"(Resûlüm! Onlara) öğüt ver (ve uyar). Sen ancak bir öğüt verici (ve uyarıcı)sın. 88/21 "
Hz. Zeynep Binti Cahş (r.anha)

İmtihanın Kadını Hz. Zeynep Binti Cahş   
Dünya ve hayat çok çeşitli mahlûkat ile süslenmiştir. Her birinin kendine mahsus gayesi ve vazifesi vardır. Yaratılmışlar içinde başıboş olan, tesadüfen var olan, bir gayesi ve hedefi olmayan hiçbir şey yoktur. Olan biten her şey Kâdir-i Mutlak Allah’ın gözetiminde ve iradesi altında kendi yolları üzerine sevk edilmiştir.
Her olan onun izniyle olduğu gibi yegâne olduran da odur. Cüm¬le işler onun, Hak Teâlâ’nm yed-i kudretindedir, olacaklara kullarını vesile kılar. Kuşlar onun emri ile havalanır, çiçekler onun buyruğu ile açar, insan onun emri ile nefes alır, bütün uzay cisimcikleri onun tayin ettiği yörüngede sonsuza değin bıkkınlık hissinden mahrum bi¬çimde döner dururlar. Hâsılı, Hakkın emri olmaz ise bir dal parçası kıpırdayamaz. Bilmeyenler hareket etme gücü, karar verme yeteneği ve iradesi olmayan bu dal parçasını yerinden kıpırdatanm onu tutan insan eli olduğu vehmine kapılırlar.
Hak kulundan intikamın yine kul ile alır,
Bilmeyren ilm-i ledünni anı kul yaptı sanır.
Cümle işler Hâlıkindır kul eliyle işlenir,
Hakkin emri olmaz ise sanma bir çöp deprenir!
Hiçbir şey tesadüf eseri değildir. Yaratılanlar da olduğu gibi yaratılanlann fiillerinde de nice hikmetler halk edilmiştir. İnsana düşen Allahu Teâlâ’nm açtığı hikmet kapısından içeriyi gözlemektir. Tecessüs ve merak, eserin ve fiillerin asıl sahibine değil de ona giden yoldaki değersiz nesnelere olursa, açılan aralıktan görünen hâzineye değil de kapının civatasma, kulbuna, işlemesine, işçiliğine akıl bağlayıp kalınırsa bir esintiye mahkûm olan hikmet kapısı beklenmedik bir anda gözleyicisinin yüzüne kapanıverir.
Peygamber Efendimiz’in ve onunla yakın olma şerefine nail olmuş insanlann hayatlarının hikâye edilmesinde maksat onlann derecelerini yüceltmek değildir, zira bu, İlâhî takdir icabı kararlaştırılmıştır, buna bizim bir etkimiz olamaz. Yaşadıklarını taklit edip o mertebeye yükselmek de elimizde olan bir şey değildir. Çünkü ne Resûlullah gibi bir tükenmez nimete malikiz ne ashâbı gibi seçkin meziyetlere sahibiz ne de bu denli zorlu bir işte taklide gücümüz kâfidir. Niyetimiz o yüce kâşanelere kurulmuş zevatı zirveyi özleyen dağ köylüleri gibi seyrederek ulaşılmazlığı karşısında nakledilenleri bir peri masalı misali dinleyip tatlı hülyalara dalmak da değil.
Elimizde bir tek şey var, o da Peygamber Efendimiz’in yolunu takip ederek onun ve sevdiklerinin hayatlarından çıkarabileceğimiz derslerle, toplayacağımız verilerle, çağa uygun sentezlere ulaşmak ve çağa uygun müslümanca yaşama sanatını elde etmek. Peygamber Efendimiz’in ve ona yakın olma şerefine nail olmuş insanlann hayat- lan ümmetin tamamı için bir hikmet kapısıdır. Kapının süsüne püsü- ne aldırış etmeden gözünü kapı aralığından içeri dikebilmek er kişilerin kândır. Şimdi geliniz hikmet kapılan aralanmışken kapıdan içeri sızmanın bir yolunu bulalım:
Ashabın meşhurlarından, yücelerinden, peygamber gözdesi bir şahabı Zeyd b. Harise. Kahramanlıklan meşhur, hesaba gelir gibi değil. İslâm tarihinin ne yanma baksanız o tarafta heybetli ve güzel hilkatinin arz-ı endam ettiğini görürüsünüz. İlahî cilvenin bir anda ana kucağından kopanp getirip insanların en mükemmelinin kucağına bırakıver¬diği bir kimsedir o... Şüphesiz İlâhî lütfün doğrudan kendisini bulduğu bu talihli çocuk, Allah’ın Habibi tarafından eğitilme, büyütülme, yan yana bulunma, aynı çatı altında yatıp uyuma, gezme-tozma, yeme içme, çarpışma vuruşma nimetlerinin tamamına birden özel bir gayret sarf etmeden erişme devleti kendisine ulaşmış bir kimsedir.
Annesi Sûda sekiz yaşındaki oğulcuğu ile akrabalarını ziyarete giderken başlarına gelen ve bir felaket gibi görünen şeyin aslında bir devlet olduğunu acısından anlayamıyordu. Eşkıyalar köyü basmış Zeyd’i alıp götürmüşlerdi. Ardından anne feryat ediyordu:
“Ah yavrucuğum! Nasıl da bir çırpıda gelip, alıcı kuşlar gibi Zeyd’imi kapıp gittiler. Senden sonra bana dünya haram! Senden sonra bana yemek içmek de haram. Gülmek Kelpoğullan’nm semtinde benden başka kime olsa yaraşır. Ağlamak ve paralanmak da bana. Ah yavrum ah oğulcuğum.”
Garip ne bilsin kader süvarisinin Zeyd’i terkisine atıp saadet sulta¬nının koynuna bırakacağını. Yaralı baba, annenin inleyişlerinden beter inleyişler içindeydi. Oğlunu her tarafta soruyor, onun acısı ve hasreti ile yanıp tutuşuyordu.
“Acaba sağ mıdır? Yoksa ecel onun yanma vardı mı ki? Evladıma dağlar mı yoksa ovalar mı kıydı? Ne olurdu zamanın seni bir kerecik olsun geri döndüreceğini bilseydim. Güneş doğarken, onu bana hatırlatır, gurub zamanı yaklaşınca yine hatmma düşer. Onu aramak için bütün sahraları dolaşacağım. Develerim yorulup bıkmadıkça ben de bıkmayacağım onu aramayı. Ben sağ oldukça yahut ölüm gelip çatmadıkça ömrümü bu uğurda harcayacağım. Herkes gibi ben de bir emel ve ümide aldanmış olarak yok olup gideceğim.”
