"(Resûlüm!) De ki: “Ben sadece Rabbime yalvarırım ve hiç kimseyi O’na ortak koşmam. 72/20”"
Hz. Zeynep Binti Muhammed
Çok Seven Çok Sevilen Hz. Zeynep Binti Muhammed    
Sevmek, insanoğluna bahşedilen duygulann en hoşudur. İç ve dış dünyamız sevgi ile renklenir, canlanır ve mâna kazanır. Eli kalem tutanlann ilk karaladıkları manzum veya nesirler sevgiyi tarif eden satırlardan oluşur yahut kmk bir kalbin inleyişlerinden dem vurur. Bu bahiste yelken açmamış bir tek kimse dahi yoktur.
Çünkü insanoğlu yaratılırken bu duygu esas alınarak yaratılmış, beden kalıbının içine bol bol insan sevgisi, tabiat sevgisi, hak ve haki¬kat sevgisi, ilim sevgisi, anne sevgisi, baba sevgisi, evlat sevgisi bilhassa ve en ziyadesiyle de Allah sevgisi doldurulmuştur. Hatta Allah sev¬gisi o kadar ziyade edilmiştir ki bunu sade bir ‘sevgi’ kelimesi ile izahtan sarf-ı nazar ederek 'aşk'tabirini yalnızca İlâhî aşka hasretmişlerdir. Bu dünyada gözlerin gördüğü, gönüllerin sevdiği her güzel şey,
O’nun İcadıdır. En iyi ve en güzel olan, bütün güzelliklerin sahibi, yaratıcısı, mucidi, mübdii olan Hz. Allah’tır. Yüksek gönüller işte bu demin hayalinden, O yüce zatın eşsiz cemalinden mest ve müstağraktırlar. Asıl sevgi budur. Bütün diğer sevgiler ise ya sevgi duygusunun ge¬lişmesi için bir temrin ya da aslî sevgiye götüren yolda bir merhaledir. Bunun için mecazî aşk kisvesi içinde kalmışlardır.
Allah’ın bu güzel nimeti kullarına bahşetmesinde büyük hikmetler vardır. Yüreği sevgi ateşi ile ısınmış insanlann sahip oldukları şey bir mum alevi de olsa bu, hakikat yolunu bir parça aydınlatır hep var ol¬muştur. Sevgi ile terbiye edilenler sevmeyi bilirler, sevmeyi bilenler yumuşak kalpli olurlar, yumuşak kalbe sahip olanlar Hakk’m rahmetini celp ederler, Hakk’m rahmetine mazhar olanların da artık bir şe¬ye ihtiyaç ve iltifatları kalmaz. Umulur ki sevgiden mahrum olan yü¬zü asık, kaşlan çatık, gönülleri karanlık insanlar da kardeş, arkadaş, eş, kuş, çiçek gibi meşru ve masum sevgilerle talim görüp mahrumi¬yetlerin en büyüğü olan sevmeyi bilmemek iptilasından kurtulsunlar.
Sevginin her çeşidi kabule şayan mıdır? Şüphesiz ki değil! Öyleyse acaba neyi ve kimi sevmeli? İşte şimdi aşk-ı İlâhî ile aşk-ı mecazî arasında kalıp mücadele eden, bir İslâm hanımefendisini anlatacağız ki ismi Zeynep binti Muhammed radıyallâhu anhâ.
O, Mekke’de dünyaya geldi. Resûl-i Ekrem Efendimiz henüz otuz yaşlannda idi. Hz. Hatice annemizle evliliği üzerinden beş sene geçmişti. İlk çocuklan Kasım’dan sonra ikinci çocuklan dünyayı şereflendirecek! Doğacak çocuğun ebesi Selma Hatun’du. Efendimiz’in evinde büyük bir heyecan vardı. Acaba erkek mi kız mı olacaktı? Aile efradı me¬rakla beklemekteydi. Çok geçmeden bir kız çocuğu dünyaya geldi.
Hz. Hatice annemizin evinde bulunan kadınlan bir hüzün aldı. Bu haberi nasıl duyuracaklardı? Çünkü Cahiliye devri olarak bilinen o dönemde Araplar kız çocuklarına hiç değer vermezlerdi. Onlardan birine; “Kız çocuğun oldu.” haberi verilince içleri kederle dolar, yüzleri değişirdi. İşte Zeynep böyle bir karanlık devirde dünyaya geldi. Fakat onun doğumunda matem olmadı. Kâinatın Efendisi’ne bu haber ula¬şınca aksine memnun ve mesrur oldu. Doğum müjdesi getirene teşek¬kür etti. Herkesin beklediği gibi kederli bir tavır sergilemedi.
O, fıtraten pırıl pırıl bir ahlâka sahipti. Cahiliye devrinin çirkinlik¬lerini hiç benimsememişti. Toplumdan bu kötülüklerin kaldırılması için nasıl ve ne tarz bir mücadele verilmesi gerektiğini düşünür, bul¬duğu çözümleri tek başına uygulamaya çalışırdı. Halkı uyarması, on- lan hatalı işlerden ve yanlış gidişten döndürmek için gayreti o safha4¬ya varmıştı ki Hz. Hatice sevgili eşine bir zarar gelmesinden çekiniyor, için için onun adına endişe ediyordu. Hz. Muhammed sallallahu aley¬hi ve sellem bu durumun farkındaydı fakat doğduğu günden beri kö¬tülüklerle mücadele eden, Mekke’nin en şerefli grubu Hılful-Fu- duîda mazlumların haklarını korumak için mücadele ederken nasıl olur da olan bitene sessiz kalırdı. Bu uğurda her tedbir alınmalı bütün yollar sınanmalı, gece gündüz çalışılmalıydı. O da öyle yaptı. El-Emin sıfatını da zaten bu gayretleri sayesinde kazanmıştı.
Bu sebeple, Mekkeliler için kara bir leke olan kız çocuğu onun yüz aydınlığı oldu. Hz. Zeynep doğunca hamdini ve şükrünü artırdı. Temayülün aksine bir davranış sergileyerek “Ben kız babasıyım” diyerek iftihar etti, Mekke sokaklannda müjdeciler dolaştırdı. Sevinçle, güler yüzle evine gitti. Yeni doğan kızını kucağına aldı ve ona Zeynep adını koydu.
