin.” (29/Ankebût, 56) emri ile kulluğun zarureti dolayısıyla, hem tebliğin vazgeçilmezliğini hem de hicretin gerekliliğini hatırlatır.
Tarihî anlamıyla hicret, Mekke’den Medine’ye uzanan tebliğ yol-culuğu ve İslâm’a hizmet yürüyüşüdür. Çünkü hicret ile tebliğ vazifesi yaygınlık kazanır ve Allah’ın Peygamberi vasıtasıyla indirdiği İslâm’ı asıl hedefi olan insana ulaştırmak vazifesi yerine getirilmiş olur. Peygamber Efendimiz’in hicreti tarihte görülmüş en tesirli tebliğ hareketidir. O’nun hicreti ile İslâm bir anda geniş topraklara nüfuz etmiş,
Medine’de ilk İslâm devleti kurulmuş, bu merkezi üs edinen sahabeler akın akın diğer beldelere dağılma gücü bulmuşlardır.
Hz. Peygamber’den sonra tebliğ vazifesini yani insanlara İslâm’ı duyurma görevini üstenmiş olan sahabe-i kiramın büyük çoğunluğu çevre ülkelere, şehirlere ve kavimlere dağılmış, aynı amaç ve hedef ile farklı yöntemleri benimseyerek gittikleri her yeri birer tebliğ merkezine dönüştürüp Peygamber mirası ile çevrelerini aydınlatmışlardır. Onların önde gelenlerinden Ebû Eyyûb el-Ensârî radıyallâhu anh: “İlminin artmasını, anlayışının derinleşmesini arzu eden, kendi kavim ve kabilesinden uzaklaşıp yabancılarla beraberliğe katlansın.” sözüyle ilme dayalı tebliğ için hicret ve gurbetin gereğini açıkça ifade etmiştir. Ashâbm büyük çoğunluğu bu fikrin ve inancın ışığında bulundukları şehirlerden ayrılıp vatanlanndan binlerce kilometre uzaklıktaki topraklarda can vermişlerdir. Onlann bu gidişi yalnız hayattayken değil vefatlarından sonra da o beldelerin hamisi olmalan nimetini birlikte getirmiş, sıhhatlerinde olduğu gibi ölümlerinden sonra da birer iman ve tebliğ çerağma dönüşmelerini temin etmiştir. Bulundukları beldelerin halkları, yüzyıllar sonra bile kendilerinin mânevi varlıkla¬rından istifade etmeye devam eder olmuşlardır.
İslâm tarihinde fiziki mânada toplu hâlde üç hicret yaşanmıştır. İkisi Habeşistan’a biri Medine’ye... İlk hicret, Mekke’de müslümanla- ra soluk alacak hava, yiyecek ekmek, ibadet edecek bir küçük saha bırakmayan mütecaviz müşriklerin baskıları sonucu Habeşistan’a olmuştur. Bu ilk hicret Mekkelilerin baskısını olduğu kadar tazecik müslümanlann müslümanca yaşamaktaki karalılığım göstermesi bakımından da önemlidir.
Bir mü’min için en önemli şey, imanının gereklerini yerine getirerek Allah’ın nzasını kazanmaktır. Gerçek bir mü’min kendi ülkesinde, yaşadığı çevrede bu amacına ulaşamıyorsa yurdunun, işinin-gücünün, malının mülkünün, akraba ve dostlannm hiçbir anlam ve önemi kalmaz. Bunlarla imanı arasında seçim yapmak zorunda kalan insan, imanı seçiyorsa ancak o zaman gerçek bir mü’mindir. Bu sebeple Mekke’de, mü’minler müşriklerin baskı ve işkenceleri yüzünden böyle bir seçim yapmaya zorlanınca Allahu Teâlâ onları, hicretin anlam ve önemini bildiren âyetlerle muhtemel bir hicrete hazırlamaya başladı.
Allahu Teâlâ, bir yandan mü’minlerin hicretine zemin hazırlarken, diğer yandan da onlan Hıristiyanlık ve Hz. İsa hakkında gerekli bilgilerle donatıyordu. Habeşistan hicretinin hemen öncesinde gelen Meryem sûresi, bu konuda yeterince bilgi sahibi olmalarını sağlamıştı. Ayrıca, mü’minlere hıristiyanlarla nasıl mücadele etmeleri gerektiği öğretildi: “İçlerinden zulmedenler hariç, Ehl-i Kitab ile ancak en güzel olan (usul)le mücadele edin ve deyin ki, bize indirilene de, size indirilene de inandık. Bizim İlâhımız da sizin İlâhınız da birdir (ve aynıdır) ve biz ancak O’na teslim olanlarız.” (Ankebût, 46) Bu açık âyet kılavuzluğunda ne yapacaklarını ve nasıl yapacaklannı öğrenen müs- lümanlar hiçbir tereddüde yahut yeniden tefsire ihtiyaç duymadan müslümanlar ve hıristiyanlar arasındaki muaşereti de öğrenmiş oldular. Onlann bu konuda ayrıca bir rehbere ihtiyaç hissetmemelerinin sebebi kendilerine Allah’ın buyruklarından başka bir kılavuz tanımamalanndan ileri gelir.
Hazırlık tamamlanmıştı ve Hz. Peygamber, mü’minlerin Habeşis¬tan’a hicret etmelerini emir buyurdu. Rivayetler, hicret yurdu olarak Habeşistan’ın seçilmesini Necaşî’nin zulme rıza göstermeyen, âdil bir insan olmasına bağlıyor. Şüphesiz bu özelliklerinden dolayı, Necaşî’nin ve halkının müslüman olması kolaylıkla temin edilebilirdi.