Birileri haber saldı, küçük Zeyd’i Mekke’de görmüşlerdi. Bu görüş aradan bir hayli zaman geçtikten sonraydı. Zeyd köle tacirlerinin eline düşmüş, bir süre onlarla birlikte belde belde dolaşmış sonra bir gün Mekke’de köle pazarında bir uğurlu el sayesinde sefaletin pençe¬sinden kurtarılmıştı. Onu satın alan hanım Mekke’nin en kıymetli hanımı Hz. Hatice idi. O da bu değerli hediyeyi Hz. Peygamber’e takdim etmiş, özgürlük bu yeni sahibin Zeyd’e armağanı olmuştu.
Haber üzerine Mekke’ye gelen Harise, fidyesini vererek oğlunu geri almak istiyordu. Oğlunun Hz. Peygamber’in kölesi olduğu haberini almış, sorarak-soruşturarak onu bulmuştu.
Harise dedi ki:
“Ey Muttalib’in oğlu! Ey kavmin efendisinin oğlu! Siz Allah’ın şerefli Harem’inin civarında kalan kimselersiniz. Siz sıkıntı içinde olanlan kurtanr, esirleri doyurursunuz. Biz sana, senin yanındaki çocuğumuz için geldik, bize lütfet ve ihsan et. Takdim edeceğimiz fidyesini kabul buyur.”
Resûlullah, “O kim?” buyurdu. “Zeyd b. Harise” dediler. Bunun üzerine: “Haydin çağırın onu da muhayyer bırakın. Eğer sizi tercih ederse, fidyesiz sizin olsun; yok eğer beni tercih ederse, vallahi ben, beni tercih edene karşı fidyeyi tercih etmem.” buyurdu.
Bunun üzerine Zeyd b. Harise’yi çağırdılar. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: “Bunlan tanıyor musun?” buyurdu. Zeyd: “Evet şu babam, şu amcam” dedi. Resûlullah: “Ben de bildiğinim, sana olan davranışımı ve arkadaşlığımı gördün. Şimdi ya beni tercih et ya onları.” Zeyd b. Harise dedi ki:
“Ben sana karşı kimseyi tercih edemem. Sen benim hem babam hem de amcam yerinesin.”
Oğlunun bir yabancıyı kendisine tercih etmesine içerleyen babası Harise ve amcası:
“Yazık sana ey Zeyd! Köleliği hürriyete, babana, amcana ve diğer yakınlarına tercih mi ediyorsun?” dediler.
Oğlunun kimin yanında ve nasıl yaşadığını henüz anlayamamış olan Harise itirazlarını devam ettiriyor, oğlunu bu topraklardan çekip almak istiyordu. Zeyd sevgili babasının karşısına dikildi, saygısını kaybetmeden, bu yaralı yüreği daha fazla incitmeden şunları söyledi:
“Ben bu Zat’tan öyle şeyler gördüm ki ona karşı hiçbir kimseyi ter¬cih edemem.”
Resûlullah bunu görünce, onu Hicr denen yere çıkararak şöyle bu¬yurdu: “Şahid olun Zeyd benim oğlumdur. Bana vâris olacak, ben de ona vâris olacağım.” Bunu gören Harise ve kardeşinin gönülleri hoş oldu, Resûlullah’m kölesi olmayı hürriyete tercih eden Zeyd’i orada bırakarak memnun bir vaziyette dönüp gittiler.
O zamanlar, bir kimsenin bir başkasını himayesine alması çok önemli bir durumdu. Onu malıyla canıyla, ne pahasına olursa olsun koruması demekti. Ama evlatlığa kabul etmek bundan çok daha ağır bir mesuliyetti. Baba oğul yerine geçen bu kimseler tam mânası ile birbirlerine bağlanır, aralanndaki her türlü ilişki baba oğul arasındaki münasebete dönüşürdü. Bu hâdiseden sonra Zeyd b. Harise, Zeyd b. Muhammed olarak çağnlmaya başlandı. Ta ki Peygamberimize nübüvvet verilip de “Onları babalarının isimleriyle çağmn...” mealindeki Ahzâb sûresi beşinci âyet nazil oluncaya kadar.
Zeyd b. Harise, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in cefakâr dostlanndan biriydi. Ömrü vefa ettiği sürece neredeyse bütün sıkıntı¬lı zamanlannda Onunla birlikteydi. O da gencecik yaşında şahadete susayanlardandı, bu susuzluk onu ömrünün bahan denilebilecek bir çağda dünyadan alıp ukbaya salacaktı. Nitekim çevre kabileleri İslâm’a davet etmek kabilinden Taife giden Resûlullah’ı yalnız bırakmamış, Taiflilerin attığı taşlar Hz. Peygamber’e isabet etmesin diye kendi vücudunu siper etmiş ve başından çeşitli yaralar almıştı. Büyük sa¬vaşların tamamına iştirak etmiş, elçilik vazifeleri üstlenmişti.
Hicret emri geldiğinde Medine’ye doğru yola çıkanların arasında Zeyd b. Harise’nin yanında Cahşoğullan da vardı. Bunlar Peygamber Efendimiz’in halası Ümeyye binti Abdulmuttalib’in ailesiydi. Babalan Cahş Mekke’ye sonradan gelmiş bir zat idi. 28 kişilik ailenin tamamı müslüman olmuş katlandıkları eziyetlerin ardından hicret için Medine yollarına düşmüşlerdi. Mekke’deki evleri boş ve kimsesiz kalınca bu evleri Ebû Sufyan zapt edivermişti. Mekke’nin varlıklı ailelerini hicret fedakârlığı birden bire yoksulluğa düşürüyor, terk-i vatan eden müslümanlar ellerindeki bütün dünyalıktan da feragat ediyorlardı.
Peygamberimiz’in halası Ümmeyye binti Abdulmuttalib’in çocukları Abdullah, Hamne ve Zeynep radıyallâhu anhümâ idi. Hamne, Mus’ab b. Umeyr radıyallâhu anh ile daha sonra onun Uhud’da şehit olması üzerine aşere-i mübeşşereden Talha b. Ubeydullah ile evlenmiştir.
Abdullah b. Cahş ise gönlünde taşıdığı Resûlullah aşkının marifetiyle şahadeti arzulayan bir mücahitti. Uhud Savaşı’ndaki büyük yararlılıkların yanında eşsiz kahramanlıkları da dillerde kalıcıdır.