Kısa bir süre oğullan Kasım’ı kaybeden tarihin emsalsiz anne babası küçük kızlan ile avunuyor, onu sevip okşuyor, dizleri üzerinde hop¬latırken yeni bir evlada kavuşmanın sevincini doyasıya yaşıyorlardı.
Yıllar süratle geçti. Dizlerde oturtulan küçük Zeynep, el üstünde tutulan bir genç kız olma yolundaydı. Evde diğer kardeşlerine ablalık ya¬pıyor, onlann hizmetini görüyor ve annesinin yükünü paylaşıyordu.
Daha önce söylemiştik, o vakitler kız çocukları bir hayli erken bir vakitte evlendirilirdi. Hz. Zeynep için de öyle oldu. Ancak burada ay¬dınlığa kavuşmamış bir husus vardır. Zira Hz. Zeynep ile ilgili bilgiler çok fazla değil. Pek çok olayı eldeki verilere dayanarak tahmin etmek mecburiyeti vardır. Peygamber Efendimiz’e risalet görevi verildiğinde Hz. Zeynep henüz 10 yaşındaydı. Her ne kadar erken evliliğin yaygın olduğu bir zaman da olsa bu yaş hayli küçük kabul edilebilir. Bu du¬rumda annesi ile birlikte müslüman olan Hz. Zeynep’in müşrik olan Ebü’l-Âs b. Rebi ile niçin evlendiği sorusuna bir açıklama getirmeliyiz. İki ihtimal söz konusu olabilir birincisi Hz. Zeynep’in 10 yaşında ev¬lenmiş olmasıdır. Bu biraz ihtimal dışıdır. Zira hemen hemen kendi¬siyle aynı yaşlarda olduğu söylenen ve ‘Mekke’de saygın bir kişi ve tüccar’ diye nitelendirilen Ebü’l-Âs’m çocuk denecek yaşta bu vasfı el¬de etmesi mümkün değildir. İkinci ihtimal ise bu iki gencin küçük yaşta nişanlanmış olmalardır. Bu durumda, Peygamber Efendimiz’in açıktan tebliğ emrinin henüz gelmediği dönemde evliliklerine itiraz etmeyip Ebü’l-Âs’m da müslüman olacağı ihtimalini düşünerek izin vermiş olmasıdır ki akla yatkın olan budur.
Hz. Hatice’nin kardeşi Hale binti Hüveylid, Ebü’l-Âs adındaki oğlu için Hz. Zeynep’e talip olmuş, kardeşini çok seven Hz. Hatice de bu ev¬liliğe seve seve razı olmuştur. Yeğeni Ebü’l-Âs, Hz. Hatice’nin elinde bü¬yümüş, ona çok emeği geçmişti. Tabii olarak onu kendi oğlu gibi seviyor ve sevgili kızını gönül rahatlığı ile teslim edebileceğine inanıyordu. Hz. Zeynep’e karşı ilgi ve sevgisi daha küçük yaşlardan beri gözlerden kaçmayan Ebü’l-Âs peygamberin emaneti olan eşine gerçekten çok bü¬yük bir koruyucu oldu. Evliliklerini sarsan çok önemli hâdiselere rağmen ona karşı beslediği büyük sevgiyi hiçbir zaman kaybetmedi.
Ebü’l-Âs b. Rebî radıyallâhu anh, Resûlullah Efendimiz’in ilk da-madıdır. Hayatında hiç yalan konuşmayan, doğruluktan ayrılmayan, halkın itimad ve güvenini kazanmış, güzel huylu, vefakâr bir insan... O Mekkeli Kureyş tacirlerindendir.
Allahu Teâlâ son peygamber ve son din İslâm’ı gönderince, Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve sellem yakın akrabalarından başlayarak bütün Mekkelileri uyarmaya başladı. Ona ilk inanan Hz. Hatice annemiz oldu. Onu kızlan Zeynep, Rukiyye, Ümmü Gülsüm ve Fatıma takip etti. İşte asıl hikâye bundan sonra başlıyor.
Mutlu yuvalarında birbirlerinin gözlerinde sevgilerini temaşa ede¬rek vakit geçiren, hayatlarındaki en büyük eğlenceleri karşılıklı latife-leşip, iltifatlar yağdırmak olan terütaze iki genç, kendilerinden beklenmeyen bir dirayet örneği hâline geleceklerdi.
Ebü’l-Âs, sevgi dolu bir gönle sahipti. Dürüst ve vefakârdı. Halk elindeki parayı ticaret için ona teslim ederdi. Becerikli ve emin bir tüccardı. Bir sefer dönüşü Peygamber Efendimiz’in açıktan tebliğe başladığı döneme rast geldi. Mekke’ye girerken karşılayanlardan yeni dinin geldiğini son peygamber olarak Hz. Muhammed’in Allah tarafından görevlendirildiğini haber aldı. Haberin doğruluğunu elbette eşinden tasdik ettirebilirdi. Evine vardığında hanımına:
“Ey benim yüzüne bakınca âlemleri unuttuğum sevgili eşim! Ben buralarda yokken neler olup bitmiş böyle... Bütün Mekkeliler yoluma çıktılar. Beni karşılamaya geldiler sanırken baban hakkında bir sürü laf ettiler. Doğrusu kafam kanştı. Olan biteni bir de sen anlatır mısın?” dedi.
“Benim sevgili efendim, hoş sen nasıl münasip görürsen benim için de uygun ve güzel olan odur, ancak canımdan çok aziz ve kıy-metli bildiğim babam büyük bir vazife yüklenmiştir. O, Allah’ın tek ve eşsiz olduğunu beyanla, hepimizin O’na kul olmamız hususunda bizi uyarmıştır. Ben de ona tâbi olmuş durumdayım.”
“Allah ömrünü hayırlı etsin benim sevgili hatunum. Baban doğru sözlü ve kendisine uyulmaya layık bir kimsedir. Ben ondan daha gü¬venilir bir kimse de tanıyor değilim. Sana karşı gelecek yahut seni yolundan döndürecek de değilim.”