Hakkı bâtıla tercih edip Allah’a ilk hicret edenler arasında Hz. Üm¬mü Seleme ki asıl adı Hind’dir ve değerli eşi Abdullah b. Abdulesed de bulunuyordu. Babası, Mahzum kabilesinin beğenilen kişilerinden ve Araplann, sayılı cömertlerinden birisiydi: Ebû Ümeyye Süheyl b. Mugî- re b. Abdullah b. Ömer b. Mahzum. Öyle ki ona Zâdu’r-rekb, ‘yolcu doyuran’ denilirdi. Çünkü yolcular onun evine gittiklerinde veya onunla yola çıktıklannda, yanlarına yol azığı almazlardı. Çünkü Mekke’nin bu cömert zengini evine gelenlere gösterdiği misafirperverliği yol arkadaş- lanna da gösterir, onları bütün seyahat boyunca misafirleri gibi hoş tutmaya gayret ederdi. Böylesi insanlann iman ile şereflenmeden dünyayı terk etmeleri hayıflanılacak bir hâdisedir. Bu ibretler şüphesiz düşünen insanlara dersler vermelidir. Annesi, Âtike bint Âmir b. Rabîa’dır. Ashâ- bm büyükleri arasında yer almış olan Ebû Seleme çok daha büyük bir şerefe nail olmuştur. Zira o vahyedildiği ilk günlerde İslâm’a ram olma yüceliğine erişmiştir. Şerefli ömrü Peygamber yoldaşlığında geçmiştir. Müslümanlann ilklerinden olma şerefi müşriklerin yaptığı musibetlerin şiddetlilerine maruz kalmayı peşinden getirir. Uhud Savaşı’na kadar yaşamış, her dem kârda bir ömür sürmüştür.
Sahip oldukları künye, Ümmü ve Ebû Seleme, Arap geleneklerine göre ilk erkek çocuklarının isminden hareketle hitap hâlini almıştır.
Saadetin kılavuz olduğu yuvalarda eşler hayatın her safhasında bir aradadır, hayati bütün kararları bir mutabakat çerçevesinde alırlar, hakikat hangi yönü gösteriyorsa fikrin kime ait olduğu ile ilgilenmeden birlikte aynı istikamete doğru giderler. Bu durum saadetli bu Mekkî ailede de böyle oldu. Ümmü Seleme eşiyle birlikte müslüman olmuştur. O da kadınlardan İslâm’a ilk girenlerdendi. Ümmü Seleme ve kocasının İslâm’a girdikleri haberi yayılır yayılmaz, Mekke kanştı, işkenceler başladı, yollar kesildi.
Ama ikisi de hiç gevşeklik göstermediler ve inançlarından vazgeçmediler. İşkence ve eziyet o denli yaygınlaşmıştı ki, bütün bir Mekke şehrinde sakin bir sokak arası, feryatlara boğulmamış bir köşe kalmamıştı. Hâl dayanılmaz, imanı vicdan hapsinden çıkarıp cömertçe paylaşmak ve yaşamak imkânsız olduğundan, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem' in emri gereğince hicret edenlerin en ön sıralarında Üm¬mü ve Ebû Seleme yerlerini aldılar.
“Ya Abdullah, Resûlullah’m verdiği hicret emrine ne diyeceksin?” “Söylenecek bir şey kalmadı, bize Mekke’yi terk etmek vacip oldu. Biliyorum buradan aynlmak zor ama görüyorsun ki burada yaşamak daha zor. Her an bir zalimin eline düşme endişesi yüzünden huzurlu bir anımız geçmiyor. Hem verilen bu emirde kim bilir nice hayırlar vardır.” “Öyleyse yolculuk için hazırlanayım. Bu uzun yola katlanabilecek miyiz bilmiyorum. Ne yolu ne de varılacak yeri biliyoruz. Bizim gibi olmayan, bizim gibi yaşamayan insanların arasında bu iş çok zor ola¬cak. Ama çekilecek meşakkatlerin ardından gelecek kurtuluşu düşündükçe hepimiz adına ferahlıyorum. Diyorlar ki gideceğimiz yerde âdil bir hükümdar varmış. Onun bizi himaye edeceğini umuyorum ama bir taraftan da kendi halkımızın zulmüne esef ediyorum.”
“Bunlan kendine dert edinme. Bizden önceki ümmetler nice sıkıntılara katlanmışlar. Şimdi sıra bize gelmiş bulunuyor. Bize düşen sabretmek ve Allah’ın takdirine nza göstermek... Hem başımızda Allah Resûlü bulundukça akrabalann yakınlığından medet ummanın mânası ne? Göreceksin, bu günler çok çabuk geçecek ve önce Habeşis¬tan’da sonra da şehrimizde huzuru elde edeceğiz. Hadi hazırlıklara başla artık. Ama sakın kimseye duyurma. Ne senin ne de benim kabilem bu işi haber almalı. En yakınlarına bile duyurma. Mekke’den gizlice çıkmalıyız.”
“Kölelerinin ve hizmetkârlarının müslüman olmasına tahammül edemeyen kabile büyükleri kendi çocuklarının, kardeşlerinin, babalarının müslüman olmasına katlanamıyor hele bir de onlan ellerinden kaçırdıklannı öğrenince muhakkak bir fenalık düşünür bizi yolumuzdan alıkoymaya çalışırlar. Oysa bu hicreti muhakkak başarmalıyız.” Habeşistan’a giden ilk mü’min topluluğu, Kureyş’in önde gelenleri tarafından en çok eziyet ve işkenceye uğratılan kimselerden oluşuyordu. Ancak bu konudaki yaygın bir kanaatin aksine, bunlann çoğu fakir ya da köle müslümanlar değildi. Aksine, büyük bölümü Kureyş’in önde gelen aşiret ve ailelerine mensup kişilerdi. Onlan baskı yoluyla dinlerinden döndürmeye çalışanlar ise kendi aşiretleri, akrabaları hatta babalarıydı.