Sa’d b. Ebû Vakkâs hazretleri, Uhud harbinde Hz. Abdullah b. Cahş’la arasında geçen konuşmayı şöyle anlatır:
“Uhud’da, savaşın çok şiddetli devam ettiği bir andı. Abdullah b. Cahş yanıma sokuldu, elimden tuttu ve beni bir kayanın dibine çek¬ti. Bana şunlan söyledi: ‘Şimdi burada sen dua et, ben, âmin diyeyim. Sonra ben dua edeyim, sen de, âmin de!’ Peki! Allah’ım, bana çok kuvvetli ve çetin kâfirleri gönder. Onlarla kıyasıya vuruşayım. Hepsi¬ni öldüreyim. Gazi olarak, geri döneyim. Abdullah b. Cahş benim yaptığım bu duaya, bütün kalbiyle, âmin dedi. Sonra kendisi şöyle dua etmeye başladı:
Allah’ım, bana zorlu kâfirler gönder, kıyasıya onlarla vuruşayım. Cihadın hakkını vereyim. Hepsini öldüreyim. Vuruşayım, vuruşayım, en sonunda bir tanesi de beni şehit etsin.’
Gönlüm böyle bir duaya, âmin demeyi arzu etmiyordu. Fakat o istediği ve önceden söz verdiğim için mecburen, âmin dedim. Daha sonra, kılıçlanmızı çektik, savaşa devam ettik. İkimiz de önümüze ge¬leni öldürüyorduk. O, son derece bahadırâne harp ediyor, düşman saflarını tarumar ediyordu. Düşmana hamle üstüne hamle ediyor, şe¬hit olmak için derin bir iştiyakla hücumlarını tazeliyordu. Allah Allah!’ diye çarpışırken kılıcı kırıldı. O anda sevgili Peygamberimiz, ona bir hurma dalı uzatarak savaşa devam etmesini buyurdu. Bu dal bir mucize olarak kılıç oldu ve önüne geleni kesmeye başladı. Birçok düş¬manı öldürdü. Savaşın sonuna doğru Abdullah b. Cahş, Ebûl Hakem isminde bir müşrikin attığı oklarla arzu ettiği şahadete kavuştu.”
Hz. Abdullah b. Cahş’ı ve dayısı ‘Seyyidü’ş-şühedâ’ yani ‘Şehîdlerin efendisi’ Hz. Hamza’yı aynı kabre defnettiler. Şimdi Uhud’da, çarpışıp susadıklan şahadete kavuştukları yerde yatıyorlar. Allah şefaatlerine nail eylesin.
Peygamber Efendimiz’in halası Ümeyye’nin son çocuğu Zeynep binti Cahş’tır. İsminin anılması bile zihinlerdeki hatıraları canlandır¬maya kâfi olan bu hanımefendi, asıl anlatacağımız olayların merkezinde bulunan kişidir. O, Peygamber Efendimiz’in imtihan geçirmesine vesile olan ve vefatının ardından ona en çabuk kavuşan mü’minlerin annesidir.
Zeynep binti Cahş, Hz. Peygamber’in hanımları arasında hakkın¬da en fazla konuşulanıdır. Ne söylediklerini bilmedikleri için lakırtı- lan birtakım gürültülerden ibaret olanlar onun hem ilk hem de ikin¬ci evliliğini yorumlama cüretinde bulunmuşlardır. Hem ne cüret! Bu kadanna ‘şaşkınlığın ve ahmaklığın afaki tutmuş hali’ desek çok yerinde bir söz etmiş oluruz.
Mü’minlerden ziyade münafıkların ve müşriklerin konuştuğu bu hâdise şu şekilde zuhur etmiştir: Medine’ye hicretin üzerinden birkaç yıl geçmiş, Hz. Zeyd b. Harise beklenmedik bir istek ile Allah Resû- lü’ne gelmişti.
“Ya Resûlullah! Uygun bulursanız, benim için dünürlük yapmanızı rica ediyorum.” dedi.
Peygamber Efendimiz kim için olduğunu sorunca Zeyd b. Harise:
“Ey Allah’ın Resûlü o sana yabancı değildir. Halan Ümeyye binti Abdulmuttalib’in kızı, Uhud Kahramanı Abdullah b. Cahş’ın kız kardeşidir.” diye cevap verdi.
Peygamberimiz Hz. Zeyd’i uyardı: “Yapma! Onun sana geleceğini sanmam. Çünkü o çok onurludur. Kendisini senden üstün görür.” dedi. Hz. Zeyd, isteğinde ısrarlı davrandı “Zeyd bana insanların üstünüdür dersen kabul eder.” diyerek bir nevi yol gösterici bile oldu.
Böylece Peygamber Efendimiz dünürlük için halasının evine gitti Zeynep binti Cahş’ı Zeyd b. Harise için istedi.
İslâm’dan önce köklü ve değişmez bir gelenek olarak üst tabakaya mensup, asil ve zengin kızların fakir ve kölelerle evlenmesi yasaktı. Hz. Zeyd b. Harise, Resûlullah’m azatlı kölesiydi. Bu geleneklere göre çok acayip bir durumdu. Hiç alt tabakadan biri hem de azatlı bir köle asil bir aile kızı ile evlenebilir miydi? Fakat İslâmiyet, insanlar arasında eşitlik ve birlik hükmü ortaya koyunca, böyle bir cahiliye geleneğinin ortadan kalkması kadar tabii ne olabilirdi ki?
Bilindiği gibi Allah elçisinin en önemli tebliğ metotlarından biri de Allah tarafından gelen emir ve yasaklar, önce kendisinde uygulaması, şayet bunlan kendi şahsında uygulama imkânı yoksa veya böyle bir imkânı bulamamışsa, o emir ve yasaklan en yakın akrabalanna uygulaması idi.
Hz. Zeynep, Zeyd kölelikten azat edilmiş olduğundan dolayı kendine denk saymadı ve evlilik teklifini geri çevirdi. Peygamberimiz: “Ben onu senin için kabul ettim.” buyurdu. Hemen bu olay esnasında da “Allah ve Resûlü bir meselede hüküm verdiği zaman, inanan bir erkek ve kadına, artık o işte, kendilerine göre (başka) tercih hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Resûlü’ne karşı gelir (onlar tarafından verilmiş hükümleri beğenmez)se, kesinlikle o, apaçık bir sapıklıkla sapmış olur.” mealindeki Ahzâb sûresi 36. âyet nazil oldu.
Bunun üzerine Zeynep binti Cahş radıyallâhu anhâ Allah ve Resû- lü’nün emrine itaat etmek için Zeyd b. Harise radıyallâhu anh ile evliliği kabul etti, hiç tereddüt göstermeden nefsini bir kenara bıraktı. Bu çok içli ve zeki genç hanım İslâm’ın çok önemli bir hükmünün icra odağı hâline gelmişti. Onun yapacağı gelenek ve göreneklerden büyük fedakârlık, bütün ümmete büyük ders olacak, bundan sonraki uygulamalarda herkes onu misal getirecekti. Azatlı bir köle ile asil hem de peygamberin kanından bir hanımın evliliği görülmüş duyul¬muş bir şey değildi. Zaten İslâm’ın birçok hükmü gibi bu da insanların ilk defa karşılaştıkları bir durumdu. Ancak bu evliliğin tesirleri bir hayli geniş ve kalıcı oldu. Hz. Zeyd ile Hz. Zeynep’in evliliği İslâm’ın
eşitlik kavramını daha da pekiştirici bir hâdiseydi.