“Ah benim gözümün nuru evimin aydınlığı zevcim! Diyorum ki sen de inancını babamın sözleri istikametinde bir düzenlesen. Söylediklerini sen de dinleyip, anlamaya çalışsan. Benim gibi müslüman olsan. Hayatın o kadar değişecek ki sen bile şaşıracaksın. Gerçi Mekkeliler müslümanlara ve babama çok büyük eziyetler yapıyorlar ama hepsine katlanıyor ve bunlardan zerrece üzüntü duymuyoruz. İstiyorum ki bu saadet halkasının içinde sen de bulunasın. Sen de biliyorsun ki, babam güvenilir ve dürüst bir kimsedir. Boş yere konuşmaz. Ebû Bekir, Ali, Zeyd de müslüman oldular. Ayrıca senin akrabaların¬dan Osman ve Zübeyr de müslüman oldu. Ey benim sevgili efendim, ben inandım, sen de inanır mısın?”
Ebü’l-Âs hemen cevap veremedi. Vakti henüz gelmemişti. Aslında Hz. Zeynep’in içinde kocasının müslüman olmamasının verdiği acı ile birlikte ondan ayrılmak korkusu da vardı. Çünkü müşrikler Resûlul¬lah sallallahu aleyhi ve sellem’e düşman kesilmişlerdi. Kızlannı eşlerinden ayırmak sûretiyle eziyet vermeyi planlamış bunu uygulamaya da koymuşlardı. Efendimiz’in iki kızı Ebû Leheb’in iki çocuğuyla ni¬şanlıydı. Çocuklarına “onun kızlannı boşayın” diye baskı yaptılar. Ebû Leheb’in oğlu Utbe ile Uteybe babalarının baskılarına dayanamayıp Rukıyye ile Ümmü Gülsüm’ü boşadılar. Aynı akıbetin kendi başına da geleceğini biliyordu öyle veya böyle. Bundan sonraki günler Ebü’l-Âs’m başına bin türlü iş açılacaktı.
Mekkeli müşriklerin kulaklan delikti. Olaylan büyük bir dikkat ile takip ediyorlar, müslümanlann faaliyetlerine kilitlenmiş, senkronize bir şekilde tebliğ karşıtı işler yapıyorlardı. Biri müslüman mı oldu, hemen onu yıldırma çalışmalan başlıyordu. İkna odaları bugünkünden daha yaygındı, Mekke’nin sokakları güzellikle ikna olmayanlann ceb¬ren vazgeçirilme olaylanna sahne oluyordu. Bir evden Kur’an sesi mi geldi o ev hemen basılıyor yahut o evin çatısı sahiplerinin başına yıkılıyordu. Olmadı ev tahliye ediliyordu. Müslüman olma ihtimali olanlar da ihmal edilmiyordu. Zehirli düşünce, sihir yahut delilik dedikleri tevhid akidesini onlara yaklaştırmamaya büyük emek harcıyorlardı. Bu zor bir işti doğrusu.
Hz. Zeynep’in de müslüman olduğunu tahmin ettiklerinden Ebü’l- Âs’m karşısına dikildiler:
“Dinle Ebü’l-Âs! Sen akıllı bir adamsın. Atalarının dininden dön¬meyecek kadar dürüstsün. Kann senin dinini terk etti. Zaten Muham- med’in soyundan başka ne beklenir. Hepsi dönek oldular. Atalanna küfrediyorlar. Boşa onu. Senin dinine hakaret eden bir kadınla aynı çatı altında nasıl kalacaksın. Biz seni Kureyş kadınlarının en güzelle¬rinden dilediğinle evlendiririz. Hem de bir değil istediğin kadar. Bak benim kızıma, Zeynep’ten daha güzel ve akıllı, şenindir. Ne zaman istersen alıp sana getiririm.”
Ebü’l-Âs kulaklarına inanamıyordu. Eşini boşamak değil bunu düşünmek bile ona acı veriyordu.
“Hayır! Onu boşayamam. Asla Zeynep’imi boşamam. Benim yanım¬da Zeynep’ten daha değerli bir kadın yoktur. Kimi getirirseniz getirin asla ilgilenmeyeceğim. Dilediğim miktarda vereceğiniz kadınlar da beni ilgilendirmiyor. Hem onun babası da sizden çok daha hayırlı bir kimsedir. Hayatım pahasına Zeynep’i sizden koruyacağım. Ona ya da kılına zerre miktan zaran dokunanın yakasmdayım. Ya o ya da ben ölünceye kadar. Şimdi hemen çıkıp gidin evimden. Bir daha da bana böyle bir teklifle gelirseniz evimde misafir olduğunuza bakmam bilesiniz.” Mekkeliler şaşırmıştı. Bu adam, kendisine teklif edilen şeyleri nasıl olur da kabul etmezdi. Nasıl olur da Mekke’nin en güzel ve en asil kızlarını geri çevirirdi. Anlamışlardı ondan da Muhammedi bir koku geliyordu.
Hz. Zeynep onun gönlünün İslâm’a karşı yumuşadığını biliyordu. Ancak hangi sebeple olduğunu bilemediği bir inkârı vardı. Bu haliyle Ebü’l-Âs, Ebû Talib’e ne kadar da benziyordu. Ama Hz. Zeynep pes etmedi, canından çok sevdiği eşinin cehalet devrinin karanlıklan arasında bırakamazdı. Kendisi cennet bahçelerinde salmırken onun, koyu bir bataklıkta çırpınışı ona çok ağır geliyordu. Bu hâle bir çözüm bulmalıydı. Edep, hürmet, sevgi, şefkat ve merhametle Ebü’l-Âs’a da¬ha doğrusu onu hidayete eriştirecek yolculuğuna hizmete başladı. Onu hep güler yüzle karşıladı, dualarla uğurladı. Dilinden,
“Beyciğim Allah seni hayırdan ayırmasın. Aman kendine dikkat edesin, hayat değerli. Genç yaşında gücün kuvvetin yerindeyken Al-lah yolunda emek vermeni dilerim. Gayretlerin boşa çıkmasın. Ey be¬nim alm secdeye varasıca efendim, gönlün nur ile dolsun. Hidayet se¬nin samimi yüreğine bir anda doluversin. Yüzüm senin varlığınla gü¬lüyor, yüreğim de imanınla sevinsin. Bahtın açık olsun.” dualan düş¬müyordu.
Ebü’l-Âs hanımının bu içten dualan, dilekleri ve yakanşlan karşı¬sında ezildi de dile geldi:
“Ne güzel dualar bunlar. İçim âmin dese de dilim buna nza gös-termiyor. Kalbim senin ve inancının ateşi ile dolu fakat bir şeyler be-ni bundan uzak tutuyor. Sanırım beni senin imanına yaklaştırmayan şey, Mekkelilerin aleyhimde ‘Karısının sözüne uydu, sonunda o da bu sebeple atalarını dinini terk etti.’ diye benimle alay etmelerinden korkmam.”
