"(Resûlüm! Onlara) öğüt ver (ve uyar). Sen ancak bir öğüt verici (ve uyarıcı)sın. 88/21 "
Hz. Ümmü Habibe (r.anha)
Gurbet Gelini Hz. Ümmü Habibe    
Bilirsiniz, en çarpıcı hâdiseler hep beklenmedik zamanlarda orta¬ya çıkar. Gelişleri o kadar ani olur ki bir bekleyiş içinde olsanız bile tesirinden kurtulamazsınız.
Mekke’de İslâm yayılmaya başladığında zengin fakir bütün evler onun sarsıcı gücünü hissetmiş, fedakâr gençler ve yaşlılar geride bıraktıkları her ne ise onlara bir kez bile nazar etmeden, ileride bütün semayı, mekânı ve geleceği bürüyecek göz alıcı parlak güneşe doğru yürümüşlerdir.
Onlar ezeli ve ebedi hakikati tercih uğrunda büyük fedakârlıklar göstermişlerdi. Ya onlann hasımlan? O hasımlar ki kendilerinin anneleri, babalan, dedeleri, nineleri, dayıları, teyzeleri, halaları, amcalarıdılar. Bu İslâm düşmanlan da büyük fedakârlıklara katlandılar, heyhat öyle büyük bir yanlış yapıyorlardı ki hem kendi elleriyle dünyala¬rını kahrediyorlar hem de âhiretteki ateşlerinin körükçülüğünü yapı¬yorlardı. Büyük acılar çektiler, çünkü gül gibi evlatlan, gözlerinin içine baktıkları oğullankızları, umut bağladıkları çocukları ellerinden uçup gitmişti. Annelerini ve babalannı yaşlılıklarında yalnız bıraktılar. Öfke benliklerini sardı, o kadar aşmya gittiler ki kendi dönüş yolları¬nı bile tahrip ederek daralttılar.
Mekke’nin sokakları işkenceler sebebiyle inleyen insanlarla doluydu evet, ama bu acıda bile bir huzur vardı. Oysa Mekke’nin evleri ve ko¬naklan için için kaynıyor, köşeler bu kez yakıcı acının, kavurucu öfke¬nin, derin hasretin, ezici aşağılanmanın, kinin ve hasedin yuvası oluyordu. Hayatlannı azaba çeviren bu hâlin onlara bir hayn da dokunmuyordu, içleri yandıkça yanıyor, dininden dönmeyenlerin ateşten sözleri di- mağlanndan başlayıp bütün bedenlerini alevler içinde bırakıyordu. Müslümanlar, yanlarından yaralı bereli ama kalplerinden başlayıp bü¬tün bedenlerini nura boyayan imanları ile başlan dik, almları açık, vakar ve gururla, endamlı gölgelerini arkalarında bırakarak geçiyorlardı. Tökezleyip düşseler de çoluk çocuk eline geçirdiği taşlan fırlatıp ayaklarını, başlannı kanatsa da, hakaret dolu sözler yüreklerini yaraksa da onlar hala dimdiktiler. İmanlanndaki ısrann inatla bir alakası yoktu on¬lar sadece sebat ediyor tevekkül gösteriyorlardı.
Onların bu geçişi yok muydu! Mekkelileri asıl bu asil duruş delirti¬yordu. Biraz geri adım atsalar, az buçuk kahırlansalar, yanm ağız da ol¬sa bağışlanma dikseler işler bu kadar sarpa sarmayacaktı. Belki Mekkeliler de yumuşayacaktı o zaman. Ama hayır! Onlar direndiler, direndikçe direndiler. Bu direnç büyüdükçe Mekkelilerin öfkesi çığmndan çık¬tı. İntikam ateşi bedenlerini bürüdü. O kadar ki kendilerini bile nere¬deyse yakıp kül edecekti! Zavallı Mekkeli müşrikler, zavallı inkârcılar, zavallı zevalliller... Ashâb onlan kendi haset çukurlarında kendileriyle baş başa bırakmıştı. Çünkü onlar düşmanlıkta kendilerinden daha güçlü bir hasım bulamayacaklardı. Çağlar çağlan kovalayacak, imanı kabule yanaşmayanlar, savrulan başörtüsüne, secde için eğilen başa bile tahammül gösteremeyecekler bin defa, Ebû Cehilleri, Ebû Leheb’leri, Ut- be b. Rebia’lan kavuran ateşle kavrulacaklardı.
Mekke’nin Reisi Ebû Sufyan’m evindeyiz. Uhud’un âkiletü’l-ekbât kadını Hind, İslâm oluşundan sonra çekeceği yeni pişmanlıklar hazırlamakla meşgul...
“Olamaz!” diyordu, “Bu Mümkün değil! Ne kulaklarıma ne de Ku- reyş’in söylediklerine inanınm... Bu mümkün değil...”
Evin içinde bir aşağı bir yukan, sert adımlarla geziniyor, karşısına kim çıksa çıplak elleriyle boğazına sarılacağa benziyordu. Eşi onun bu hâlini bir kez daha görecekti: Bedir Savaşı’ndan sonra babası ve kardeşi öldürüldüğünde. Mekke’nin Reisi olan kocası Ebû Sufyan niçin söylenip durduğunu sordu. Alacağı cevabı o da hiç beklemiyordu: “Kızın, Ebû Sufyan kızın! O da Muhammed’in yalanlarına kanmış. Şu çıkan kadını gördün ya... Bana neler anlattı bilsen. Meğer biz evi¬mizin çatısı altında bir asi besliyormuşuz. Bu nasıl oldu, ne zaman oldu? Menat’a yemin ederim ki anlamış değilim! Bunu senin yanma bı¬rakmayacağım Remle... Ben bunu senin yanma bırakmayacağım. Bundan böyle benim kızım değilsin. Bundan böyle, kuytu köşelere kaç benden, gördüğün her gölge annemdir diyerek kork, her attığın adımda ayak seslerimi işit... Öyle olacağım, gölge gibi seni izleyip, bulduğum tenhada cezanı vereceğim.”