Allah’ın rızasını kazanmak amacı üzerine kurulan bir hayat içinde, Allah’ın emri gereğince bir değişiklik yapmak son derece kolay olmalıdır. Elbette bu İslâm’ın fikir, ruh ve mâna dönüşümünü tamamlayabilmekle ilgilidir. İslâm sadece kalıplardan ve kurallardan ibaret olmadığı gibi onun hakiki tesiri insanın ruhunda kendini gösterecektir. Buna rağmen şekli bir takım değişiklikleri teslim olmak zannedip ruhi dönüşümü tamamlayamamış kimselerde, hangi çağda yaşarsa yaşasın ‘cahiliye’ izleri ve etkileri devam etmektedir. İşte bu cahiliye alışkanlıklarından kurtulamamış insanlar dünyaya ve dünya hayatına sıkı sıkıya bağlılıkları yüzünden yaşadıkları yere, çalıştıkları işe, bir mesleğe, bir yere ya da bir fikre saplanıp kalabilirler. Onların nazarında bizim fikr-i sabit deyip ancak ahmaklara yakıştırdığımız alışkanlıklar iftihar vesilesi bile olabilir, onlar bütün hayatlannı hep aynı dar kalıplar içinde geçirirler.
Oysa mü’min için durum çok farklıdır. Bir müslümanı her açıdan son derece faal ve hareketli olarak tanımlayabiliriz. İman sahibi bir in¬sanın tüm hayatı Allah’ın nzası üzerine kuruludur. Bunun doğal bir so¬nucu olarak, bu kişi Allah’ın hükümlerini her şeyin üstünde tutar. Bu hükümlere uymayan işini çabucak değiştirir, evini bir çırpıda olduğu yerden kaldmr, mahallesini bırakıp doğduğu toprakları bile terk etmek¬te tereddüt göstermez. Bir kabileye yahut bir gruba dâhil olmaktan kaynaklanan ‘çokluk’ psikolojisinin aldatıcı güven duygusuna kapılmaz, bunu gurur vesilesi saymaz. Tek başına hakikate ram olmak, inkâr içindeki bir kalabalığa dâhil olmaktan çok daha hoş ve güzeldir.
Hicret eden mü’minler, yalnızca sahip olduklan kurulu düzenin im- kânlannı değil, o zamana kadar birlikte yaşadıklan, varlığına alıştıklan insanlan da terk etmek durumunda kalmışlardır. Bunlann başında ba¬balan, çocuklan, kardeşleri, eşleri ve kabileleri gelmiştir. Hicret edenin bir kadın olması ise işleri büsbütün zorlaştım. Kadınlar, dört elle yuva- lanna, anne-babalarına, eş-dostlanna sanldıklanndan aynlık onlar için işkencelerle bir tutulacak, tahmini güç bir eziyete sebep olur.
İşte hicret konusu, iman edenlerin Allah’ın nzası için yaşamalann- dan kaynaklanan bu teslimiyetin en önemli örneklerinden biridir. Hicretin zorluklarla dolu ortamı, insanın görüşünü keskinleştirir, aklını açar ve bu gerçeği çok somut bir biçimde görmesini sağlar. Hicret eden insan bu tavrıyla, dünya nimetlerine hiçbir bağlılığı olmadığını, Allah’ın yarattığı kadere teslim olduğunu ve her şeyi hayır gözüyle de¬ğerlendirdiğini tüm tavırlarıyla ortaya koyar. Hicretin kazandırdığı ruh ile imanî bir olgunluğa ulaşır ve Allah’ın Kur’an’da tarif ettiği ideal mü’min vasfını kazanır.
Hicreti bürünerek, bütün bu fedakârlıkları yaparak, aileleri tara-fından terk edilmeyi, hatta yakalanıp geri çevrilmeyi bile göze alarak
Ümmü Seleme ve Ebû Seleme gurbet diyarına gittiler. Bütün bunların karşılığını Allah’tan bekleyip, evlerini, rahatlannı, şan ve şereflerini, köklü soylarını Mekke’de bırakıp gittiler. Osman-ı Zinnureyn ve Hz. Rukiye ile birlikte ilk yola çıkanlardan oldular.
Habeşistan ilk kafileden sonra ikinci bir grup müslümanı da ağırlı¬yor, bu 130 sahabeyi hayırlı bir ev sahibi bekliyordu. Ancak Mekkeli müşrikler olan bitenden haberdar olmuş, ilk kafilenin ardından bir grup müslümanm daha Habeşistan topraklarına geldiğini öğrenince onlan geri çevirmesi için Necaşî’ye gözü pek iki adam gönderdiler. Neca-şî’ye, komutanlara ve hükümet erkânına vermek üzere çok değerli hediyeleri de yanlannda getirdiler. Bunlar, daha sonra müslüman olacak Abdullah b. Ebû Rebia ve Amr b. el-Âs idi. Peygamberimiz’in amcası Ebû Talib de müşriklerin bu teşebbüsünü öğrenince Necaşî’ye uzun ve manzum bir mektup gönderdi. Bu manzum mektup Arap Edebiyatının seçkin örneklerinden sayılır ve bir kısmı şöyledir:
İnsanlann hayırlısı olan Necaşî de bilir ki bize gelen peygamber Muhammed,
Musa ve Merjrem oğlu İsa'nın yerine geçen kişidir.
Onlara gelen emirler ona da gelmiştir.
Hepsi de Allah in emriyle insanlan doğru yola götürürler, sapıklıktan korurlar.
Siz de kitabınızda onun geleceğini okumuşsunuzdur.
Bu söz yanlış bir söz değildir; doğrudur.
Bizim ülkemizden kalkıp senin ülkene gidenler,
Lütuflar görürler ağırlanırlar da geriye dönerler.
Gerekli çalışmaları yapıp önemli kişilerden taraftarlar topladıktan sonra Mekkeli iki elçi huzura çıktı. Sözü önce Amr b. el-Âs aldı:
“Ey hükümdar, aramızdan zuhur edip işlerimizi bozan, şimdi de senin dinini, ülkeni ve tebaanı bozmak için çalışan şu adam hakkın¬da sana öğüt verici ve uyancıyız. Onlar Meryem oğlu İsa’yı tanrı tanımazlar, huzuruna girince de sana secde etmezler. Bunlar bizim bazı aklı ermez gençlerimizdir. Milletlerinin dininden ayrıldılar, senin dinine de girmediler. Bizim de senin de bilmediğin yepyeni bir dinle ortaya çıktılar. Biz onlan geri çevirmek için babalan, amcalan ve kabilelerinin ileri gelenleri tarafından gönderildik. Onları bize ver, biz haklarından geliriz.”