Ebû Talib, Ebû Sufyan hatta Ebû Cehil gibi Mekke’nin büyüklerini işte bu düşünce müslüman olmaktan alıkoymuştur. İçlerinden en talihlisi Ebû Sufyan’dır. Çünkü geç de olsa müslüman olma şerefine nail olabilmiştir. Ancak diğerleri kendi nefisleri yüzünden dünya ve içindekilerden çok daha hayırlı olan İslâm’ı kabul etmemiş ve küfür içinde ölüp gitmişlerdir.
Ebü’l-Âs’m da İslâm’la şereflenişi uzun vakit aldı. O da atalannm dinini kolayca terk edemedi. Hanımı Zeynep’i çok sevmesine rağmen İslâm’a giremedi. Bir vakit sonra aklı başına geldi ama bu defa da ağzından çıkan sözleri geri almayı yiğitliğine yakıştıramadı. Şükürler olsun ki Allah ona müslüman oluncaya kadar mühlet verdi. Onun İslâm’a geliş hikâyesi tam bir diriliş hikâyesidir.
Bu hâl içinde çırpman Ebü’l-Âs’m yanında yaşayan, onun çilesini hisseden Hz. Zeynep’in tavn bizim için önemlidir. Müslüman kadm- lann müşrik erkeklerle evliliğinin henüz nehyedilmediği dönemde Hz. Zeynep’in yaşadıklan, modern zamanlarda müslüman kadının duruşuna şekil vermesi açısından mühimdir. Zira günümüz kadınla¬rının gayr-i müslim kimselerle evliliği nadirattan olsa da gerçekleşmekte, bununla birlikte değişim geçirmiş dini görüşün insanları getir¬diği nokta İslâm ile bağdaşmaz bir duruma gelmelerine sebep olmaktadır. Bu sebeple eşleri ile inanç çatışmasına girmesi muhtemel olan kadmlann, içine düştükleri bu zor durumdan kendilerini çekip çıkaracak yöntem ve usulleri öğrenmeleri, Hz. Zeynep misali tedbirler almayı gerektirir. Ayrıca fıtraten “yalnız olmadığının” farkına varmak kadmlann kendilerini daha güçlü hissetmelerinde ve daha kararlı olmalannda etkili olur. Hz. Zeynep bu husustaki en önemli misaldir.
Müslümanlar günbegün artıyordu. Saçma gururlarını terk eden Mekke eşrafından büyük büyük insanlar Allah’ın eşiğine yüz sürdüler. Ebü’l-Âs hala kendi onurunun peşinde. Beden âleminde, nefsinden geçip küfürden imana sefer edemeyen Ebü’l-Âs gibiler fiili hicretin nasiplerinden de faydalanamayacaklardı. Geciktikçe gecikiyor, hicret ise yaklaşıyordu.
Nihayet emir geldi. Müslümanlar kafileler halinde Yesrib’e hicret ettiler. Kısa bir zaman sonra İki Cihan Güneşi Efendimiz de Hz. Ebû Bekir ile birlikte Mekke’den ayrıldılar. Yesrib’e yerleşerek orayı Medine’leştirdiler. İlk iş olarak İslâm’ın ilk müessesesi mescid inşa edildi. Sonra Mekke ve Medine müslümanlan birbiriyle kardeş ilân edildi. Ensar muhacire kucak açtı. Elindeki mallannı ikiye bölerek, kardeş¬leriyle paylaştı. Hatta kardeşlerini nefislerine tercih ettiler. Kısa za¬manda az fakat yıkılmaz bir kuvvet oluştu.
Peygamber Efendimiz’in değerli çocuklarından Hz. Rukıyye, Ha¬beşistan’a hicret sırasında kocası Osman b. Affan ile hicret etmişti. Mekke’de Fatıma, Ümmü Gülsüm, Zeynep, bir de Peygamberimiz’in zevcesi Şevde binti Zem’a kalmıştı. Allah Elçisi, Medine’den, Zeyd b. Harise’yi, ailesinden geri kalanları getirmek üzere Mekke’ye gönderdi. Ne var ki, Resûl kızı Zeynep o sırada Müslümanlığı kabul etmemiş bulunan kocası Ebü’l Âs b. Rebi’nin engellemesiyle karşılaştı ve Mekke’de kaldı. Diğer hane halkı hazırlandılar. Medine’ye doğru yola çıkacak kafileye, Zeyd b. Harise’nin kansı Ümmü Ayman Bereketü’l- Habeşiyye, oğlu Üsâme, Hz. Ebû Bekir’in oğlu Abdullah da katıldı.
Kafile, Mekke’yi tam terk etmişti ki kendilerini izleyen azılı müş-rik Huveyris b. Nukayr’m saldırısına uğradı. Saldırı bertaraf edildi fakat devesi ürken Fatıma yere düşüp incindiği için çok acı çekti. Saldrıyı yapan Huveyris, Hz. Peygamber’e eziyet etmekten zevk alan hummalı bir İslâm düşmanıydı.
Onun yaptıklan, yıllarca unutulmadı ve bu adam nihayet Mekke fethinde Hz. Ali tarafından öldürüldü. Bir süre sonra kafile Medi-ne’deydi ama Hz. Zeynep geride kalmıştı. Ancak Ebü’l-Âs büyük sı-kıntılara, müşriklerin sataşma ve hakaretlerine rağmen Hz. Zeynep’i korumuş, kimsenin ona zarar vermesine müsaade etmemiştir. Büyük tarihçi İbn Hişâm, Ebü’l-Âs’m bu tavrının Allah Resûlü tarafından tak¬dirle karşılanıp övüldüğünü kaydeder.