Duyduklarına inanamayan Ebû Sufyan da öfkeye boğulmuştu. “Sen ne dediğini bilmiyorsun kadın... Ebû Sufyan’m kızı, Mekke reisinin kızı bir avuç çapulcuya uysun da babasına ve atalarına karşı gelsin. Bunun hesabını bana, evet bana verecek. Ben ki Mekke’nin hâkimiyim!”
Mekke’nin hâkimi ve onun cevval kansı... Dışarıdan bakınca hoş bir uyum sergiliyorlardı doğrusu. Kibrin iki büyük temsilcisi, kızlan Remle’nin kendilerinin kibirlerini, güçlerini, tahakküm ve zorbalıklarını hiçe sayması ile çarpılmışlardı. Biricik kızlan; hem Kureyş’in soylu, alımlı, cebbar kadını annesi Hind’i hem de en cömert, en kudretli, en zengin, hatta en öfkeli kişisi olan babası Ebû Sufyan’ı bir kenara iterek müslüman olmuştu.
Aslında onun insanların nazarındaki yerini de umursadığı yoktu. Hem başına gelecekleri hem de o çok sevgili ailesinin kendisine en şiddetli hasım olacağını da biliyordu. Bütün gününü hoş sohbetlerle geçirdiği arkadaşlan ona düşman olacak, eşi dostu yüzüne bakmayacak, arkasından konuşanların, kuyusunu kazanlann haddi hesabı olmayacaktı. O vakitler Mekke’de her müslümanm karşılaştığı işkence ve zulümler onun da karşısına çetin bir imtihan olarak çıkacaktı. Ki¬misini yolundan geri döndüren zulüm, kim bilir belki onu imanında, inancında ve hak bildiği yolda bir ağaç gibi derinlere daldıkça güçlenen köklere sahip kılacaktı.
Ebû Sufyan’m kızı olan Ümmü Habibe’nin ismi Remle’dir. Arap örf ve âdetlerine göre, ilk evliliğinden doğan kızı Habibe’den dolayı “Ümmü Habibe” künyesini almıştı. İlk evliliğini Hz. Peygamber’in halası Ümeyme binti Abdulmuttalib’in oğlu Ubeydullah b. Cahş ile yapmıştı.
Ebû Sufyan, okuma-yazma bilen çok az sayıdaki Mekkeliden bi-riydi. O, daha gençlik yıllarında sahip olduğu hasletleri sebebi ile kısa zamanda kendini kabul ettirerek görüşüne başvurulan, sözüne güvenilen, kabilesinin ticari ilişkilerini yöneten bir Kureyş bilgesi durumuna geldi. Bazı tarihçilerin belirttiğine göre Ebû Sufyan, Cahiliye döneminde reyine başvurulan en makbul üç kişiden biriydi. Aynı zamanda şairliği de bulunan Ebû Sufyan’m riyaseti ve şöhreti çok sevdiği de bize kadar gelen tarihi rivayetlerdendir.
Henüz İslâm nurunun zuhur etmediği bu dönmede, Abdüme- nafm oğullarından ikisi olan Haşim ve Abdüşşems kabileleri arasında Mekke riyaseti ve Kâbe hizmetleri hususundaki rekabet varlığını sürdürüyordu. Bu rekabet Ebû Sufyan’m, karısı Hind’in ve kabilesinin rakip kabileden peygamber olarak gönderilen Hz. Muhammed sallal- lahu aleyhi ve sellem’in getireceği dinin kabulünü güçleştirecektir hatta uzunca bir süre imkânsız kılacaktır. Ebû Sufyan, gizlice dinlediği Kur’an’ı Kerim âyetlerinin kalbini yumuşatmasına rağmen Hz. Pey- gamber’e ve müslümanlara karşı şiddetli bir hasım olmuş, düzenlenen suikaste iştirak etmiş ve Mekke’nin fethine değin müslüman olmamıştır. Onun İslâm’a karşı giriştiği bu savaşta kansı Hind en büyük yardımcı ve destekçisi, Allah Resûlü en büyük düşmanı olmuştur. Kızı Ümmü Habibe’nin müslüman olduğunu öğrenmesi ile birlikte bu halka biraz daha genişlemiştir.
Ümmü Habibe’nin ailesi, o günün değer yargıları ile asalet yönünden ve ekonomik bakımdan Mekke şehir toplumunda yüksek bir yere sahipti. Babasının Mekke reisi olması ve ailesinin sahip olduğu imkânlar sebebi ile çocukluk yıllannı refah içerisinde geçirmiştir.
Peygamber Efendimiz, Kur’an mucizesi ile gelince Ümmü Habibe eşi Ubeydullah b. Cahş ile birlikte, onu ilk tasdik edenlerden olmuştu. Bu yüzden başta ailesi olmak üzere müşriklerin eza ve baskılanna maruz kalanlann başında geliyorlardı.
Ümmü Habibe, evvelce dost olduklan Mekkeli kadınlara İslâm’ı anlatmaya çalışıyor ama onların tepkisi hiç de umduğu gibi olmuyordu, bu durumdan son derece muzdaripti.
“Bugün yine sokakta kadmlann saldırısına uğradım. Ya hiç dışarı çıkmayacağım ya da bu şeytanlann saldmsma tahammül edeceğim. Bir zamanlar birlikte oturduğumuz günleri hatırlıyorum da...” diye iç geçiriyordu. Eşi Ubeydullah b. Cahş:
“Benim için de aynı şeyler...” dedi. “Müşriklere yakalanmamak için evlerin çatısından yürümek zorunda kalıyorum. Ama oralarda da gözleri var. Küçük çocuklar bile bizi tanımış, gördükleri yerde hemen avazları çıktığı kadar bağırıyorlar.”