Biliyorsunuz, İslâm’da eşitlik sorunu diye bir sorun yoktur. Ne ka-dın ile erkek arasında, ne beyaz ile siyah arasında, ne zengin ile yoksul arasında ne de alt sınıf üst sınıf arasında eşitsizlik söz konusu de¬ğildir. Daha doğrusu İslâm’da sınıf ayırımı diye bir şey yoktur. İslâm’da bütün müslümanlar eşittir ve kardeştir. Sınıf aynmı, sınıflar arası mücadele, ırklar arası üstünlük yarışı, kadın erkek arasındaki ça¬tışmalar batıdan ithal edilmiş sorunlardır. Bu sorunlann tamamı İslâm’ın gelişi ile çözülmüş, müslümanlar kendilerine indirilen dinin kemalâtma vâkıf oldukları uzun yıllar boyunca bahsedilen mevzulara ilişkin hiçbir sorun yaşamamışlardır.
Dedikleri doğrudur, bizim tarihimizde batıklarda olduğu gibi hiç eşitlik mücadelesi olmamıştır, hürriyet fedailerine de hiç rastlamayız, son dönem hariç. Çünkü bizdekinin aksine Batı uygarlığının toplum- lan, sınıf ayınmı prensibine dayanır. Onun için, Batı’da eşitlik sorunu zorunlu bir davadır. Orada pek çok prensip halkın uğradığı zulüm ve tazyik neticesi ortaya çıkmıştır. Bizim toplumlarımız ise refah ve özgürlük toplumlanydı. Zaten elde etmiş olduklan hürriyeti, eşitliği, refahı, huzuru ve saadeti niçin aramak istesinlerdi!
Çalkantılara sebep olan Zeyd b. Harise, Zeynep binti Cahş evliliğinin üzerinden bir sene kadar geçmiş olay bir örnek olmuştu. Çok önemli bir konuda kendisinden beklenileni yerine getiren Zeynep binti Cahş da nihayetinde etten kemikten bir insandı. Peygamber Efendimiz’in Hz. Zeyd’i uyarmak ve hazırlıklı olmasını temin maksadıyla başlangıçta söyledikleri teker teker vuku bulmaya başladı. Zaman zaman arkadaşları ile bir araya gelen Hz. Zeynep hâlinin ipuçlarını veriyordu.
Bir gün arkadaşlarından biri dayanamayıp sordu:
“Ey benim sevgili arkadaşım, şendeki bu hâl beni tedirgin ediyor. Yeni evli olmana rağmen yüzünün güldüğünü hiç görmedim.”
“Bu hâlimin Allah ve Resûlü’nün hoşnutsuzluğuna sebep olmasından endişe ederim. Bu yolda giriştiğim işin beni ve ailemi mahcup etmesine razı olamam.”
“Seni üzen nedir? Zevcinden memnun değil misin? Zeyd ashabın en seçkini, en kahramanı ve Resûlullah’a en yakınıdır.”
“Hayır, öyle değil. Ben ondan memnunum. O ashabın ileri gelenlerinden biridir, pek çok gazaya katılmış, Allah ve Resûlü’ne bağlılığını göstermiş ve onlann rızasını kazanmış biridir. O hayırlı insanlardandır. Lâkin içimdeki sıkıntı yakamı bırakmıyor. Sanıyorum ki bu sebeple bazen şu ya da bu vesile ile söylediğim şeyler onu incitmeme sebep oluyor.”
“Öyleyse Allah Resûlü’ne git ve senin için dua etmesini iste.” “Bunu yapamam. Çünkü duydum ki Allah Resûlü benim bu hâl-lerime dair Zeyd’i en baştan uyarmış. Şimdi gidip ey Allah’ın Resûlü ben huysuz ve hırçın bir kadınım, zevcimi huzursuz ediyorum, be¬nim için dua et, diye nasıl derim.”
“Öyleyse ne olacak bu işin sonu. Sen böyle bir ömür sıkıntı çekip, Zeyd’i de perişan mı edeceksin.”
“Bilmiyorum... Sadece dua ediyorum. Bizim evliliğimiz Allah ve Resûlü’nün emri iledir. Şu içinde olduğumuz durumu da muhakkak Âlim olan Allah bilir ve Resûlü’ne bildirir. Ben Allah katından gelecek bir ferahlığı umuyor ve bekliyorum. Ekremü’l-Ekremin olan zat, mutlaka bir çıkış kapısı açacak ve bizi bu hâlden halas eyleyecektir.” Zeynep binti Cahş haklıydı. Allah’ın yardımı yakındı, hem de bir kapıyı kapayıp diğerini çok daha büyük bir hayırla açan Allah’ın hikmeti sarsıcı olacaktı. Zeynep binti Cahş’ın eşini rencide edecek davranışlarda bulunması Zeyd b. Harise'yi Allah Resûlü’ne getirdi ve o, eşinden aynlmak istediğini söyledi.
Peygamberimiz “Niçin boşanıyorsun, şüpheleneceğin bir şey mi gördün?” diye sordu. Zeyd b. Harise:
“Hayır, ondan şüpheleneceğim bir şey görmüş değilim. Ondan hayırdan başka bir şey görmedim. Fakat o kendisini şerefçe üstün görüp bana karşı büyükleniyor ve dili ile beni üzüp duruyor.”
Hz. Zeynep sırf Resûlullahin emrine itaatle Hz. Zeyd’e varmış fakat ona gereği gibi ısmamamıştı. Ara sıra Peygamber’e akrabalığından dolayı şerefli olması ve asaletiyle övünerek Hz. Zeyd’e karşı büyüklenmek istiyordu. Kumandanlığa layık olarak yaratılmış olan Hz. Zeyd buna bir süre sabretti ise de Resûlullah’a vanp Zeynep’ten ayrılmak is¬tediğini arz eyledi.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de: “Hanımını tut, boşama; Allah’tan kork. Boşanmanın, önemsiz bir mesele olmadığını, Allah ka¬tında sorumluluk getiren bir iş olduğunu düşün, Allah katında helal¬lerin en çirkini boşanmadır.” diyerek tembihte bulundu. Ancak takdirin ötesinde hiçbir şey olmayacaktı. Allahu Teâlâ’nm Zeynep binti Cahş’ı Zeyd b. Harise’nin yanında bulundurma süresi dolmuş, hedefe ulaşılmıştı. Peygamberimiz’e Hz. Zeyd’in Zeynep’i boşayacağı ve iddeti dolduktan sonra kendisine zevce olacağı bildirilmişti. Lâkin açık¬laması için kendisine bir emir verilmemişti.