Mekke müşrikleri İslâm’ın Medine’de kuvvetlenip yayılmasına da razı olmadılar. Bin kişilik kuvvet hazırlayarak Medine üzerine yürü¬düler. İki Cihan Güneşi Efendimiz de ashâbım toparlayıp, istişareler yaptı. Kureyşlileri şehrin dışında karşılamak üzere Medine’den çıktılar. Bedir’de karargâh kurdular. İki taraf Bedir’de karşı karşıya geldi. Bu İslâm’ın ilk savaşıydı. Bu savaşta akrabalar; dayı-yeğen, baba oğul karşı karşıya geldiler. Teke tek başlayan savaş birden alevlendi. İki ordu birbirine girdi. Kureyş müthiş bir bozguna uğradı ve kaçışmaya başladı. Allahu Teâlâ melekleriyle peygamberine yardım etti. Görün¬meyen ordular devreye girdi. Birçok ganimet ve esirler alınarak savaş müslümanlann zaferiyle sonuçlandı. Asıl önemli husus pek çok esirin almmasıydı ve zorla savaşa sokulan Ebü’l-Âs da esirler arasındaydı.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem esirler hakkında as- hâbıyla istişareler yaptı. Fidye karşılığında bırakılmalanna karar verildi. Esirlerin ailelerine bu haber erişince hepsi fidyelerini göndermeye başladı. Hz. Zeynep de aynı hazırlığa girişti ve gereken fidyeyi vererek ko¬casını kurtarmak için Medine’ye adam gönderdi. Hz. Zeynep’in gönderdiği fidye bedeli annesinin kendisine verdiği bir gerdanlıktı.
Fahr-i Kâinat Efendimiz gerdanlığı görünce tanıdı ve mahzun ol¬du. Hüznünü anlayan ashâb-ı kirâm: “Ya Resûlullah! Sizi böylesine üzen nedir?” diye sordu. Efendimiz de: “Bu kolyeyi Hatice kendi eliy¬le Zeynep’in boynuna takmıştı. Eğer uygun görürseniz bunu sahibine iade edelim!” buyurdular. Hep bir ağızdan ashâb-ı kirâm: “Hemen... Derhal Ya Resûlullah! Yeter ki siz üzülmeyin.” dediler. Ebü’l-Âs da fidye ödenmeden esirlikten kurtulmuş oldu. Kolye ve parası kendisi¬ne iade edildi. Yalnız bir şart ileri sürüldü. Mekke’ye vardığında Zeynep’i Medine’ye gönderecekti. Zira âyet-i celile gelmişti. Mümtehine sûresi 10. âyette mealen öyle buyuruyordu: “İnanan kadınlar, kâfirlere (artık) helâl değildir. Kâfirler de mü’min kadınlara helâl olmazlar.”
Bu anlaşma zordu zor olmasına ama Ebü’l-Âs mert ve dürüst bir kimseydi. Verdiği sözü tutardı.
“Ayrılığına bir an dahi tahammül edemediğim hatunum. Bu defa yıllardır geciktirmeye çalıştığım ayrılık acısı kapımıza dayandı.
Artık seni burada tutma ümidim tamamen yok oldu. Bedir’e lanetli Mekkeliler yüzünden katıldım, cezasını da çekiyorum. Babanın di-nine girmene rağmen seni yanımda tutmamın bedelini de hasret acı¬sıyla çekeceğim.”
Hz. Zeynep hâlâ onun müslüman olacağına dair güçlü bir duygu¬ya sahipti. Ümidini hiç kaybetmemişti. Son defa teklifini tekrarladı: “Ey Ebü’l-Âs ne olur şu inadından vazgeç. Bu hâlin bize hiçbir fay¬da getirmiyor. Hak dinin İslâm olduğunu artık sen de biliyorsun. Ne olur benimle birlikte sen de gel. Mekkelilerin ne söylediğinin hiçbir önemi yok. İnsanların en şereflisi olan babama bile neler yapıldı ve söylendi. Bunlar onun değerinde bir azalmaya sebep olabildi mi? Ha¬yır! Niçin kendini bu şereften mahrum bırakıyorsun. İnansan da inanmasan da senin Rabbin olan Allah’ı tanımak kul olarak senin de vazifen değil mi? Bizi bugüne kadar bir arada tutan, bin türlü tehdit ve tehlikeden koruyan o değil mi? Artık vade doldu, ne babamın ne de Allah’ın bu hâlimize müsamahası var. Ben dinimden dönmeyeceğime göre kalan son çare senin müslüman olman. Yoksa birbirimize ebediyen elveda diyeceğiz.”
Ebü’l-Âs, bağrına taş basıyordu, cümleler boğazında düğümleni-yor, dilinin ucuna kadar gelen kelime-i şehadet rüzgâra kapılıp uçu-yordu. Bu ne kadar büyük bir imtihan ne büyük bir acı ne şiddetli intikamdı. Hakkın iradesi karşısında su üstünde yüzen saman çöpü ka¬dar hükmü vardı. Bunu açıkça görüyordu. Karşı sahile geçmek için ufak bir harekete ihtiyacı vardı ama bunu yapmıyordu. Henüz aklı sa¬limen başına gelmemişti.
Verdiği sözü yerine getirirdi. Hz. Zeynep eşyalannı toparlayıp hazırlığını tamamlayınca anneciğinin kabrini ziyaret etti. Kızı Ümame ile birlikte kabrin başına vardı. Gözyaşlan içinde, hıçkmklarla dualar ederek anneciğine veda etti. Bütün bu hazırlıklar sırasında gözünün ucuyla eşini kontrol ediyordu. Onun dudakları arasıra kıpırdıyor ama sesi çıkmıyordu. Gözleri buğulanmış, kaşları çatılmış, sımsıkı kapalı dudakları gayr-i ihtiyari dilinden dökülecek kelimelere hâkim olmaya çalışır gibiydi.
Ebü’l-Âs’m fidye bedeli Hz. Zeynep olmuştu. Ebû Sufyan’m kansı Hind annesini ziyaretten dönen Zeynep’in karşısına çıktı:
“Ey Muhammed’in kızı, sen burada babandan ayrı kaldığın sürece bizim gücümüzdün. Şimdi gidersen Mekke daha da zayıflayacak tabii kocan da. Onu nasıl bırakıp gidiyorsun? Seni burada rahat ettireme¬dik mi? Sen bakma o birtakım haylazların yaptığına? Bütün Mekkeli- ler seni sever ve sayar. Gel vazgeç gitme. Bir gün gelecek Muhammed de yaptıklanna pişman olacak. O da Mekke’ye dönmek isteyecek, o zaman nasıl yüzü olacak? Ya sen? Ya sen Zeynep hangi cesaretle Mek¬ke’ye geleceksin?”