“Ne dersin biz de Habeşistan’a gidenlerin ardına takılalım mı? Gidenlerden hep iyi haberler alıyoruz. Necaşî çok büyük bir kralmış, bütün müslümanları himaye etmiş. Belki biz de orada rahat ederiz... Ha? Ne dersin?”
“Olabilir tabii ama oradaki hayatın kolay olmayacağını bil. Her ne kadar kimse dinimize karışmasa bile, yaşamak için başkalarının toprağında çalışmak zorunda kalacağız.”
“Olsun ben razıyım. Burada, anne babamın toprağında işkence gören ben değil miyim? Burada dostlarımın düşmanlığmdansa orada ya¬bancıların eziyetini çekerim.”
Habeşistan’a giden ilk kafile çoktan menziline ulaşmış hatta oradan güzel haberler gelmeye başlamıştı. Bu durumda onlar da hicreti düşünmeliydiler. Hazırlıklannı tamamlayıp ikinci kafileye yetiştiler. Habeşistan’da hayatlarını müslümanca devam ettirmenin huzuruna kavuştular. Bu büyük bir ikramdı. Kimse onlara dokunmuyor, dinle¬rine ve ibadetlerine karışmıyordu. Müslümanlarla birlikte yaşayıp gidiyorlardı. İslâm’ın halkın arasında hızla yayılmasına vesile oldular ve İslâm Habeşistan’a yani bugünkü Somali topraklanna Türklerin İslâm ile şereflenmesinden çok çok önce, daha hicri birinci yılda yerleşti. Adaletin, fikir hürriyetinin, toplumlar arası ilişkilerin rahatça sağlandığı ülkelerde kültür ve medeniyetin hızla yükseldiği, ilim, edebiyat ve sanatın rağbet gördüğü gerçeği göz önüne alınırsa Habeşistan hal¬kının tercihlerinden dolayı bir baskıya maruz kalmadıklannı, bu se¬beple İslâm’ı kolayca kabullendiklerini söyleyebiliriz. Demek ki İslâm bütün beldelerden önce Afrika’da yayılmaya başladı. Bu durumda Afrika’nın şu içinde bulunduğu durumu çok ciddi biçimde düşünmeye ihtiyacımız var demektir. Bu kadar erken bir dönemde İslâm olan kı¬tada nasıl oluyor da hala bir takım bâtıl inançlar yaşıyor ve nasıl oluyor da ashâb eliyle müslüman olmuş memleketlerde İslâm dışındaki dinler kendilerine müslümanlar arasından taraftar bulabiliyor? O dönemde hayli ileri ve medeni bir toplum iken Habeşiler bugünkü geri kalmış duruma nasıl düştüler?
Ümmü Habibe’yi yeni bir imtihan bekliyordu. Öyle ya insanlar biraz yokluk, biraz hastalık ve biraz sıkıntıyla hatta varlıkla veya sağlıkla sık sık yoklanır, imtihana çekilirler. İmtihanlar ise kişilerin imanlarının büyüklükleri ile müsavidir. Ümmü Habibe’nin başına, yaban illerde bir kadının başına gelebilecek en ürkütücü şey gelecekti. Bu yürekli cennet hatunu, sıkıntılara yalnız başına nasıl göğüs gerecekti. Eşi Ubeydullah bir sabah beklenmedik bir haber verdi:
“Artık buraya boşu boşuna geldiğimizi düşünüyorum.” dedi. “Dinimizi saklasaydık pek tabii Mekke’de de rahat rahat yaşardık. Sen de ben de Mekke’nin soylu ailelerin deniz.”
Ümmü Habibe Ubeydullah’m söylediklerine bir mâna veremiyor-
“Bunu nasıl yapacaktık ey Ubeydullah?” diye sordu. “İslâm’ı hayat olarak seçen bir insana kendini inkâr yakışır mı? İçim Allah Allah der¬ken, ben nasıl olur da bir başka şeye, bir puta veya Mekke’nin “o büyük” efendilerine boyun eğer gibi görünebilirim?”
Anlaşılan Ubeydullah onun gibi düşünmüyordu:
“Olabilir, bence yapılabilir.” diye cevap verdi. “Ne dersin, eski inancımıza geri döndük diyerek Mekke’ye dönelim mi? Orada yine eski rahatımız içinde yaşar gideriz. Peygamber saltanatını ilan edince biz de yeniden müslüman olduk deriz.”
Ümmü Habibe iyice şaşırmıştı:
“Sen hiç alışık olmadığım şeyler söylüyorsun. Bu dediğin olacak şey değil. Ben doğru yolu bulduktan sonra asla, yalan da olsa eski inançlarıma döndüm demem. Esasen bunu aklıma bile getirmem. Ta ki bütün ömrüm yokluk ve sefalet içinde geçsin. Ey Ubeydullah bu¬nu sana da tavsiye ederim. Dilerim Yüce Allah’tan sende gördüğüm şu hâl bir hastalık eseri olsun. Yoksa ne hâlin ne de sözlerin hayra alamet görünüyor. Hem Muhammed’in getirdiği bir saltanat değil, Allah katından verilmiş Peygamberlik.” diye çıkıştı.
Ubeydullah gayet ciddi görünüyordu ve bu kez gerçek niyetini açıklıyordu:
“Ey Remle, söylediklerim seni ikna edebilmek içindi. Ama asıl ger¬çeği sonraya saklamıştım. Dinle beni o zaman, önceleri din konusunu uzun uzadıya düşünmüştüm, yani Muhammed’den önce... Bütün dinleri inceledim ve araştırdım. O zaman, Hıristiyanlık’tan daha hayırlı bir din görmeyip hıristiyan olmuştum. Sonra Muhammed’in di¬nine girdim ve şimdi Müslümanlığın daha fazla fedakârlık gerektirdiğini, ibadet ve sorumluluklannm daha fazla olduğunu görüyorum. Ben bütün ömrümü oraya buraya koşarak geçiremem, fedakârlıklarımın da bir sınırı var bu sebeple tekrar Hıristiyanlığa döndüm.”