Adaleti ile ün bulmuş olan Necaşî öfkelenmişti. Habeş halkının bugün dahi iftihar vesilesi olan hükümdar şöyle cevap verdi:
“Vallahi, çaresiz kalmış, çevreme koşmuş, ülkeme sığınmış, beni başkalanna tercih etmiş kimseleri teslim etmem. Ancak, onlan çağırın da bu elçilerin söylediklerini onlara sorayım.”
Haber ashâba ulaştırıldı ve Hz. Cafer sözcü oldu, hepsi de ona tâbi oldular. Birlikte saraya gittiler, yüreklerinde en ufak bir korku his¬setmeden. Hz. Cafer huzura girince selam verdi ama secde etmedi. Etraftan gelen uyanlara “Biz müslümanlar ancak Allahu Teâlâ’nm huzu¬runda secde ederiz. İnsanları ise ancak selamlarız.” diye cevap verdi. Habeşistan’a sığınmış olan müslümanlar zorluk ve darlık yurdundan gelmişlerdi. Bir süreliğine vatan tuttukları bu yerde kendi elleri ile kendilerini derde uğratmak istemezlerdi. Ne olurdu az daha yumuşak başlı olsalardı da sarayın teşrifatına uysalardı? Gittikleri yerin örfüne uymaları gerekmez miydi canım! Koskoca Necaşî onlara topraklarında kalma izni vermiş bulunurken bu ‘saygısızlık’ nimete nankörlük olmadı mı? Azıcık eğilir gibi yapsalar hem canları emniyette kalır hem de Mekkelileri haksız çıkarmış olurlardı. Evet, belki canlarını emniyete alır, yeni bir hicret tehlikesini savuşturmuş olurlardı ama önce kendi nazarlarında sonra da Necaşî’nin indindeki saygmlıklanm yitirirlerdi. Birincisi İkincisinden daha onulmaz bir yara olurdu. Tarih boyunca hiç kimse ideallerinden vazgeçerek şan, şöhret ve itibar elde etmemiştir, bilakis idealleri ve inancı uğrunda ölen ancak ismi ilelebet yaşayacak olan yüzlerce kahraman vardır. Zira inancına vefası olmayan kimselerden sadakat beklemek büyük bir yanılgıdır.
Necaşî bu anlatılanlara aşina, büyük bir devlet adamıydı. İtirazlara aldırmadan müslümanlara hitap etti:
“Ey huzuruma getirilmiş topluluk! Bana bildiriniz. Ülkeme niçin gel¬diniz. Söylenildiği gibi kanşıklık çıkarmak, bozgunculuk yapmak için mi memleketinizden buraya geldiniz? Bana hâlinizden haber verin!”
Habeşistan muhacirleri ilk tebliğ grubu olma özelliğini de taşır. İslâm âleminde bunlardan sonra çıkılmış tebliğ yolculuklarında tebliğ grupları Habeşistan muhacirlerini örnek almışlardır. Hz. Cafer’in söz ve tavn bütün müslümanlara örnek olmuştur, olmalıdır. Sözcü olarak seçilen Hz. Cafer:
“Benim üç sözüm var ki Mekke’den gelen elçilere sorulsun. Eğer doğru söylersem tasdik edin yalan söylersem yalanlayın.” dedi. “Ey Necaşî, sor şu adama, biz tutulup efendilerimize iade edilecek köleler miyiz?” Amr cevap verdi:
“Hayır, onlar hür ve şereflidirler.”
“Biz haksız yere, birinin kanını mı döktük? Halkın mallarından haksız yere aldığımız, üzerimizde ödemekle mükellef olduğumuz mallar mı vardır?”
“Hayır, onlar ne birini öldürmüş ne de haksız yere birinin malını almışlardır.”
Kendi ağızlarından müslümanlann hür ve suçsuz kimseler olduğunu söyleyen Mekkeli elçilere dönen Necaşî:
“O halde onlardan ne istiyorsunuz?” diye sordu. Sonra müslüman¬lara yönelerek:
“Ve siz... Sâlik bulunduğunuz dinden ne diye ayrıldınız? Kavmini- zin dininde olmadığınız gibi benim dinime de girmiyorsunuz. Sizin edindiğiniz bu din ne dinidir?”
Hz. Cafer:
“Ey Hükümdar! Biz cahil bir millettik. Putlara tapardık. Leş yer ve her kötülüğü yapardık. Yüce Allah bize doğruluğunu, eminliğini iffet ve temizliğini bildiğimiz bir peygamber gönderdi. O bizi Allah’a, O’nun birliğine inanmaya, ibadete, taşlan ve putlan bırakmaya çağırdı. Doğru sözlü olmayı, akrabalık haklannı riayet etmeyi, günahtan ve kan dök¬mekten kaçınmayı emretti. Biz de onu tasdik ettik. Bu yüzden kavmi- miz bize düşman kesildi, zulmetti. Bizi işkencelere ve mihnetlere uğrat¬tılar. Bizi sıkıştırdıkça sıkıştırdılar, bizimle dinimiz arasına girdiler. Biz de onlan terk ettik, senin ülkene sığındık. Senin yanında zulme ve haksızlığa uğramayacağımızı umuyoruz ey hükümdar!”
Bu sözler Necaşî’yi etkilemişti. Sessizce dinliyordu. Hz. Cafer’in sözleri bitince başını kaldırdı ve:
“Sözlerin beni etkiledi. Peygamberiniz hakkında bana daha çok bilgi verin. Bana onun hâllerini anlatın, sözlerini nakledin. Yanınızda Allah’tan gelmiş bir şey var mı?”