“Ey Hind senin babama olan kinini çok iyi biliyorum. Beni sevdi¬ğinize dair söylediklerin ise hakikat değil. Evet, yüreğim yaralı. Ama Mekke’den değil eşimden ayrıldığım için. Ancak Allah’ın emri ve rıza¬sı benim için bunların hepsinden daha önemli. Var sen işine git ey Hind beyhude emek harcıyorsun.”
Hz. Zeynep, Hind’i kısılmış gözleri ile arkasından bir şeyler mırıldanır hâlde bırakıp yoluna devam etti.
Hz. Zeynep’i almak için yine, Zeyd b. Harise gelecekti ve nihayet Mekke’ye ulaştı. Gündüz gözüyle teyzesinin oğlu Kinâne onu Mekke dışına çıkarıp Zeyd b. Harise’ye teslim edecekti. Zira bu yolculuğa iti¬raz edecek kimsenin olabileceğini düşünmüyorlardı. Eşyalan deveye yüklendi. Önce Hz. Zeynep sonra da kızı Ümame deveye yerleştiler ancak görünmeyen bir yolcu daha vardı. O da Hz. Zeynep’in henüz doğmamış ikinci çocuğu idi. Kinâne deveyi kaldırdı ve hareket ettiler. Buluşma yerine henüz varmamışlardı.
Ne var ki Hind yapacağını yapmış, Mekkelileri kandırmıştı. Pey-gamber Efendimiz’in adını duymaya bile tahammülü olmayanlar kızı için iki dünyayı bir araya getiriyorlardı. Elbette bu, Hind’in hile ile Hz. Zeynep’i kandırmaya çalışırken söylediği gibi onu çok sevdiklerinden değil, Peygamber Efendimiz’e karşı ellerinde bulundurduklan çok de¬ğerli bir kozu kaybetmekten dolayı idi. Azılı müşrikler haberi duyun¬ca peşlerine düşmüş ve onlara Zîtuva mevkisinde yetişmişlerdi. Hab- ber b. Esved bütün kiniyle, öfkesiyle ve var gücüyle deveye saldırdı.
Deveyi ürküttüler. Hevdecin bağlarını kesip yere düşürdüler. Zeynep ve kızı yere yuvarlandı. Etraflarını çeviren çokluğa karşı bir kadın, bir çocuk ve bir adamın yapabileceği çok şey yoktu. Buna rağmen Kinâ- ne saldırganlarla çarpışmaya hazırlandı. Sadağındaki bütün oklan ye¬re döküp haykırdı.
“Mekkeliler! Eceline susayan bana doğru gelsin. Yok, eğer yaşa-mak istiyorsanız, çekin gidin buradan. Bu kadını babasına götürmekten başka bir niyetim yok. Ya gitmemize izin verirsiniz ya da hepimiz burada ölür gideriz.”
Kinâne keskin nişancı ve usta ok atıcısıydı, cesurdu da. Gözünü çokluk gibi izafi bir şeyin yıldırması mümkün değildi. Söylediğini ya¬pacaklarını biliyorlardı. Mekkeliler tedirgin olmuşlardı. Durduk yerde öleceklerdi. Bir kadın yüzünden (Hind) bir başka kadın için savaş¬maya değer miydi? Onu almaktan vazgeçip, ağız değiştirdiler.
“Seninle bir alışverişimiz yok Kinâne. Sadece Zeynep’i alıp böyle güpegündüz gitmene izin veremeyiz. Sonra Araplar bizim için ne derler. Muhammed’in kızı güpegündüz Mekke’den çıkıp gitmiş, Mekkeliler de dokunamamış diye dedikodu ederler.”
Bir aralık Ebû Sufyan yavaşça Kinâne’ye sokuldu ve “Kinâne! Halkın gözü önünde yola çıkmanız doğru bir hareket değil. Sen Muhammed’in başımıza getirdiklerini biliyorsun. Onun kızını böyle açıktan alıp götürmen bizim aczimize delil olacaktır. Bu işi sen geceleyin hallet. Şimdi Mekke’ye götür. Halkın itirazı kesildikten sonra gizlice al ve nereye istersen oraya götür” dedi.
Kinâne “tamam” dedi ve yara-bere içerisinde kalan Hz. Zeynep ve kızını Mekke’ye götürdü. Hz. Zeynep Âtike halanın titiz bir şekilde bakımıyla birkaç gün içerisinde kendine gelmişti fakat karnındaki çocuğunu da kaybetmişti. Birden fazla üzüntü ve acı yaşayan Hz. Zeynep’i tekrar geceleyin gizlice Mekke’den çıkarttılar. Ebû Sufyan, karısı Hind’in sebep olduğu bu facianın, yüzüne çaldığı lekeyi temizlemek için olacak, Zeynep’i hazırladı ve bir plan üzere Mekke’den kaçırmaya muvaffak oldu. Kendilerini bekleyen Zeyd b. Harise ve arkadaşlarına teslim ettiler. Hind ise, Muhammed Mustafa ve kızı Zeynep’i sevindirecek bu olaydan duyduğu ıstırap ve nefreti, Mekke sokaklarında şiirler söyleyerek dile getirdi.
Ebü’l-Âs, Zeynep’ini Medine’ye doğru yaşlı gözlerle uğurladı. Hz. Zeynep hevdecin içinde giderken, bir yandan başına gelenleri düşünüyor bir yandan da kocasının hidayeti için sürekli dua ediyordu. Ondan en küçük sert, kaba bir hareket görmemişti. Kendisine bir de¬fa olsun bağırıp çağırmamıştı. Birbirlerini çok iyi anlamışlardı. Arala¬rında sevgi, şefkat ve merhamet hâkimdi. Sevgi dolu eşini, anlayış, uyum ve saadet membaı yuvasını terk ediyordu. Kalbi kırık, aklı Mek¬ke’de idi. Bu çetin bir imtihandı. Müslüman olanların birçoğu çocuk- lanndan yahut anne-babalanndan ayrılmıştı. Zeynep’in payına da sev¬gili, pek sevgili eşinden ayrılmak düşmüştü. Kavuşmalannm tek yolu vardı, Ebü’l-Âs’m imanı. Hz. Zeynep bu tek yola ümit bağlamış, her nefes eşinin hidayeti için dua eder olmuştu.