Bu marnlamayacak kadar kötü bir durumdu. İslâm’dan dönüş ancak başlangıçta onu kabul etmemekle mümkün olabilirdi. Demek ko¬cası büyük bir aldanış içinde kalmış, daha da kötüsü kendisini de bu yalana inandırmıştı.
“Bu mümkün olamaz? İslâm ışığı ile aydınlanmış bir insan nasıl olur da eski karanlığa dönmeyi göze alır.” diye haykırdı.
Ubeydullah beklediği sözleri işitiyordu, zaten kendisini bunlara hazırlamıştı. Bu yüzden sükûnetini bozmamaya çalışıyor ve sadece söyleyeceklerini sıralıyordu:
“Ben sadece bakıyor ve İslâm’ın nasıl bir din olduğunu anlamaya çalışıyordum. Artık ihtiyacım olan şeyi öğrendim. Bir kadın olarak sen de kocanın dinine dâhil olacaksın. Aksini söylersen, senin başına kabilenden daha büyük bir bela kesilirim.”
Ümmü Habibe’nin hissettiği korku değil, göğsünde büyümeye başlayan ve bütün bedenini kuşatan öfke dalgasıydı.
“Sen ne söylediğini duymuyorsun anlaşılan. Ben Allah ve Resûlü için bütün bir kabilemi, canımdan çok sevdiğim annemi, Mekke’nin efendisi olan babamı terk edip, o büyük acıyı göğüslemişken senin dediğinle ve senden korkuma mı dinimi değiştireceğim. Ey gafil, bilesin ki bu seninki beyhude bir hayaldir.”
Ubeydullah onun bu hâline şaşırmıştı. Kendi vatanından bu kadar uzaktaki âciz bir kadın, üstelik kucağındaki çocuğuyla nasıl ve neye dayanarak bu denli cesarete sahip olabiliyordu.
“Bu nasıl bir cesaret! Burada atalannm toprağından aylarca uzak¬lıktaki bir yerde, sana tamamen yabancı insanlann arasında, sana bir tek dost ve yardımcı ben iken neye ve kime güvenerek bana baş kal- dmyorsun? Bu gücün ve güvencin kimden kaynaklanıyor? Seni yapayalnız bırakırsam elinden kim tutacak, sana kim yardım edecek?” Ümmü Habibe’nin cevabı duymayı bilenlere büyük öğütler veri¬yordu:
“Ey Ubeydullah, ben bu dünya yüzünde sırtımı sana yaslayarak mı dolaşıyorum sanıyorsun? Beni düşmandan ve zelil olmaktan sen mi kurtardın? Gücümün ve cesaretimin kaynağı sen misin? Beni dirayetli kılan senin varlığın mı? Yokluğun beni yokluğa ve kahra mı düşürecek sanıyorsun? Bütün bunları kendinde topladığını sanan gafil, asıl sen kendini ne sanıyorsun? Varlığım ve yokluğum sadece biricik olan Allah’ın elindedir. Beni yaşatan, darda kaldığımda koruyan ve gözeten, bana güç veren beni güçten düşüren, yücelten ve alçaltan yalnızca odur? Sen mi? Görüyorum ki O kudret sahibi seni de alçaklıkların en düşüğüne duçâr eylemiş. Sen, acziyeti ile bulunduğu yerde gittikçe batan bir zavallıdan başka bir şey değilsin.”
Ubeydullah’m irtidat ettiğini anlayan Ümmü Habibe “Keşke ölseydi de bu hâle düşmeseydi.” dediği kocasının, ondan boşandıktan çok kısa bir süre ölüm haberini aldı. Düştüğü feci hayatın içinde ömrünü bir çırpıda tüketmişti. Ne acı...
Ümmü Habibe, bu mübarek kadın, söylediği büyük sözle imtiha-na çekiliyordu işte. Ne demişti “gücümü ve güvencimi Allah’tan alı¬yorum, yanımda bir insanın varlığı ile yokluğu birdir.” Şimdi bu sözlerin hakikaten sahibi olduğunu gösteriyordu. Yalnızlığa, yokluğa, bi¬lemiyoruz ama belki de açlığa, küçük kızı ile dayanmış her şeye rağ¬men dininde sebat göstermeyi başarmıştı.
O, Mekke’nin yüksek aristokrat ailesinden birine mensuptu. Bu yüzden herhangi biriyle evliliği kolay kolay mümkün değildi. Bu hem kabilesi ile arasının iyice açılmasına sebep olurdu hem de onların, müsaadelerini almadan çıktığı bu yolculukta başına gelen hâlleri yü¬züne vurmalarına onu aşağılamalanna sebep olurdu. Buna izin veremezdi, kendi aldığı kararların sonuçlarına tek başına da kalsa katlanacaktı. Yabancı bir diyarda kimsesiz ve korunmaya muhtaç bir hâlde kalmak onursuz bir duruma düşmekten evlaydı.
Babası Ebû Sufyan ise henüz müslüman olmadığı gibi, müslüman- lann da düşmanı idi. Bu sebeple Ümmü Habibe, babasının yanma da dönemezdi. Sıkıntılı günlerin ardı arkası kesilmiyor, Ümmü Habibe geri dönüş için bir yol anyor fakat bulamıyordu.
Bu sıkıntılar içinde bulunduğu bir gün rüyasında ürpertici ve kuşatıcı, güçlü bir sesin ona seslendiğini duydu:
“Ya Ümmü’l-Mü’minin”
Bu sesin şiddeti ile yerinden fırlayan Ümmü Habibe:
“Eşhedü enla ilâhe illalah” dedi. “Hayırdır inşallah. Bu rüya da nedir böyle? Bir hata mı işledim, Allah ve Resûlü’ne hoş gelmeyecek bir duruma mı düştüm acaba?”
Rüyanın yorumu ile meşgul olmaya fırsat bulamadan kapı çalındı. Bu gelen siyahi bir kadındı.
“Müsaade var mı hanımım? Girebilir miyim?” dedi.