Hz. Cafer hicretten hemen önce indirilmiş olan Meryem sûresinin baş kısmındaki âyetleri okudu. Gözyaşlannı tutamayan Necaşî ve ya¬nındaki rahipler, daha çok okumasını istediler, O da Kehf sûresinden âyetler okudu. Necaşî’nin ve yanındakilerin gözleri dolu dolu olmuştu: “Vallahi, bu aynı kandilden fışkıran bir nurdur ki Musa da İsa da onunla gelmiştir... Ey Kureyş elçileri gidiniz, ne bu muhacirleri size teslim ederim ne de onlara bir kötülük düşünürüm. Ben şuna inan¬dım ki, O, Allah’ın Resûlüdür. Zaten biz onun ismini, geleceğini İn- cil’de görmüştük. O resûlü (peygamberi), Meryem oğlu İsa aleyhisselâm da haber verdi. Vallahi eğer Muhammed aleyhisselâm buralarda, Habeşistan’da olsaydı gidip onun eşyalannı taşır, mübarek ayaklarını yıkardım. Şimdi siz ülkemde istediğiniz gibi emniyet ve huzur içinde yaşayınız. Bana dağ kadar altın verseler, sizlerden birini üzüntüye sokmaya razı olmam!”
Hz. Ümmü Seleme o günleri şöyle anlatır:
“Habeşistan’a vardığımızda komşuların en hayırlısı Necâşi’ye komşu olduk. Dinimizden yana güven içindeydik, eziyet edilmeksizin ve hoş¬lanmadığımız şeyler işitmeksizin, Allahu Teâlâ’ya ibadet ediyorduk. Bu durum Kureyş’e ulaşınca, bizleri geri getirmeleri için iki yiğit adamlan- nı, çeşitli hediyelerle birlikte Necaşî’ye göndermeye karar verdiler. Bu hediyelerin en kıymetlisi, Mekke’nin meşhur derileri idi. Hediyeleri Ab¬dullah b. Rabîa ve Amr b. el-Âs ile gönderdiler. Bu arada kendilerine, nasıl davranmalan gerektiğini de iyice tembihlediler. Abdullah b. Rabî- a ile Amr b. el-Âs Habeşistan’a geldiklerinde, İlk önce patrikleri ziyaret ederek onlara hediyelerini takdim ettiler ve bizi iade etmesi için Necaşî’ye tavsiyede bulunmalannı İstediler. Patrikler onlann bu isteğini kabul etti. Ancak Abdullah ile Amr, Necaşî’yi bu konuda ikna edemediler. O bizi kendilerine teslim etmediği gibi ülkesinde güven içinde ya-şayıp dilediğimiz gibi ibadet etmemize izin verdi.”
Adaletli bir o kadar da basiretli ve faziletli bir hükümdann tebaası olmak ne güzel bir şeydir! Necaşî böyle bir hükümdardı ve müslümanlar için huzurlu bir dönem onun sayesinde başlamış oldu. Necaşî tarafından hüsn ü kabul görmeleri artık hicretin ikinci ve asli faydasının gün yüzüne çıkmasına fırsat veriyordu. Müslümanca bir tavır sergileyerek tevhid inancını, büyük bir hükümdarın kudretinden çe¬kinmeden, hiçbir perdenin arakasına saklanmadan, Allah’ın ve Resû- lü’nün emrettiği şekilde tebliğ ettikten sonra sıra halkın İslâm ile ta- mştmlmasma gelmişti. Habeşistan’da ve bütün Afrika kıtasında İslâm ilk olarak bu hicret hâdisesi ile tanınmaya başlamıştır. Orada kalan sahabeler büyük bir özveri ile çok ciddi ekonomik sıkıntılara rağmen inançlarını hakkıyla yaşamış, en güzel biçimde örnek olmuş, tebliğde bulunmuş ve pek çok insanın müslüman olmasını temin etmiştir.
Ümmü Seleme ve eşi, Habeşistan kralı Necâşi’den himaye görerek huzuru kalp ile yaşıyorlardı ancak Mekke özlemi ve hidayet kaynağı Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hasreti, onların ciğerlerini par¬çalıyordu. Mekke’den gelen aldatıcı ‘güzel’ haberleri duyunca zaman kaybetmeden geri döndüler. Bu kez yolculukta yalnız değillerdi. Habeşistan’da ilk çocukları Zeynep dünyaya gelmişti. Daha sonra Sele¬me, Ömer ve Dürre adında çocuklan doğdu.
Zorlu dönüş yolculuğundan sonra Mekke’ye vasıl oldular ancak um- duklanndan daha ağır şartlarla karşılaştılar. Evet, Hz. Ömer ve Hz. Hamza müslüman olmuş, müslümanlar biraz daha iyi bir duruma gel¬mişti ama ne işkenceler son bulmuştu ne de tecrit ve kötü muamele.
Müşrikler, eziyetlerine bıraktıklan yerden devam ettiler. Habeşis-tan’dan gelenlere iki misli eziyet ediyorlardı, oradan mahcubiyet ile dönmeyi içlerine sindiremiyorlardı. Önceden görmedikleri işkence ve eziyetleri de onlara tattırdılar.
Nihayet, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, ashâbmm Medi-ne’ye hicret etmesine izin verdi. Ümmü Seleme ve kocası dinlerini kurtarmak ve Kureyş’in eziyetinden kurtulmak için muhacirlerin ilki ol¬maya niyet ettiler. Toplumun durağanlığından sıyrılan atılımlan yapan ilkleri diğerleri takip eder. Onlar yol açıcı, cesaret verici ve heveslendi- ricilerdir. İlk olmak zordur ve içinde çeşitli tehlikeler banndmr. Hiç kimsenin geçmediği yollardan geçmek, kimsenin görmediği insanlarla tanışmak, daha önce yediği yemeklerden başkasını yemek, başka kaynaklardan beslenen sulan içmek, hep ilk gidenlerin işidir. Sonradan gelenler hep önden gidenlerin ayak izlerine basar onlan taklit eder.