Allah’ın dil verdiği insanların, bu tehlikeli azayı yerli yerinde kul¬lanmayı öğrenmeleri bir hayli zaman aldığından, Efendimiz, insanlar ileri geri konuşurlar, dedikodu yaparlar hem kendilerini hem de baş¬kalarını günaha sokarlar endişesi ile bu sırrı saklıyordu. Bu durumu açıklamak Resûlullah’a o kadar zor gelmişti ki bununla ilgili olarak Hz. Aişe validemizin şu sözü nakledilmektedir: “Eğer Allah Resûlü kendisine gelen vahiyden bir şey gizleseydi, işte bu evlilikle ilgili olan âyeti gizlerdi.”
İslâm’dan önceki Cahiliye döneminde yaşayan güçlü örf ve gele-neklerden biri evlatlığın öz evlat gibi muamele görmesiydi. Bu anlayı¬şa göre hareket edildiği takdirde elbette ki öz evlat ile baba arasında¬ki hükümler neyi gerektiriyorsa evlatlık ile baba arasındaki hukuk bu¬nu gerektiriyordu. Evlatlığın hanımı, öz oğlun hanımı gibi kabul edi¬liyordu.
Evlatlık müessesinin Kur’an’m emri ile kaldırılmasıyla bunun bir kalıntısı olan “evlatlık hanımlannm, evlat edinenler tarafından alına¬mayacağı” anlayışının da düzeltilmesi gerekiyordu. Bu durum için en uygun durumda olan Resûlullah idi.
Hz. Aişe anlatır ki:
“Zeyd b. Harise ile Zeynep binti Cahş boşanmış, bu olayın üzerin¬den de iddet müddetince bir zaman geçmişti.” Cenâb-ı Hak muhte¬mel evliliğin artık vuku bulması gerektiğine dair hükmü şu âyetlerle bildirmiştir:
“(Resûlüm!) Hani Allah’ın kendisine (İslâm ile) nimet verdiği, se¬nin de yine kendisine nimet ver(ip kölelikten azat et)tiğin kimseye (Zeyd’e): “Hanımın (Zeynep’)i yanında tut, Allah’a saygılı ol (boşan¬ma).” diyordun. Fakat (ona dair) Allah’ın açığa çıkaracağı (emri)ni, in¬sanlardan korkarak içinde gizliyordun. Hâlbuki kendisinden korkma¬na Allah daha layıktır. Şimdi mademki Zeyd, (kendi dileğiyle boşayıp) onunla ilişkisini kesti, biz de onu sana zevce yaptık ki (bundan böy¬le) evlatlıkların, kendilerinden ilişkisini kestiği hammlarm(ı nikâhla- ma)da mü’minlere bir günah olmasın. Allah’ın emri yerine getirilmiş¬tir. Allah’ın kendisine farz (ve takdir) buyurduğu şeyler(i yerine getir- me)de Peygamber’e hiçbir vebal yoktur. Daha önce geçen (peygam¬berlerde de, bu, Allah’ın âdeti olarak böyledir. Allah’ın emri takdir edilmiş bir kader (ve kat’î bir hüküm)dür.” (33/Ahzâb, 37-38)
Hz. Aişe şöyle devam ediyor: “Vahyin gelişi sona erince Peygam¬berimiz ‘Kim gidip Zeynep’e Allah’ın onu bana gökte nikâhladığım müjdeler?’ buyurdu. Ben de, işlerin en büyüğü ve en üstünü Zeynep’e yapılandır ki Allah onu gökte nikâhlamıştır. Zeynep bununla bize if¬tihar edip övünecektir.’ dedim...”
Böyle bir durum da, peygamberliğin ağır yüklerinden biri oluyordu. Ancak Resûlullah, diğer vazifeleri yanında bunu da yüklenmiş ve böyle bir durumu asla hoş karşılamayan, o günkü topluma karşı çıkmıştı. Atalannm hatalannı söylemekten çekinmeyen Hz. Peygamber, bu ko¬nuda da kavmiyle karşı karşıya gelmekte tereddüt göstermemişti.
Bu olay, tamamıyla bir hayretler silsilesidir. Mekke’nin bir asili azatlı bir köle ile evlenir. Bu tek başına yeterince büyük bir olaydır. Peşinden evlatlık mesabesindeki birinin boşandığı hanımı, babalığı yerindeki zat tarafından zevceliğe alınır. Bu da yetmez, evlilik Kur’an ile emir buyrulur. Bu kadarı bile kâfi iken bir de nikâh Hak katında kıyıldığı için vekilsiz ve şahitsiz gerçekleşir. Yüklü bir mehir alması ta¬bii olan asil geline tek kuruş mehir verilmez ve dünür olarak seçilen kişi de Zeyd b. Harise’nin kendisidir.
Bu yük ashâb-ı kirâm için taşınması kolay olmayan bir yüktür. İta¬atsizlik gösteren, Allah’tan inen emre fitne kanştıran olmamıştır. Fa¬kat “Ey Rabbimiz! Bizden önceki (itaatsiz ümmet)lere yüklediğin gibi, bize (zor/helâk edici) bir yük yükleme! Ey Rabbimiz! Gücümüzün yetmediği şeyleri de bize taşıtma!” duası hepsinin dudaklarında dola¬şır olmuştur.
Zeyd b. Harise kendisine verilen dünürlük vazifesinin gereğini yapmak için Hz. Zeynep binti Cahş’ın kapısmdadır.
“Ey peygamberin halasının kızı! Sana haberlerim var. Kapıyı aç-maz mısın?”
Zeynep binti Cahş kapının arkasında kendi kendine konuşuyor-
“Zeyd beni boşadıktan sonra ne istiyor olabilir ki? Getirdiği haber kendisiyle mi ilgili acaba? Ey Zeynep kapı arkasında boşa oyalanıp duruyorsun, aç şu kapıyı da ne soracaksan ona sor.” diyordu. Sonunda sesini yükselterek: “Sen beni boşamışken, buraya ne için gelmiş olabilirsin?” dedi.
“Beni sana Allah Resûlü gönderdi. Ey Zeynep seni müjdelerim. Beni sana kendisi için dünürlük yapmak üzere gönderdi. Senin bu evli¬liğin vahiy ile kendisine bildirilmiştir. Cevabını söyle de Allah Resûlü’ne döneyim.”
“Ya Zeyd, bana büyük bir müjde ile geldin. Allah beni sevindirdi¬ğin gibi seni de sevindirsin. Ey ailem duyun, Allah beni yedi kat göklerin üstünde Resûlullah ile evlendirmiştir. Şu takılarımı bu müjdenin karşılığı olarak dağıtın. Şu günden itibaren iki ay müddetince Allah’ın bana verdiği bu devlet için oruçlu olacağım. Muhakkak ki bundan böyle Mekke ve Medine kadmlannm en bahtiyan ben olacağım.”