“Buyurun, girin... Kimsiniz, benden bir isteğiniz mi var?” “Efendim, ben saraydan geliyorum, adım Ebrehe. Necaşî Ashe- me’nin kıyafet ve güzel kokulannm bakımından sorumlu hizmetkânyım. Buraya Necaşî’nin emri üzerine geldim. Medine’den sizin için ge¬len bir mektup var hanımım. Müsaade ederseniz açıklayacağım.” Ümmü Habibe son derece heyecanlanmıştı. Belki babası onu affet- mişti. Daha güzeli belki sevgili anne ve babası da müslüman olmuştu! Bundan daha güzel ne olabilirdi!
“Medine’den mi? Kimden? Bana kim mektup gönderir ki? Ne yaz¬mışlar? Ne sebeple mektup Necaşî’nin eline geçmiş? Kuzum anlatsana, beni merak içinde bıraktın. Heyecanımdan kalbim dışan fırlayacak.” Ebrehe onu teskin etmeye çalıştı.
“Telaşlanmayınız efendim... Hayırlı bir haber bu. Bir kere mektup Necaşî’ye gönderildiği için sarayda bulunuyor. İçinde sizinle ilgili şeyler yazdığı için de sizi hemen saraya götürmem gerekiyor. Hazırlık yapabilmemiz için.”
Ümmü Habibe:
“Ne hazırlığı imiş bu?” diye sordu. “Konuşsana ne olur!” “Şehrinizin ulusu, Peygamberiniz Hz. Muhammed göndermiş bu mektubu. Necaşî’den ikinizin arasındaki nikâhı kıymasını istiyor.” Ümmü Habibe artık yerinde duramıyordu. Bir niyazın cevabı bu kadar çabuk mu gelirdi.
“Ne diyorsun... Bu doğru mu?” diyebildi.
“Elbette hanımım, tabii ki doğru.”
Ümmü Habibe kulaklarına inanamıyor, aynı soruyu bir daha bir daha soruyordu: “Bir daha söyle bakayım. Allah Resûlü benimle ev-lenmek mi istiyormuş?”
Ebrehe de bıkmadan her soruluşunda aynı cümlelerle tebessüm ederek cevaplıyordu:
“Şehrinizin ulusu, Peygamberiniz Hz. Muhammed Necaşî’den sizi nikâhlamasım istiyor. Yalnız, Kral nikâhınızı kıymak için bir vekil tayin etmenizi rica ediyor.”
Ümmü Habibe üzerine çöken karanlığı dağıtmış, bir kuş kadar hafiflemiş, Medine ona bir kanat çırpışı yakınlaşmıştı.
“Ey cariyecik... Sevgili Ebrehe! Bana ne büyük bir müjde getirdiğini anlatsam, imkânı yok anlayamazsın. Şu birkaç kelimeciğin beni ne
büyük dertlerden kurtardığını ve ne büyük bir saadete kısacık bir za-manda nasıl yükselttiğini bir bilsen! Yüreğime saldığın sevincin senin için büyük bir hayra dönüşmesini dilerim. Her şeye Kâdir olan Allahu Teâlâ’nm sana da, beni sevindirdiğin gibi hayırlı müjdeler ulaştırmasını dilerim. Keder görme cariyecik, derdin ve tasan hiç olmasın, saadetin daim, bahtın açık olsun... Al bunlan, bütün takılarım senin olsun. Ne yazık, daha fazlası yok! Eğer Mekke’de olsaydık, hâzinemde ne var ne yok şu verdiğin haberin karşılığı olarak sana hediye ederdim.”
Hicretin altıncı senesinde Mekkeli müşriklerle yapılan Hudeybiye Antlaşmasından sonra Medine artık bir devletin başkenti olarak tanınmaya başlamıştı. Müşriklerle yapılan antlaşma, müslümanlarm da artık söz sahibi olduklannm ve devlet olarak tanmdıklannm bir ifadesi idi. Bundan sonra Hz. Peygamber komşu hükümdarlara elçiler göndermeye başladı. İşte bu elçilerden biri de Amr b. Ümeyye ed-Damrî idi. Amr’m iki memuriyeti bulunmaktaydı. Bunlardan biri Hz. Peygamber’in mektubunu Necaşî’ye teslim etmek, diğeri de Habeşistan’a hicret edip henüz dönmemiş olan müslümanlan istemek ve Ebû Suf- yan’m kızı Ümmü Habibe’yi Hz. Peygamber’e nikâhlamaktı.
Ümmü Habibe aldığı haber üzerine Saîd b. Âs’ın oğlu Halid’i çağırdı ve onu kendisine vekil tayin etti. Hemen o gün, o akşam Halid b. Said’in vekâleti ile Peygamber Efendimiz’in, Ebû Sufyan’m kızı Hz. Ümmü Habibe ile nikâhı kıyıldı. Nikâhın ertesi günü Necaşî, Cafer b. Ebû Tâlib’e orada bulunan bütün müslümanlan toplamasını emretti. Bütün muhacirler ve bütün müslümanlar heyecan içinde saraya toplandılar. Peygamber Efendimiz’in elçisi gelmişti.
Şimdi Necaşî’nin huzurunda toplanan büyük bir kalabalığın önünde Amr b. Ümeyye ed-Damrî konuşuyordu:
“Ey Necaşî! Ben Amr b. Ümeyye ed-Damrî’yim. Sana getirdiğim bu nikâh mektubundan başka bir mektup daha taşıyorum. Bu mektup bizzat sana ve dolayısıyla halkına gönderilmiştir. Bana düşen söylemek, sana düşen dinlemektir. Sen bize, ne kadar nezaket ve şefkat gösterdinse bizim de sana o derece güvenimiz olmuştur.”
“Buyurun.” dedi Necaşî, “Mektubu okuyun, ey insanların en şeref¬lisinin katından gelen elçi.”