Bir hicret tecrübesi yaşamış olan Ümmü Seleme ve eşinin hicreti bu defa daha zorluydu. Hatta çok zor ve acı oldu. Hazırlıklannı ta-mamlamış yola koyulmuşlardı. Mugireoğullan’ndan bir adam yollarını kesti. Ebû Seleme’ye hitap ederek:
“Bu kadını zorla nereye götürüyorsun? O bizim kızımızdır. Onu bizden alıp başka diyarlara götürmene bir kez müsaade ettik. Artık bu geçmiştir. Onları bırak. Kann da oğlun da bizimle kalacaklar.”
Bu defa Abdülesedoğullan’ndan biri çıkıp:
“Hayır, vallahi, karısını elinden aldınız ama çocuğu size bırakmayız. O, bizim oğlumuzdur. Onu almak daha çok bizim hakkımızdır. Asla sizin almanıza müsaade etmeyiz.”
O dönem Araplar arasındaki akrabalık bağlan yani asabiyet bugün bizim anlayabileceğimizden çok farklıydı. Bu bağı basit bir akrabalık bağı olarak tanımlayamayız. Kabileler ortak kararlar alır, ortak düşmanlara karşı birlikte savaşır, birlikte ölürdü. Bu sıkı bağlar içinde ba¬şına buyruk hareket etmek neredeyse imkânsızdı.
İki kabile bir diğerine tanıyacağı hakkı zayıflık addediyor, Mugire- oğullan ile Abdülesedoğullan’na mensup anne babadan doğan çocuk arada kalıyordu. Her biri bir tarafından tutmuş çekiştiriyordu. Çocuğunun güçlü kuvvetli adamlar arasında çekiştirilmesine dayanamayan Ümmü Seleme:
“Yapmayın, çocuğumu öldüreceksiniz. Çekmeyin! Onu almak mı, öldürmek mi istiyorsunuz. O daha küçük bir çocuk, sizin bu çekiştirmelerinize nasıl dayanacak?” dedi.
Kansmı ve oğlunu aralarına alıp her biri başka yöne sürüklemek isteyenlere karşı Ebû Seleme ne yapacağını şaşırmıştı. Bir o tarafa bir bu tarafa koşuyordu.
“Bırakın ailemi. Nedir derdiniz? Biz Medine’ye gideceğiz. Bizi iste¬mediğiniz için gidiyoruz. Bırakın da istediğimizi yapalım. Bu yaptığınız sevgiden değil! Bizi neredeyse işkencelerinizle öldürüyordunuz. Öldürmek için onca eziyet ettiğiniz kimseleri mi kurtarmaya çalışıyorsunuz. Niyetiniz nedir?”
Mugireoğulları dediler ki:
“Bu kadın bizim kabilemize mensuptur. Sen onu da kandırıp saçma dinine soktun. Şimdi de yine peşinden sürüklemek istiyorsun. Buna izin vermeyeceğiz.”
Abdulesedoğullan ise,
“Bu çocuk da bizim kabilemizdendir, çünkü babası bizdendir. Ma¬dem babası Medine’ye gidecek, o hâlde çocuk bizimle kalacak.” Tartışma böylece dakikalarca sürüp gitti. Hiçbiri onların topluca hicretine nza göstermiyordu. Bir süre sonra kalabalık dağıldı. Onların dağılması, sevgiyle yoğrulmuş, tasada, kederde, zorlukta, yoklukta birbirlerine sarılıp perçinlenmiş aileyi de ayırıyordu. Seleme Abdüle- sedoğullan’nda, Ümmü Seleme Mugireoğullan’nda, Ebû Seleme ise yapayalnız ortada kalmıştı. Aile paramparça olmuş, her biri için hasretle yanıp tutuşacaklan sıkıntılı günler başlamıştı.
Ümmü Seleme o günden itibaren her gün olayın olduğu yere gelip ağıtlar yakmaya, akşama kadar ağlamaya başladı. Küçük yavrusundan habersiz, evlat hasretinin tutuşturduğu hasret ateşi sönmüyor, gözyaş¬larının dinmesi mümkün olmuyordu. Ne telkin kabul ediyor ne de teskine fırsat tanıyordu. Tam bir yıl boyunca gözyaşı döktü, eşinden ve oğlundan ayrılığın acısı ile. Sonunda akrabalardan biri merhamete gelmiş, Medine’ye gitmesine müsaade etmiş ve çocuğun artık annesine verilmesini istemişti. Abdülesedoğulları da bu perişanlığa daha fazla katlanamayıp Seleme’yi annesinin kucağına veriverdiler.
Ümmü Seleme, telaşlıydı. Akrabaları yumuşayıp çocuğuyla birlikte gitmesine izin vermişti. Ya aniden vazgeçerlerse? Hesapta olmayan bir şeyin ortaya çıkmasından ve kendisini Medine’ye gitmekten alıkoymasından korktuğu için alelacele hazırlanıp tek başına Medine yoluna düştü. Yolculuğunu kendisi şöyle anlatır:
“Allah’tan başka hiç kimsem olmayarak, kocama gitmek üzere Me¬dine’ye doğru yola koyuldum. Ten’im’e vardığımda, Osman b. Talha ile karşılaştım. Bana, ‘Nereye ey yolcu doyuranın kızı!’ diye sordu. Ben de Medine’ye Ebû Seleme’nin yanma gitmek istiyorum.” dedim.
“İyi de yanında hiç kimse yok mu? Yolculuğa yalnız başına mı çıkacaksın? Bu çocukla bu iş nasıl olacak?”
“Hayır, yanımda kimse yok, Allah’tan ve şu yavrumdan başkası da yoldaşım değildir.”