Peygamber Efendimiz fazla zaman geçmeden et ve ekmekten müteşekkil mucizeli bir düğün yemeği ile nikâhı ashâbma duyurdu. Münafıklann “Oğlunun hanımını nikâhladı.” dedikodularına Cenâb-ı Hak, “Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbirinin babası değildir; ancak O, Allah’ın Resûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah, her şeyi bilendir.” âyeti ile cevap vermiştir.
Bütün evliliklerinde türlü hikmet ve maslahatlar bulunan Peygamber Efendimiz’in bu kadar kadının; mesken, nafaka, elbise gibi ihti- yaçlannı, en âdil şekilde temin etmesi ve onlara karşı muamelesinde kılı kırk yararcasına, adalet ve hakkaniyete riayette bulunması; aralarında meydana gelmesi muhtemel huzursuzlukları peşinen önlemesi, vârid olan geçimsizlikleri kolaylıkla çözümlemesi o müstesna zatın peygamberliğine delâlet eder... Bir kadın ve bir-iki çocuğun dahi ida¬resinin pek çok erkeği müşkül duruma soktuğunu düşünürsek, daha evvel başka yuvalar kurmuş; başka aile yapılarına şahit olmuş, girdiği yuvalarda farklı mizaçlar kazanmış pek çok kadını, bir ahenk içinde idare etmenin ne demek olduğunu daha iyi anlayabiliriz.
Peygamberimiz’in çok eşliliği hem müslümanlann hem gayr-i müs- limlerin merakını çekmiştir. Bu hususta iki şey söylemek yeterli olacaktır: Kendisinden önceki peygamberlerin de çok eşi olmuştur, bu İslâm Peygamberinin bir özelliği değildir. Aynca olaylann niteliğinden ziyade niceliği ile ilgilenmek şuurlu insanlann yapması gereken şeydir. Zira ha- yatlannm her anı mü’minlere örnek olduğu için bütün peygamberlerin her işi sırlı birer hâdisedir. Bu sırlan çözmek bize düşmez ama anlayışımız bu kavrayışın üstesinden gelecek olgunlukta olmalıdır. Bu söyle-diklerimiz müslümanlar içindi. Gayr-i müslimlere söylenecek şey ise “sizin dininiz size bizim dinimiz bize” olacaktır.
Hz. Zeynep’in tabii olarak en büyük rakibi Hz. Aişe olacaktı. Zira güzellikte ve zekâda bu ikisinin mukayesesi zordu. Hz. Aişe ile Hz. Zeynep arasında her zaman küçük çekişmeler ve ciddi bir rekabet söz ko¬nusu olmuştur. Buna rağmen Hz. Zeynep, Hz. Aişe’ye iftira olayında “Ben Aişe hakkında dürüstlük ve iyilikten başka bir şey bilmiyorum.” demişti. Büyükler der ki: “Siz değiştikçe dostluğu değişen kimsenin arkadaşlığından sakının.” Kişinin asıl dostu ve düşmanı başı dara düştü¬ğünde anlaşılır. Hz. Zeynep için İfk hâdisesi, en büyük rakibine iftira at¬mak, kötülemek, onu Resûlullah’m gözünden düşürmek için tam fırsattı. Oysa o bunu yapmamış, doğruluktan zenece sapmamıştır.
Hz. Aişe onun için der ki:
“Ben, dini yaşama konusunda Zeynep’ten daha hayırlı, ondan da¬ha çok Allah’tan korkan, ondan daha doğru sözlü, akraba hakkını on¬dan daha çok gözeten, Allah’ın rızasını kazanabilmek için fakirlere ondan daha çok sadaka veren bir kadın görmedim.”
O, çok cömert ve eli açık bir hanımdı. Fukaranın dayanağı idi.
Hz. Zeynep binti Cahş, deri işleme ustasıdır. Ham deriyi, o devrin usulünce debbağlayarak işler, sonra da ondan kullanılacak eşyalar di¬kip satardı.
Rivayetlerde rastladığımız bazı açıklamalardan, bu iş için, Hane-i saadette bir de müstakil oda, bugünün tabiriyle bir iş atölyesi bulun¬duğunu anlıyoruz. Deri işleme işinde usta olan Zeynep binti Cahş’m pek çok rivayetle Resûlullah’la evlendikten sonra da mesleğini icra ettiği teyit edilmiştir.
İslâm fıkhına göre, kadının nafakası kocasına aittir, kadın gelir getirecek bir işle meşgul olmak mecburiyetinde değildir. Peygamber Efendimiz de, zevcelerinin nafakasını temin ediyordu ve onlar çalış-mak zorunda değillerdi. Zaten İslâm, kadını çalışmaya mecbur etmez ama kesinlikle çalışmayacaksınız da demez. Eşinin de muvafakatiyle, İslâm’ın uygun gördüğü şartlar çerçevesinde kadının çalışmasına hiçbir dinî engel yoktur. Nitekim Hz. Zeynep validemiz, nafakasını te¬min için değil, Allah yolunda harcamak için çalışmış ve kazancının tamamını fakir fukaraya, dul ve yetimlere harcamıştır.
Çalışmak ve üretmek kişinin men edileceği bir şey değildir. Mev- kisi, makamı, maddî durumu ne olursa olsun, çalışmak evlâdır. Peygamber hanımı bile, ihtiyacı olmadığı halde deri işlemek gibi nahoş kokulu bir meslekte çalışmayı ihmal etmemiştir. İçinde bulunduğumuz devrin meselesi hâline gelen kadının çalışması konusunda Hz. Zeynep hâdisesinden alacağımız ibretler olmalıdır.
Hz. Ömer halifeliği sırasında sahabîlere hâzineden maaş bağlamıştı. Zeynep annemize de bağladığı maaşı gönderdi. Zeynep annemiz bu kadar çok parayı görünce şaşırdı ve
“Allah Ömer’i affetsin. Bu çok fazla. Belki de hepsi benim için değildir. Diğer kardeşlerimin hisseleri de bunun içinde mi?” dedi.
“Hayır, ey mü’minlerin annesi! Bunların hepsi sizindir.” “Sübhanallah!” diyerek başını çevirdi ve yardımcısına, “Elini sok, o paradan bir avuç al, falan oğullarına götür. Bir avuç al, filana ver. Öksüzlere, kimsesizlere ve akrabamızdan kalanlara dağıt.” dedi.
Eldeki bütün paranın dağıtılacağını ve kendilerine bir şey kalmayacağını gören yardımcısı:
“Ey mü’minlerin annesi! Allah sizi affetsin. Bunda bizim de payımız var.” dedi. Mü’minlerin annesi:
“Doğru söylüyorsun.” dedi. “Örtünün altında kalanlar da senin olsun.” dedi ve gelen paranın hepsini dağıttı.