“Bismillahirrahmanirrahim... Allah’ın Resûlü Muhammed’den Ha¬beş kıralı Necaşî Asheme’ye... Senin selamet içinde olmanı diler, sen¬den dolayı Allah’a hamd ederim ki O’ndan başka ilâh yoktur. Melik, Kudüs, Selam, Mü’min ve Müheymin olan O’dur. Şahadet ederim ki İsa b. Meryem, Allah’ın çok temiz, iffetli, dünyadan el etek çekmiş Meryem’e ilka ettiği ruhu ve kelimesidir, nasıl ki Âdem’i de kudret eli ile ve nefh ile yaratmıştı. Ben seni bir olan, eşi, ortağı bulunmayan, Allah’a ve ona ibadet taate, bana tâbi olmaya ve Allah’tan getirip tebliğ etmiş olduğum âyetlere iman etmeye davet ediyorum. Çünkü ben Allah’ın Resûlü’yüm. Ben sana, gereken tebligatı yapmış, dünya ve âhi¬ret saadetini temin edecek öğüdü vermiş bulunuyorum. Öğüdümü kabul ediniz. Doğru yola uyan ve gidenlere selam olsun.”
Necaşî Asheme bütün halkın ve saray ahalisinin önünde:
“Eşhedü enla ilâhe illlah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûluhul Bütün ailem, halkım ve askerlerim bilsin ki ben son pey-gamber Hz. Muhammed aleyhisselâm’a. tâbi oldum, onun getirdiği dine uydum. ...Ey hizmetkârlar bana bir kutu getirin. Şu kutlu emanetleri muhafaza edeceğim. Bu mektuplar aralannda bulundukça Habeşilerde hayır ve bereket devam edecektir.”
Tarihçi Dunlop’un verdiği bilgiye göre, Peygamberimiz’in Necaşî’ye gönderdiği mektuba benzer bir mektup hâlen Şam’da bir şahsın elinde bulunmaktadır. Bu şahıs mektubu bir süre önce bir Habeş papazından aldığını söylemiş. Eğer bu doğru ise Nebevi emanet Habeş ülkesinden Şam’a geçmiş demektir. Ellerindeki saklamaya ahdettikleri emaneti kaybetmiş olmalan akıbetlerinde bir tesire sebep olmuş mudur dersiniz? Ahitlerine gösterdikleri özensizlik inananlan belalara duçâr eder mi sizce? Ya vefasızlık, mü’minlerin bütün işlerini alt üst eder mi peki?
Bunun sizcesi bizcesi yok “Ahdinde vefa olmayanın hâlinde hayır kalmaz.”
İslâm nurunun ışıldadığı yüzüyle Necaşî sarayında toplanan müslümanlara hitap etti:
“Hamd ü sena Allah’a yaraşır ki o, Melik, Kuddüs, Selam, Mü’min, Müheymin, Aziz ve Cebbar’dır. Ben şahadet ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur ve Muhammed aleyhisselâm da O’nun kulu ve Resû- lü’dür. ... Resülullah’m isteği üzerine Ebû Sufyan’m kızı Ümmü Habi- be’yi 400 dinar mehir ile ona nikâhladım. Bu, Ümmü Habibe’nin vekili Halid b. Saîd b. As tarafından da kabul edildi. Duyan duymayan¬lara bildirsin ki bu nikâh gerçekleşmiştir. Ey misafirlerim, nikâhtan sonra yemek vermek, velime dağıtmak peygamberin sünnetidir. Veli- melerin en şereflisi de bugün burada verilendir. Haydi, Allah Resû- lü’nün düğün yemeğine buyurun.”
Bu düğün yemeği çifte hayır getiriyordu. Biri Hz. Ümmü Habi-be’nin Peygamber eşi oluşu, diğeri Necaşî ve halkının neredeyse tama¬mının müslüman oluşu. Müslümanlar bu iki müjdeli haberin neşesiyle uzun zamandır çektikleri sıkıntıları unutmuş, büyük bir ümidi iliklerine kadar hissetmişlerdi. Allah’ın dini işte beldeler aşıyordu.
Nikâhtan sonra “Ümmü’l-Mü’minin” olarak sabahlayan Ümmü Habibe, eline mehir geçtiği zaman kendisine müjdeyi getiren cariye Ebrehe’yi çağırtarak:
“Bana müjde verdiğin o gün evimde ve elimde olanı vermiştim. Başka param yoktu. Şimdi Allah bana bunu ikram etti. Mehrimden elli dinar şenindir.” dedi.
Ebrehe, verilen parayı kabul etmediği gibi, Ümmü Habibe’nin daha önce verdiği dört gümüş bilezikle ayak parmaklarındaki gümüş yüzükleri de iade etti. Zira Necaşî, ondan, Ümmü Habibe’den bir şey kabul etmemesini istemişti. Necaşî, bununla da yetinmeyerek hanım- lannm da Ümmü Habibe’ye yardım etmesini istemişti. Ayrıca, hanım- lanna yanlarındaki bütün güzel kokuları Hz. Ümmü Habibe’ye gön¬dermelerini emretmişti. Necaşî akıllı bir hükümdardı, Allah’ın elçisi¬nin memnuniyetini kazanarak Allah’ın rızasına ermeye çalışıyordu. Aynı zamanda yanında bulunan mü’minlerin annesi çok büyük bir emanetti, onun da hoşnutluğunu kazanmak ve gönlünü almak kendi¬si için çok büyük bir mânevî kazanç sağlayacaktı. Çok yeni bir müslüman olmasına rağmen Allah’ın kendisi için açtığı hayır işleme kapı- lanndan geçmeyi, karşısına çıkan bütün iyilik fırsatlarını israf etmeden değerlendirmeyi maharetle başaran Necaşî mükâfatını âhiret divanı kurulmadan alacaktı. Vefatı haberi Medine’ye ulaşınca Peygamber Efendimiz “Bugün salih bir adam vefat etti. Kalkınız. Kardeşiniz Asheme (Necaşî)’nin üzerine (gıyaben) cenaze namazı kılınız.” buyurmuştur. Bu hâliyle o ne güzel bir örnektir.