Osman b. Talha o zaman:
“Vallahi, seni Medine’ye vanncaya kadar yalnız bırakmam.” diyerek devemin yulanndan tuttu. Beni, hızla Medine’ye doğru götürmeye başladı. O ana kadar Araplar içinde bu kadar şerefli ve güzel ahlâklı birisiyle karşılaşmamıştım. Bir konak yerine vardığımızda devemi çöktürüyor. Geri çekiliyor, ben devemden inince, onu alıp bir ağacın yanma götürüyor ve oraya bağlıyordu... Sonra benim yanımdan ayrı¬lıp başka bir ağacın gölgesinde yatıyordu. Gitme zamanı gelince kal¬kıp devemin yanma geliyor, onu hazırlayıp bana veriyor ve kendisi geriye çekilip: ‘Bin!’ diyordu. Deveye binip yerleştiğimde, gelip yula¬rından tutuyor ve bizi çekerek götürüyordu. Medine’ye kadar hep böyle yaptı. Amr b. Avfoğullan’nm köyünü gördüğünde dedi ki: ‘Kocan buradadır. Haydi, Allah’ın lütfuyla yanma git.’ Sonra Mekke’ye dönmek üzere benden ayrıldı.”
Ailesi ile birlikte Kâbe kayyımı olan ve henüz müslüman olmayan Osman b. Talha’nm delaletiyle uzun bir ayrılıktan sonra birbirlerin¬den ayrı düşenler bir araya geldiler. Ümmü Seleme ailesini yeniden bir araya getirebildiği için bahtiyardı. Çekilenler nihayet bulmuş, sevgili eşi ve çocuğu ile birlikte Allah Resûlü’nün emin beldesinde huzurlu bir hayat başlamıştı.
Yakın bir zamanda Bedir savaşı baş gösterdi, Ebû Seleme de savaşa katıldı. Bir süre sonra Uhud Savaşı baş gösterdi, Ebû Seleme yine oradaydı. Çetin mücadelelerin, şiddetli vuruşmalann olduğu Uhud’dan yara almadan dönen yok gibidir. Ebû Seleme de çoğu ölümcül yaralarla, Medine'ye erişebildi. Tedavi ettiler ama fayda vermedi. Yara kapanır gi¬bi oldu yine nüksetti. Ateş Ebû Seleme’nin bütün gücünü aldığı gibi onu yatağa da bağlamıştı. Dağ gibi Uhud gazisi, kılıç darbelerini usta¬lıkla savuşturan yiğit, hastalığın pençesinden kurtulamıyordu.
Onların birbirlerine karşı besledikleri sevgi ender görülecek bir bağlılığın nişanesiydi. Hastalık günlerinde Ebû Seleme sevgili eşinin yüzünde beliren keder gölgelerini görünce:
“Ey Ümmü Seleme! Ey iki gözümün nuru, evlatlanmm annesi.” dedi. “Seni üzgün görüyorum. Bana şehitlik nasip olacak diye sevinmen lazım değil mi? Eğer bunu bir felaket olarak görüyorsan bil ki Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem in şöyle dediğini duydum: “Bir müslü- manm başına bir felâket geldiğinde, o müslüman felâket anında, înnâ lillâhi ve innâ ileyhi raciûn âyetini okur ve Allah’ım bu felâket sebebiyle beni mükâfatlandır. Allah’ım, felâketin elimden aldığından daha hayırlısını ver’ diye dua ederse Allah onun dileğini yerine getirir.”
Niyeti Ümmü Seleme’yi biraz olsun teskin edebilmek ve kendisin¬den sonraki hayatında ümitvar olabilmesini sağlamaktı. Ümmü Sele¬me çok zeki bir hanımdı, canından aziz bildiği eşinin ne demek iste¬diğini anlamıştı.
“Bana erişen bir habere göre de, cennetlik kocası ölen bir kadın sonradan evlenmezse muhakkak Allah onlan cennette bir araya getirir. Cennetlik hanımı ölen bir erkek de başka biriyle evlenmezse Allah onları cennette bir araya getirir. Gel ahitleşelim birbirimizin ölü¬münden sonra ne sen evlen ne de ben evleneyim.”
Sanki bir zekâ mücadelesi yaşanıyor, ashâb-ı kirâmm seçkin iki mensubu birbirlerini incitmeden üstünlük sağlamaya çalışıyorlardı. İşin sonunda ecelle gelen aynlık olmasaydı bu münakaşa hem sahiplerine hem de okuyanlara büyük zevk verebilirdi. Sözü Ebû Seleme aldı, onun da söyleyecekleri vardı, o da canından aziz bildiği eşinin kendisinden sonra tek başına kalmasına rıza gösteremezdi:
“Peki.” dedi. “Sen bana itaat eder, sözümü dinler misin?”
Ümmü Seleme hemen atıldı:
“Ben sana ancak itaat etmek ve söylediğini dinlemek üzere danışı-
Bu cevabı bekleyen Ebû Seleme biricik hanımını can evinden vurmuştu.
“Öyleyse ben öldüğüm zaman sen evlen!”
Ümmü Seleme neye uğradığını bilememiş, bu oyuna nasıl düştü¬ğünün hesabını kendine bile verememişti. O gözyaşlannı silerken Ebû Seleme sevgili eşi için dua etmek üzere ellerini açmıştı bile.
“Allah’ım Ümmü Seleme’ye benden sonra, benden daha hayırlı, onu hor görmeyecek, incitmeyecek bir eş nasip et!”
Ümmü Seleme’nin mahzun geçen günlerinde Ebû Seleme, günlerce hasta yatağında kaldı. Bir sabah, Resûlullah’m ziyaretinin hemen ardından Ebû Seleme vefat etti. Peygamberimiz “Ruh çıkınca gözler onu izler!” diyerek Ebû Seleme’nin gözlerini eliyle kapadı. Bu sırada Ebû Seleme’nin aile fertlerinden bazıları ağıta başlayınca, Efendimiz: “Siz Allah’ın şeytanı çıkarmış olduğu bir eve onu tekrar sokmak mı istiyorsunuz. Kendinize hayırdan başka bir şeyle dua etmeyin. Çünkü melekler dualannıza ‘âmin’ derler!” buyurarak ölçüyü muhafaza etmek gerektiğini bildirmiştir. Sonra da cenaze için yapılacak dualara bir örnek olarak:
“Allah’ım! Ebû Seleme’yi bağışla! Derecesini, hidayete ermişler seviyesine yükselt! Geride bıraktıklan için de ona vekil ol! Ey Âlemlerin Rabbi! Bizi de onu da bağışla! Kabrini genişlet ve nurla doldur!” duasında bulunmuştur.