Hz. Ömer, Hz. Zeynep’in bu davranışından haberdar olunca bin dirhemi şahsen getirdi. Onun kapısında durdu, selam verdi ve şöyle dedi:
“Gönderdiğim parayı dağıttığını duydum. Kabulümdür. Ama şimdi getirdiğim parayı dağıtma. Bari bunları elinde tut. Senin de paraya ihtiyacın var.”
“Ey Ömer, bu getirdiğin de bundan öncekilerin yanında yerini ala¬cak. Kendini yorma, ben kalıcı mıyım ki bana gelen bende kalsın. Sadece Allah’ın lütfunu kullarına bölüştüren bir aracıyım. Ondan bana gelir ben de onu hak sahiplerine veririm.”
Hz. Zeynep, Hz.Ömer uzaklaştıktan sonra ellerini açtı ve duaya başladı:
“Allah’ım! Bundan sonra beni Ömer’in ihsanını almaya eriştirme. Çünkü bu dünya malı bir fitnedir.”
Kanaat ve cömertlik büyük bir hazinedir. Fakiri, yoksulu sevindirmek iki cihan saadetini elde etmek demektir. Vermek, infak etmek, dağıtmak kimine zor gelse de, Allah’a kulluğu mecburiyet dairesinden çıkarıp hilkate uygun hayat biçimi hâline dönüştürünce bir zevk hâline gelir. Zevke bakın ki, elinde olanın bir kısmını kendisine ayırıp geri kalanı dağıtması gerekirken yahut insanların bir kısmı geleni “Allah inayet etsin.” diyerek savuştururken, o tamamını dağıtıp kendisini Allah’a ısmarlama yürekliliğini gösteriyor. Bu işin benzerini Hz. Ebû Bekir’in hayatında da görürüz. O da malının tamamını verip ken- dişini ve ailesini Allah’a teslim edenlerdendi. Hz. Zeynep, bu ihsan derecesinin kadınlar cenahından bir misalidir.
Nice israfa sebep olan zevklerin peşinde koşanlann, zevk olarak kendisine infakı seçen Hz. Zeynep’i kendilerine örnek alması boyun- lannm borcudur. Zevk’ adını verdiğimiz oyalayıcı meşguliyetlerin yerine inşa edeceğimiz yeni zevkler, erişilmez gibi görünen şahsiyetlere biraz daha yaklaşmada yardımcı olabilir.
Hz. Aişe validemiz şöyle anlatır:
“Peygamber Efendimiz vefat etmeden bir süre evvel, şöyle buyurmuştu: ‘Bana en çabuk ve erken olarak kavuşacak olanınız, eli en uzun olanmızdır.’ Peygamber aleyhisselâm’m vefatından sonra evde toplanmış, duvara uzatarak kollanmızm uzunluğunu ölçmüştük. Biz, bunu yaptıktan bir müddet sonra, içimizden Zeynep binti Cahş vefat etti. Kendisi kısa boylu idi. Bizden uzun değildi. O zaman anladık ki, Peygamber aleyhisselâm’ın ‘uzun kollu olanınız’ buyurmasından maksadı, sadaka vermekte eli en açık olan imiş.”
Zeynep binti Cahş radıyallâhu anhâ vefatı yaklaştığında şöyle dedi: “Ben kefenimi hazırladım. Mü’minlerin emiri Hz. Ömer de bir kefen gönderecek. Bu iki kefenden birini sadaka olarak verin. İzarımı sadaka olarak verebilirseniz verin.”
Mü’minlerin annesi Zeynep binti Cahş, hicretin yirminci senesinde vefat etti. Cenaze namazını mü’minlerin emiri Hz. Ömer kıldırdı ve mü’minlerin annesini Baki’ye uğurladı. Mü’minlerin annesi Hz. Aişe, Zeynep binti Cahş’m ölüm haberini alınca dedi ki:
“Yetim ve dulların övgüye layık, ibadetine düşkün sığmağı gitti.” Kadın; yaratılışı itibariyle eğlenceye, güzel giyinmeye, süse, takıya meraklı ve isteklidir. Güzellik ise bu alışkanlıkları çeken bir özelliktir. Kadın kendisindeki güzelliği fark edince bunu daha da arttırmanın ve göstermenin yollannı aramaya koyulur. Allah’ın ikramı ile bu hislerin aşırısı kendisinden uzaklaştmlmış olan Hz. Zeynep, kefen bezine ka¬dar elinde ne var ne yoksa hepsini, dünya hayatının geçici zevklerine itibar etmeyerek dağıtmıştır.
Takdir-i İlâhî onların saadet asrında yaşamalannı nasip etmişti, onlar da insanlık haysiyet ve şerefini böyle yüce gayretler göstererek muhafaza ettiler. İffet timsali nezih bir hayat sürdüler. Kıyamete ka-dar gelecek İslâm hanımefendilerine örnek teşkil ettiler. Gözler ve gö¬nüller, İslâm’ın bu güzellikleriyle huzur ve sükûn buldu. İnsanlık bu ölçülerle mutlu oldu. İnsan kıymeti ancak bu şekilde bilindi. İnsan, insanlığının şerefine erdi.
Allahu Teâlâ’nm hâzinesi geniştir. Kulları arasında adalet hususun¬da hiçbir fark gözetmeyen Allah’ın aynı şekilde onlara da ihsan ve ih- lâs devletini de bahşedeceği umulur.
Babasının Annesi Hz Fatımatü’z-Zehra Binti Muhammedi Aleyhisselâm
Bebeklerle oynayıp, saçlarını tarayacağı, evcilik oyunlarında anne rolü alacağı bir dönemde o, kendisini babasının muhafazasına adamıştı. Ona babasına olan bu şefkat ve düşkünlüğünden ötürü bir isim vermişlerdi: Ümmü ebi, yani “Babasının annesi. ” Çünkü onun çocuk yaşta gösterdiği fedakârlıkları ve merhameti ancak bir anne
gösterebilirdi.
Hz. Fatıma... Anlatılması zor bir şaheser daha! Onu anlatmak fevkalade güç bir iş. Çünkü bir kimseyi tanıtmak ve anlatmak için onun birkaç özelliğinden bahsetmek kâfidir. Yüz özelliğinden hiç değilse on tane anlatsanız yine o şahsı tanıtmış olursunuz. Ama bir kişi düşününüz ki yüzlerce özelliği var; onu nasıl anlatabilir, buna nasıl yetebilirsiniz? Mümkün değil! Ne kadar ‘anlattım’ deseniz de eksik bıraktığınız çok önemli şeyler kalacaktır. O, klasik ifade ile cennet kadınları¬nın efendisidir ama bu hâli izaha ne kelimeler ne de nefesler yetebilir.