Ertesi gün bu parfümleri getiren Ebrehe, Hz. Ümmü Habibe’nin çeyizinin hazırlanmasında kendisine yardımcı oldu. Çeyizin tamamı, Peygamber Efendimiz ve muhterem eşleri için hazırlanan hediyelerle birlikte Necaşî tarafından hazırlandı. Necaşî, kafilenin arasına en sevgili oğlunu ve din adamlarının en gözü yaşlı ve yumuşak kalplilerini de eklemişti. Peygamber Efendimiz’e yazdığı 3 mektubun birini Amr b. Ümeyye’ye, diğerini Hz. Ümmü Habibe’ye, sonuncusunu ise oğluna vermişti. Şöyle diyordu:
“Bismillahirrahmanirrahim... Ey Allah’ın peygamberi, Allah’ın se¬lam ve selameti, rahmet ve bereketi üzerine olsun. Hamd ederim o Allah’a ki O’ndan başka Mabud yoktur. Ancak O vardır. Beni İslâmiyet’e hidayet eden odur. Ya Resûlullah, içinde İsa’nın işi anılan mektubun bana erişti. Göklerin ve yerin Rabbine yemin ederim ki İsa da kendisi hakkında senin andığını zerre kadar artırmamıştır. O ancak senin dediğin gibidir. Şahadet ederim ki sen muhakkak sözlerinde doğrucu kendinden öncekileri de doğrulayıcı bir Resûllulah’sm. Ben sana biat ettim. Senin kavminden ve senin dininden bulunan Ümmü Habibe’yi de sana nikâhlamış bulunuyorum. Sana topluca hediyeler sundum. Oğlum Erha’yı da sana yolluyorum. Eğer benim de yanma gelmemi istiyorsan, ben onu da yaparım Ya Resûlullah. Selam sana olsun.”
Kafile kalabalıklaşmış, Necaşî’nin yanlanna kattığı 60 kişi ile birlikte, Resûlullah’m emri üzerine bütün muhacirler yola koyulmuştu. Necaşî bu uğurlu misafirleri iki gemiye yerleştirdi ve yolcu etti. Habeşistan yolu gelirken çok uzakta imiş gibiydi, oysa şimdi yollar kısal¬mış, Medine yaklaştırılmış gibiydi.
Hz. Peygamber, Hayber Gazası’nda Ketibe Kalesi’nin fethi ile uğraşırken yolcular Medine’ye geldiler. Hayber’den alman ganimetlerden
Habeşistan muhacirlerine de hisse verildi. Peygamber Efendimiz Habeş muhacirlerine “Sizin hicretiniz iki keredir. Siz hem Necaşî ülkesi¬ne hem de yurduma hicret ettiniz. Siz gemi halkına iki hicret sevabı vardır.” buyurmuş, ashâb için dünyada hiçbir şey bu müjde kadar se¬vindirici olmamıştır.
Hz. Ümmü Habibe, Medine’ye geldiğinde Hz. Peygamber’e nikâh merasimini anlatmış memnuniyetini uzun uzun dile getirmişti. Hz. Ümmü Habibe’nin omuzlarında bir selam yükü vardı. Cariye Ebrehe, belki de Ümmü Habibe’nin duası bereketiyle müslüman olmuş, görmeden iman ettiği Allah Resûlü’ne selam uçurmuştu.
Hicretin yedinci yılında meydana gelen bu olay, Ümmü Habibe sabrının, sadakatinin, bağlılığının, bağlılığındaki samimiyetin bir mü¬kâfatı idi. Allah sabreden kullan ile sabretmeyen kullarını ayırt etmiş, hak edene bedelini ödemişti. Peygamberimiz ile Ebû Sufyan’ın kızı Ümmü Habibe arasında gerçekleşen bu nikâh, özellikle Ebû Sufyan’m İslâm’a karşı yumuşamasına vesile olmuştur. Bu evliliğin hemen ön¬cesinde nazil olan: “Olabilir ki Allah celle celâlüh aralarınızda düş¬manlık bulunan kimseler ile sizin aranızda dostluk tesis eder.” âyetin¬den de bu evliliğin gerçekleşeceği anlaşılmıştır.
Ümmü Habibe’nin Peygamber Efendimiz’in nikâhı ile çok sıkıntı¬lı bir durumdan kurtarılmış olması Ebû Sufyan’m müslüman olması¬na giden sürecin daha da hız kazanmasını sağlamıştır. Arap örf ve âdetlerine göre, kendisi ile evlenmek istenilen kadın için önce babasına, o yoksa amcasına veya amcasının oğullanna müracaat edilirdi. Ancak, Hz. Peygamber’in Ümmü Habibe ile evlendiği dönemde Ebû Sufyan henüz müslüman olmadığı için bu evlilikten haberi olmamış¬tı. Kızının kendisine danışmadan düşmanı ile evlenmesinden dolayı Ebû Sufyan’m kızması beklenirken aksine onun memnuniyetini ifade ettiği ve Hz. Peygamber için “O reddedilemeyecek bir erkektir.” diyerek bu evliliği tasvip ettiği görülür.
Ümmü Habibe’nin, Allah elçisine olan sevgi ve saygısı, müslüman olmakta bir hayli geciken Ebû Sufyan’a karşı taviz vermeyen tutumu, müşriklere karşı tavırlannda kararsızlığa düşmüş olanlara da ibret olmuştur. İslâm tarihindeki bir olay bu söylediklerimizin güzel bir örneğini ortaya koymaktadır.