Ümmü Seleme ise yaşadığı bu büyük acı sebebiyle kendisine, Ebû Seleme’nin Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’den rivayet ettiği hadisi hatırlatıp, “Allah’ım başıma gelen bu felâket sebebiyle beni mükâfatlandır. Bana bu felâketin, elimden aldığından daha hayırlısını ver.” diye dua ediyordu. Ama içinden de “Kim Ebû Seleme’den daha hayırlı olabilir ki... Şu halk içinde ondan daha hayırlısı var mı?” diye geçiriyordu.
Müslümanlar, Ümmü Seleme’nin başına gelene, görülmemiş bir şekilde üzüldüler. Ona ‘Arap’ın Dulu’ ismini verdiler. Çünkü onun Medine’de, küçük çocuklarından başka, hiçbir yakını yoktu. Ama dört çocuğu olan Ümmü Seleme’ye yardım etmek isteyenlerin sayısı çoktu, evlenip de onu tamamen sıkıntıdan çekip almak isteyenler de oldu. Fakat sevgili eşini henüz kaybetmiş ve nazarında ondan daha kıymetli bir tek kimsenin bile bulunmadığı bir hanımın gözüne gir-mek kolay değildi. Gelen tekliflerin hiçbirini kabul etmedi. Ebû Sele-me duasının kabul olacağı anı bekliyordu.
Bir süre sonra Ümmü Seleme’nin kapısı insanlann en hayırlısı ta¬rafından çalındı. Ümmü Seleme kim Ebû Seleme’den daha hayırlı ola¬bilir ki derken akima gizliden gizliye düşen bu ihtimalin gerçekleşe¬ceğini hiç hesap etmemişti. Gerçekten şaşırmıştı.
“Ey Allah’ın Resûlü.” dedi. “Benim için sen rağbet edileceklerin en hayırlısı ve en yücesisin. Ancak ben çok kıskanç bir kadınım. Senin hoşuna gitmeyecek bir şey yaparım da bu yüzden Allah’ın beni ceza¬landırmasından korkanm. Ayrıca, ben yaşı hayli ileri bir kadınım. Bir de bakmakla yükümlü olduğum çocuklarım var.”
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de şöyle cevap verdi:
“İleri sürdüğün kıskançlığı senden gidermesi için Allah’a dua ede¬lim, umulur ki Yüce Allah onu senden giderir. Söylediğin yaş meselesine gelince; benim de yaşım ilerledi. Senin çocukların ise benim ço¬cuklarım demektir.”
Bazı rivayetlere göre, Hz. Ümmü Seleme yaşlandığını söylese bile ilk eşi Ebû Seleme’yi kaybettiğinde ve Peygamber Efendimiz ile evlendiğinde henüz 30 yaşını bulmamış bir hanımdı. Böylece Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Ümmü Seleme ile evlendi. Allah, Ümmü Seleme’nin duasını kabul edip, ona Ebû Seleme’den daha hayırlısını vermişti.
Resûlullah, Ümmü Seleme ile evlendiği zaman mehir ve çeyiz ola¬rak iki adet el değirmeni, iki adet su testisi, içi hurma lifi ile doldurulrmuş yüzü deriden bir adet yastık, içi hurma lifi ile doldurulmuş bir döşek ve bir çanak vermiştir.
O günden itibaren, Mahzumlu Hind, Ümmü Seleme değil Üm- mü’l-Mü’minun’ olarak anıldı. Bütün mü’minlerin annesi oldu. Pey¬gamber Efendimiz’in vefatına kadar geçen yaklaşık 6 yıl boyunca en yakınında bulunma şerefine nail oldu. Birçok mucizeye tanık oldu. Bunlardan biri Cebrail aleyhisselâm ile ilgilidir.
Üsame b. Zeyd’in rivayetine göre: “Bir gün Cebrail, Peygamber aley- hisselâm’m yanma gelmişti. O sırada Peygamber Efendimiz’in yanında Hz. Ümmü Seleme bulunuyordu. Cebrail Peygamberimiz ile görüştükrten sonra kalkıp gitti. Peygamber Efendimiz, Hz.Ümmü Seleme’ye: “Kimdir bu biliyor musun?” diye sordu.
Hz. Ümmü Seleme ‘Dıhyetü’l-Kelbi’ deyiverince Peygamberimiz kalkıp mescide yöneldi ve Cebrail’in gelip kendisine vahyettiklerini ashabına duyurdu. Ümmü Seleme annemiz:
“Allah’a yemin ederim ki Peygamber’in Cebrail’den aldığı vahyi ashâba haber vermek üzere irat ettiği hutbesini dinleyinceye kadar Cebrail’i Dıhye sanmıştım.”
Hz. Ümmü Seleme, çok büyük bir devlete nail olmuştu. Peygam-ber Efendimiz’in Hane-i Saadetlerinde onun temiz eşlerinden biri olarak Allahu Teâlâ ile Efendimiz arasındaki elçiyi görmek onun için inanılmaz bir hâdise olmuştur. Cebrail’in vahyi getirişi sırasında Peygamberimizin yanında bulunmanın ne tarifi yapılabilir ne de hissiyatı hayal edilebilir.
Risalet tahtının güneşi Peygamber Efendimiz’in yanında bir uydu mesabesindeki Hz. Ümmü Seleme, Veda Haccı dâhil olmak üzere sürekli Peygamber Efendimiz’in yanında bulundu. Hudeybiye, Hayber, Mekke’nin Fethi, Taif Kuşatması, Veda Haccı’nda Peygamberimiz ile birlikte oldu. Bütün müşkül zamanlarda yanında yer aldı. Büyük sadakati ve yüksek kavrayışıyla yaşadığı olayların sonuçlanndaki hikmetleri sezmeye muktedir oldu.
Kaynak: Serpil Özcan - Hz. Havva'dan Hz. Zeyneb'e Kadınların İzinde
Etiketler:
Geri Bildirim!