Bu küçük kafile hüzünlü, zor ve yorucu bir yolculuktan sonra Me¬dine’ye ulaştı. Çölün meşakkatine eşinin hasreti de eklenince hele bir de imandan mahrum günlerinin günbegün arttığını düşündükçe Hz. Zeynep’in hüznü arttıkça artıyordu. Onu teskin edecek tek şey sevgili ba¬bası ve kardeşlerinin merhametli kucağıydı. Umduğu gibi oldu, babası¬nın şefkatli kollan arasında hafifledi, kardeşlerinin varlığı ile teskin ol¬du. Kavuşmanın sevinciyle bütün ağrı ve sızılarını unutuverdi.
Ebü’l-Âs, Hicretin altıncı yılında Kureyş’in kendisine emanet ettiği ticaret mallarıyla birlikte Şam’dan dönüyordu. Medine-i Münevvere yakınlarında kervanı baskına uğradı. Zeyd b. Harise’nin kumandasın¬da yüzü aşkın bir seriyye tarafından îs mevkisinde basıldı. Kervanın başında Ebü’l-Âs’ı görünce Hz. Zeyd arkadaşlarına şöyle seslendi: “Sa¬kın kimseyi öldürmeyin. Hepsini canlı olarak yakalayın. Kan dökül¬mesini istemiyorum.”
Kervanın etrafı sarılmıştı. Bu sözleri duyan kervancılar da canlarından emin olunca teslim oldular. Hz. Zeyd esirlerin hepsini kimsenin kılma dokunmadan Medine’ye götürdü. Kervanbaşı Ebü’l-Âs’a misafir gibi davrandı. Çünkü o Efendimiz’in damadı, kızı Zeynep’in kocası idi. Kısa bir zaman önce ayn düşmüşlerdi. Fakat aralanndaki sevgi hiç eksilmemişti. Ebü’l-Âs teyze kızma kavuşabilmek için planlar yapı¬yordu. Bu yakalanış da belki onun planlarının bir parçasıydı. Çünkü Ebü’l-Âs, fırsat kolluyordu, gece karanlığında Medine’ye girince ortalıktan kayboluverdi. Medine sokaklarında epeyce bir dolaşıp eşinin nerde olduğunu keşfetmeye çalıştı. Sonunda bulmuştu.
“Ey Allah’ım bu doğru olabilir mi? Onca ayrılık ve hasret şu bir tek kapının aralanması ile bitecek mi? Çektiklerimin sonu geldi mi? Sevgili Zeynep ve güzel kızım burada mı? Bu nasıl bir saadet ki nefesim kesiliyor.”
Kapıya doğru bir hamle yaptı. Sessizce ama içerdekilerin duyabi¬leceği şekilde tıklattı. Gözleri ile etrafı kolaçan ederken içerden gele¬cek küçücük bir tıkırtı duyabilmek için dikkat kesilmişti.
“Kim o?”
Bu ses onun sesiydi! Zeynep’ti işte!
“Benim! Ebü’l-Âs! Senden bana eman vermeni istiyorum!”
Hz. Zeynep’in gözleri yaşlarla ıslanmış, ışıl ışıl parlıyordu. Sonun¬da hasret bitecekti. Buraya kadar cesaretle geldiğine göre demek Ebü’l-Âs müslüman olacaktı! Onu kızı Ümame ile baş başa bırakarak çıktı. Baba kız birbirlerini hasretle kucakladılar. Ama Ebü’l-Âs tedirgindi, daha her şey bitmiş sayılmazdı.
Zeynep radıyallâhu anhâ mescide vardı. Sabah namazı yeni kılın-mış, cemaat dağılmamıştı. Kapıda durdu ve:
“Ey müslümanlar! Ben Allah Resûlü’nün kızı Zeynep’im. Herkes işitsin ki, teyzem oğlu Ebü’l-Âs’a eman verdim.” diye seslendi. Sevgi¬li Peygamberimiz de ashabına: “Benim duyduğumu siz de duydunuz mu?” diye sordu. Onlar da: “Evet! Ey Allah’ın Resûlü, biz de duyduk.” dediler. Bunun üzerine Efendimiz: “Zeynep’in eman verdiğine biz de eman verdik.” buyurdular.
Ebü’l-Âs’m gönlü artık İslâm’a açılmıştı. Artık Medine’de kalacaktı; fakat kendisine emanet edilen mallar ne olacaktı? Bu düşünceler içinde ganimetlerin bölüştürüleceği yere geldi. İki Cihan Güneşi Efendimiz onun mahcubiyetini ve gönlündeki ışığı gördü. Işık biraz cılızdı bir destek bekliyordu. Ona şule vermek için ashâbma:
“Eğer uygun görürseniz, Ebü’l-Âs’m bütün mallarını ve arkadaşlarını kendisine geri veriniz!” buyurdu.
Ebü’l-Âs hem şaşırdı, hem çok sevindi, memnun oldu. Kalbi Allah Resûlü’ne, ondaki cömertliğe ve ihsana hayran oldu. Ashâb-ı kirâm esir¬leri hemen serbest bıraktı. Mallan geri verdiler. Olanlara inanamayan Ebü’l-Âs’m gözü gönlü doldu. Bu defa kesin karannı vermişti. Mallan teslim edip doğruca Medine yolunu tutacak ve müslüman olacaktı. Ama önce Mekke’ye gitmeliydi. Elini çabuk tutmalıydı, zaman onu telaşa düşürüyor, verdiği karan yerine getirmek için sabırsızlanıyordu.
Mekke’ye kervan mallan ile birlikte girdi. Kervanda malı olanların haklarını sahiplerine teslim etti.
“Ey Mekkeliler! Bende herhangi bir alacağı olan kaldı mı?” diye sordu.
“Hayır, ya Ebü’l-Âs! Sen bütün mallan hak sahiplerine verdin ve ticareti tamam ettin.” cevabını aldı.
“Benden şimdiye kadar yalan bir söz işittiniz mi?” dedi. Onlar da:
“Hayır, işitmedik. Seni hep doğru sözlü bulduk.” dediler.
Bunun üzerine Ebü’l-Âs:
“Vallahi Medine’de müslüman olmaya karar vermiştim. Ancak ‘Mallarımıza konmak için din değiştirdi!’ demeyesiniz diye buraya geldim.” dedi. “Ey Mekkeliler şahit olun, ben şehadet ederim Al-lah’tan başka ilâh yoktur ve ben yine şehadet ederim ki Muhammed onun kulu ve elçisidir.”