Bu yüzden Hz. Fatıma’yı sıradan bir insan olduğunu düşünüp an¬layabilmemiz, anlatabilmemiz mümkün değildir. Onun zahirini anlatmak noksan, batınından haber vermeye çalışmak yalan olacaktır.
Çünkü Hz. Fatıma’nm varlığı, aşk-ı İlâhî olan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in gönül nurunun anlaşılması anlamına gelir ki bizde o kudret yoktur.
Bu zorluk arasında onu, kendi hayat hikâyesinden yola çıkarak, Allah’ın her birimize verdiği anlayış ölçüsünde anlamaya ve anlatmaya gayret edeceğiz. Hâsılı eksik bıraktıklarımız aczimize atfedile.
Hz. Fatımatü’z-Zehra, Hz. Muhammed b. Abdullah’ın ve Hatice binti Huveylid’in kızıdır.
Tarihin tanık olduğu en şerefli anne-babanın çocuğu olarak dünyaya geldi. Tarihte hiç kimse onun babası gibi, birkaç yıl içinde, dünyanın seyrini değiştirecek, insanlığı değişik alanlarda harekete geçirecek, ileri götürecek etkinlikler gösterememiş, bu denli müthiş eserler bırakamamıştır. Tarihte onun annesi gibi bir anneden hiçbir zaman söz edil¬memiştir. Onun annesi bütün varlığını, kendisine sunulan hidayet ve nura karşılık yüce eşi ve hikmet esaslı ilkeleri uğruna feda etmiştir.
Hz. Fatıma büyük bir bekleyişin ardından, bugün ‘Zehra’nın do-ğum evi’ denilen yerde dünyaya geldi. Dünyaya teşrifleri için net bir tarih vermek zor. Zira bazılan İslâm’ın gelişinden önce doğduğunu söylerken bir kısmı bi’setin birinci, bir kısmı da beşinci yılında doğduğunu ileri sürmektedir.
Onun doğumuna şahit olan bir kadın kendini tutamadı ve dedi ki:
“Ey Hatice, böyle bir çocuğu ne gördüm ne işittim. Bu çocukta herkesinkinden farklı bir yücelik, bir güzellik görüyorum. Doğumun sana mübarek olsun. Şüphe yok ki Allah sana katından bir ikramda bulunmuştur.”
Hz. Hatice:
“Bizi yoktan var eden Allah’a hamd olsun. O’nun inayeti sebebiyle elime aldığım bu çocuğun şükrünü ifâ etmekten âcizim. Onu, şeref ve üstünlük çepeçevre kuşatmıştır.”
O gün, cemaziyelahirin 20. günüydü. O cuma günü, Mekke üze-rine bir başka güneş doğmuş gibiydi. Sanki ışıklannda İlâhî müjdeler saklıydı. Mekke’nin bütün evleri halka halka yayılan bu müjdeden nasibini almıştı.
Nebiler nebisi, bu son kız evladına Fatıma ismini vermekle iki sevdiğinin gönlünü hoş etmek istemiştir. Bunlardan ilki kendi zevceleri Hz. Hatice’dir ki, annesinin adı Fatıma idi. O, cihan denilen bu saraya Hz. Hatice gibi bir iffet ve ismet hâzinesi hediye etmiştir. Doğduğu günden itibaren Fatıma Zehra, İnsanlığın Efendisi’nin günden güne açılan ve serpilen en sevdiği çiçekti. Çünkü o, sevgili annesi iffet ma¬deni Hz. Hatice’yi andırıyordu.
Peygamber Efendimiz biricik kızının ismi ile ilgi, “Kızımı ancak Allah onu ve sevenlerini cehennemden uzaklaştırdığı için Fatıma diye isimlendirdim.” buyurmuşlardır.
Zehra’ ise, beyaz ve nurani yüze denmekle beraber; saf, berrak, pek parlak ay gibi mânalara da gelir. Hz. Fatıma parlak bir yüze sa-hipti ki ona bakanın gözleri kamaşırdı. Ay ışığı gibi geceyi nurlandırırdı. O kadar ki Hz. Aişe’nin, “Ben karanlık gecede Hz. Fatıma’nm yüzünün aydınlığı ile iğneye iplik geçirirdim!” dediği nakledilir.
Dünyayı şereflendirip sevgili anne ve babasını umutlandırdığı yıl içinde Mekke’de önemli olaylar zuhur etmişti. Kâbe’nin onarılması ve el-Emin Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem'in Hacerü’l-Esved’i yerine yerleştirişi bu yıl gerçekleşmişti. Kureyşliler için ne sarsıcı, Al¬lah’ın sevgili kulu için ise ne kutlu bir hâdiseydi. Zira o, peygamberliğinden önce de bir peygamber gibi sevilmiş, sayılmış, öne geçirilmiş, peşi sıra takip edilmişti.
Fatıma Betül işte bu büyük, bu müstesna anne ve babanın gölge-sinde yetişti. ‘Betül’ kesilmek mânasını taşır yani dünyadan kesilip Hakk’a yönelmek demektir. Fatıma Betül’ün bu dünya ile ilişiği baba¬sının yanında kalacağı yıllar ve onun hoşnutluğu ile Hakk’m rızasını kazanacağı kadardı. Çocukluk yıllarında bile küçük bedeni devasa büyüklükte bir yüreği ve iradeyi barındırıyordu. Ona “çocuk” demek zordu. O, âdeta büyükler arasında bir büyüktü ki mâna âlemini gözlüyor ve oradan haberler alıyordu. Ne çocukluğunu yaşayabilmişti ne de çocuk olmuştu.
Anneciğinin geniş merhamet kanatlan altında uzun süre kalamadı. Ama omuzlannda peygamberlik yükünü taşıyan, bu kutsal ema¬neti hedefine ulaştırmak için dağların tahammül edemediği işkencelere katlanan babasının, çocuklarını hiç ihmal etmeyen şefkatinin her an hissedildiği bir evde büyüdü. Bu seçilmiş evin çatısı altında; merhamet, sevgi ve şefkat sağanağı altında yetişen evlatlann hepsine, bütün mahlûkata yönelik umumi merhametin yanında anne ve babala¬rına hasrettikleri çok derin ve güçlü bir muhabbet, fedakârlık ve vefakârlık duygulan hâkimdi. Aziz babalarının ve kıymetli annelerinin üzerine titrer, onlara gelebilecek en ufak zarardan büyük endişeye ka¬pılır, tarifsiz kederlere düşerlerdi.
Özellikle Hz. Fatıma... Bu küçük beden ne büyük bir yürek ne eşsiz bir cesaret kaynağı barındırıyordu bünyesinde.

Kaynak: Serpil Özcan- Hz. Havva'dan Hz. Zeyneb'e Kadınların İzinde
 

Geri Bildirim!