Hicretin 6. yılında gerçekleşen Hudeybiye Antlaşmasından sonra iki taraf arasında meydana gelen huzur ortamı, Kureyş tarafından bozulun- caya kadar sürmüştür. Hudeybiye Antlaşması gereğince Kureyş, Beni Bekr kabilesini kendisine müttefik olarak seçerken müslümanlar da Huzâa kabilesi ile ittifak etmişlerdir. Beni Bekir ve Huzâa kabileleri ara¬sında çıkan kavgada Kureyş müttefikleri ile hareket ederek antlaşmanın ihlaline sebep oldu. Kureyş, müslümanlann gerçek maksadını öğrenmesi ve icap ederse Hudeybiye antlaşmasını yenilemesi veya müddeti¬ni uzatması için Ebû Sufyan’ı müslümanlann hareket etmelerinden evvel Medine’ye gönderdiler. Onlar, yaptıklanndan pişman olmuşlardı.
Mekkeliler tarafından görevlendirilen Ebû Sufyan, kızının Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in zevcesi olması sebebi ile doğruca onun odasına gitti. Kızı Ümm’ül-Mü’minin Ümmü Habibe’nin odasına giren Ebû Sufyan oda içerisindeki yatağın üzerine oturmak isteyince kızı yatağı dürüp kaldırdı. Ebû Sufyan:
“Ey Remle bu hâl nedir? Onu mu bana layık görmedin, yoksa be-ni mi ona layık görmedin? Döşeği ne diye topladın da neredeyse düşmeme sebep oldun. Babana layık gördüğün muamele bu mu?”
“Bu Resûlullah’m döşeğidir. Sen ise bir müşriksin, ona yaptığın düşmanlıklar ise herkesin malumudur. O bakımdan bir müşrik ve Resûlullah’ın düşmanı olarak senin bu döşeğin üzerine oturmanı istemiyorum.” Bu sözler Ebû Sufyan’ın anlayamayacağı türdendi.
“Bu nasıl bir din ki kızını babaya asi yapıyor. Anlaşılan, benden sonra sana çok kötülükler isabet etmiş.”
“Bilakis bana şer değil hayır isabet etmiştir.” karşılığını veren Hz. Ümmü Habibe böylece, çoktandır görmediği babasına müslüman olmanın şeref ve üstünlüğünü ve İslâm’ı, akrabalık bağlanndan ve sair her şeyden ziyade sevdiğini göstermiştir.
Mü’minlerin annelerinin genellikle sahip oldukları ibadet düşkünlüğü ve vera meziyetlerine Ümmü Habibe de sahipti. Akıllı, zeki ve fasih konuşan bilgili bir hanımdı. Dini salâbeti ile meşhurdur.
Hz. Peygamberle dört yıl evli kalmış olan Hz. Ümmü Habibe’nin, Resûlullah’m vefatından sonra zâhidane yaşadığı hayatı otuz dört yıl sürdü. O, Peygamberimizin diğer hanımlan gibi herkes tarafından saygı ile karşılanırdı. Bu sebeple kardeşi Muaviye halife olduktan sonra halk ona “mü’minlerin dayısı” diye hitap ediyordu.
Ümmü Habibe’nin, İslâm tarihinde ortaya çıkan fitne ateşinden uzak kaldığı ve siyasî olaylara kanşmadığı da bilinmektedir. Bununla beraber, dayısının oğlu olan üçüncü Halife Hz. Osman’ın evinin muhasarası esnasında onun evine geldiği, orada bulunan asilerden bir adamın onun başörtüsünü çektiği, Hz. Ümmü Habibe’nin de ona beddua ettiği, bunun da hemen gerçekleştiği bildirilmektedir.
Ümmü Habibe’nin, Hz. Peygamber’den yaptığı rivayetlerin sayısı 65 rakamı ile ifade edilmekte ise de bunun daha fazla olma ihtimali vardır. Bir rivayeti şöyledir:
“Âdemoğlunun her sözü kendi aleyhinedir. Ancak iyiliği emretmesi, kötülüğü nehyetmesi ve Allah’ı zikretmesi bunun dışındadır.” Ümmü Habibe, kardeşi Muaviye’nin hilâfeti devrinde yetmiş yaşında iken hicretin kırk dördüncü senesinde Medine’de vefat etti. Son sözü ise Mü’minlerin annesi Hz. Aişe’ye oldu.
“Benimle senin ve diğerlerinin aramızda münasebetler vardı. Eğer her ne sûretle olursa olsun aramızda hatâen bir şey geçmiş ise senden affetmeni isterim. Beni affedip hayır dua ile an ve benim için mağfiret talep et.”
Mü’minlerin annesi Hz. Ümmü Habibe bütün hayatı boyunca toplumunda var olan sapma ve zulüm karşısında sorumluluk hissedip sosyal mücadelenin içinde yer almıştır. Kendi seçimlerini hakikat üzere yapmış, bu yol ayrımından sonra karşılaştığı zorluklarla mücadeleden geri durmamıştır. Bir insanın tercihleri neticesinde elde ettiğine rıza gösterebilmesi büyük bir meziyettir. Ancak başlangıçta geliveren musibetler pek azı müstesna çoğu kimseyi yıldırabilir. Sabırsızlık gös- termeyip sebata muktedir olanlar ise mü’minlerin annesi Hz. Ümmü Habibe gibi büyük mükâfatlara nail olur.
İnsanlar değişiyor, yıllar, asırlar geçiyor. Olayların şekli değişse bile nihai hedef ve tarafların yer aldığı mevki aynı kalıyor. Dolayısıyla asırlar öncesinden gelen bu ışıl ışıl simalar yolumuzu aydınlatmaya, günümüz meselelerine bakışımızı berraklaştırmaya, isin pusun arasından sıyrılıp fikre duruluk kazandırmamıza yardımcı oluyor. Kararlılıklarının, inançlarının, düşüncelerinin, tavırlannm, fiillerinin bir parçasını, küçücük bir parçasını bile kopyalayabilsek kendimizi talihli sayabiliriz.
Hakk’ın kudreti ile hakikat yolunun sadıklar zümresinden olmayı temenni ederiz.

Kaynak: Serpil Özcan- Hz. Havva'dan Hz. Zeyneb'e Kadınların İzinde
 
Etiketler:
Geri Bildirim!