Ebü’l-Âs yıllardır içinde tuttuğu iman sırrını kendileri yüzünden eziyet çektiği, eşinden ayrılmasına neden olan, Mekkelilerin yüzüne haykırarak bir nevi intikam alıyordu. İçi rahatlamıştı. Doğrusu bunları yaparken başına bir hâl gelebileceğini bile düşünmemişti. Müşrikler başlarına bir kova soğuk su dökülmüş gibi ürperdiler. Onun cesa¬reti karşısında hayrete düşen Mekkelilerin şaşkın bakışlan arasında, Medine’ye gönüller sultanına ve sevgili Zeynep’ine kavuşma hasretiy¬le, tozu dumana katarak, dinlenmeden, soluklanmadan yola koyuldu.
Gece-gündüz demeden yola devam etti. Nihayet Medine’ye girdi. Doğruca Mescid-i Nebi’ye gitti. İki Cihan Güneşi Efendimiz ashâbıyla sohbet ediyorlardı. Huzuruna varıp oturdu ve kelime-i şehadet getirdi. Ashâb-ı kirâm onun müslüman olmasına çok sevindi. Henüz mescid- den ayrılmadan Hz. Zeynep’in evine müjdeci gönderdiler. Ebü’l-Âs da Hz. Zeynep’in evine gitmek üzere izin istedi. Fahr-i Kâinat sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz izin verdi ve “Biraz sonra biz de geleceğiz.” buyurdu. Sonra birkaç ashâbıyla birlikte kızının evine geldi ve Ebü’l-Âs b. Rebî’ ile nikâhlannı tazeledi. Her ikisine de hayır dualarda bulundu.
Ebü’l-Âs bunca sene geç kalmanın pişmanlığı ve mahcubiyetiyle sevgili eşine baktı ve:
“İçimdeki ve dışımdaki putlan terk edip geldim... Artık sana tama¬men layık bir eş olarak geldim. Senin nezafetine hiçbir şekilde bula¬şacak bir pislik taşımıyorum. Zeynep’im, senin yanında olmak her şe¬ye bedel bir nimet iken seninle aynı Allah’a inanmak ve O’na birlikte kul olmak bundan çok daha büyük bir nimet. Birbirimizden ayrı kalmamıza sebep olduğum için beni affet. Seni dinleyip imana gelmedi¬ğim için beni affet. Bu kadar gururlu olduğum için de beni affet.”
Uzun bir müddet ayn kalmanın ardından gözlerinden boşanan vuslat ve muhabbet gözyaşlannı tutamadılar. Allahu Teâlâ’ya şükür secde¬leri ettiler. Bu iki genç insan, onlan bir arada tutan sevgilerinden, Hak yolda gösterdikleri sabır ve metanet, doğruluk ve mertlik üzere olmala- nndan, Allah için en değerli varlıklanndan -birbirlerinden- vazgeçme¬lerinden dolayı mükâfat olarak ‘kavuşma’ hediyesi almışlar, yeniden bir araya gelmişlerdi. Ancak, insanı en çabuk kemale erdiren aynlık acısı Ebü’l-Âs için henüz bitmemişti. O bir süre sonra yeniden ‘hasret’e mahkûm olacaktı. Kavuşmalannm ardından iki yıl geçmeden Hz. Zeynep yatağa düştü. Hicret yolculuğu sırasında aldığı darbeler onda kalıcı bir hasara sebep olmuş ve onun vefatına da yol açmıştı.
Geride kalan Ebü’l-Âs, zaten yeterince ayrılık yarası almış oldu-ğundan fazla yaşamadı. Zeynep’ini toprağa verdikten iki yıl sonra o da Hakk’m rahmetine kavuştu.
Hz. Zeynep ve Hz. Ebü’l-Âs‘m kurduğu muhabbet yuvasında Ali ve Ümame isminde iki çocuk dünyaya geldi. Ali küçükken vefat etmişti, Ümame ise, Hz. Fatıma’nm vefatından sonra Hz. Ali ile evlenmiştir.
Ebü’l-Âs’ın, Hz. Zeynep’e çok derin bir sevgi ve saygıyla bağlı olduğu anlaşılıyor. Ayn kaldıkları süre boyunca hep Zeynep’i anmış, onun aşk ve hatırasını mukaddes bir emanet gibi saklamıştır. Kaynaklar, asil bir tüccar olan Ebü’l-Âs’m, ticarî yolculuklarında hanımı Zeynep için içli hasret şiirleri terennüm ettiğini fakat kansınm Emin’ diye ün yapmış bir babanın yanında bulunması sebebiyle de huzur için¬de olduğunu ifadeden geri kalmamışlardır. Nihayet, bu temiz yaratılışlı insan, sabrının ve sadakatinin mükâfatını görerek hem eşine hem de İslâm’a kavuştu. Leyla ve Mecnun, Şirin ile Kays, Kerem ile Aslı bu hakiki aşk hikâyesi karşısında ancak birer hayal figüranı olabilirler. Aşkın kahramanlan Hz. Zeynep ve Hz. Ebü’l-Âs’tır. Cennet bahçele¬rinde pür-sürur dolaşmaktadırlar.
Fuzûli’nin beyti Hz. Ebü’l-Âs’m diline ne de çok yakışır:
Ben de Mecnûndan füzûn âşıklık istidadı var Âşık-ı sadık benem, Mecnûnun ancak adı var.
Hz. Zeynep dini ve imanı uğruna çok çileler çekti. Sabırla, sebatla bu sıkıntılara direndi. Müşrik kocasına karşı nezaket, edeb sevgi ve saygıyla muamele etti ve semeresini eşini cehennemden kurtararak aldı. Dünyada ayrı kalmışlarsa da cennet beraberliğini kazandılar.
Mü’min kimselerden oluşan hanelerde, karı-koca, çoluk-çocuk, eş-dost-akraba arasındaki ilişkilerin örnek alınacak misali Hz. Zey-nep’tir. Onun hiçbir şekilde acele davranmaksızm, Allah’ın kendisine takdir ettiği kadere rıza göstererek tamamen sevgi ve bağlılık gücünü kullanarak kazandığı zafer akıllarda kalmalı ve buradan çıkanlan dersler her fırsatta hayata aksettirilmelidir.
Bu zorlu vazifede yüksek muvaffakiyetler temenni ederiz.
 
Geri Bildirim!