"(Resûlüm! Onlara) öğüt ver (ve uyar). Sen ancak bir öğüt verici (ve uyarıcı)sın. 88/21 "
Hz. Sümeyye
Şehitler Prensesi Hz. Sümeyye     
İslâm’da iyi bir çığır açan kimseye bunun sevabı vardır. O çığırda yürüyenlerin sevabından da kendisine verilir. Fakat onlann sevabından hiçbir şey noksanlaşmaz. Her kim de İslâm’da kötü bir çığır açarsa o kişiye onun günahı vardır. O kötü çığırda yürüyenlerin günahından da ona pay aynlır. Fakat onlann günahından da hiçbir şey noksanlaşmaz.”
Fani olan her şey gelip geçicidir. İçinde yaşadığımız dünya, soluk alıp verdiğimiz hava, havada uçan kuşlar, o güzelim bahar günleri, kışın karı, yazın güneşi, insanlar dâhil bütün canlılar hatta cansızlar da.
Her bir varlık göçüp gittiği fani dünyada kendisinden iz bırakır. Su bile geçtiği yollan yarar, iki yanında çayır çimen boy verir. Bir taşı ol¬duğu yerden kaldmp atsanız geride boşluğu kalır. Ağacı kökleri ile sökseniz ondan arta kalan boşluğu ancak yeni bir ağaçla doldurabilirsiniz. İnsan da böyledir. Onun toprakta, havada, suda, yerde, gökte, gönülde, hafızada, levh-i mahfuzda, amel defterinde izleri kalır. Bizi, bizden sonra bıraktığımız izin niteliğine göre tanır ve bilirler. Tıpkı bir taşın görkemli ya da silik, bir nehrin derin ve coşkun ya da sönük, bir ağacın köklü ve sağlam ya da cılız ve âciz olduğunu anladıkları gi¬bi. Hâliyle ağız kalabalığı ile meydanı işgal edenlerin sözleri ecel tırpanıyla silinip gidince, geride kalan başakların rengine, kokusuna, iriliğine ve kalitesine bakarlar.
İslâm tarihi, ilklerin sökün ettiği bir zaman dilimidir. Ancak orada unutulmaz bir üçlü vardır ki bıraktıkları izler; üzerinden nice sellerin, fırtmalann, nice havailerin, gamsızların, bedbahtlar ve hayırsızların geçmesine rağmen silinmedi ve unutulmadı. Hâlâ ‘ilk’ deyince onlar dolar gönlümüze, hâlâ ‘şehit’ deyince tevhid ve tehlilleri onlar söyler bizim yerimize, dökülen kanlan yerine kanımız çekilir damarlarımızdan. Hâlâ ‘Yasir’ deyince, şirke karşı duranların en coşkulu yüreği bi¬zim göğsümüze taşmıyor. Ve hâlâ adı dökülünce dudaklarımızdan, Sümeyye’nin kızgın kumlar altında deşilen ciğerlerinin yangını bütün bedenimizi kuşatıyor.
Yasir, kimsesiz ve yoksul bir âdemoğlu. Bir iş bulmak ümidi ile yollara düşerek memleketi Yemen’e “elveda” dedi ve günler sonra vardığı Mekke’de Ebû Huzeyfe b. Mugire’nin yanında hizmetkâr olarak çalışmaya başladı. Yasir, Yemeriden kalkıp Mekke’ye, Âlemlere Rahmet Ne- bi’nin burada zuhur edeceğini bilmiş de mi gelmişti, bilinmez. Lâkin bu hicretin, kendisine cennete giden kapılan açtığı da muhakkak. Efendisi, Yasir’den ziyadesiyle memnundu; çünkü teklif ettiği bütün işleri kâ- milen yerine getiriyordu. Hiçbir kusurunu görmüyordu, çünkü o işinde fedakârca çalışan, aldığı parayı da az görmeyen biriydi.
Oysa o zamanlar Mekke’de köle olmak, hizmetkâr olmak hayli güçtü. İş sahibi efendiler yanlannda çalıştırdıktan kimselerden güçlerinin çok üstünde işler ister. Bir emri yerine getirmekte acziyete düşenler pa¬ralı ise işten çıkanlır; köle ise gözünün yaşma bakılmadan oracıkta canına kıydırdı. Zaten insandan çok ne vardı, köleler köle pazannda iki kuruşa satılığa çıkanlır; insan yerine bile konulmayan bu zavallıcıklar, hayvanlardan aşağı muameleye tâbi tutulur hiç masraf çıkarmazlardı. Ama Ebû Huzeyfe yine de vicdanlı biriydi. Ona taş taşıtıyordu belki ama ayaklannı taş kesip de işler sekteye uğramasın diye ayakkabı da verirdi. Onları kırbaçlamazdı, yalnızca çok öfkeli olursa birkaç darbe indirirdi o ka¬dar. Bu da bir şey sayılmazdı. Aslında Yasir hâline şükrediyordu.
Bu iyi huylu, her işin üstesinden gelen bahadm Ebû Huzeyfe, ca- riyesi Sümeyye ile evlendirdi. Büyük sahabî Ammar bu iki çilekeş bahtiyar’m evladıdır. Ömürlerinin Mekke’deki kısmı Mahzumoğulla- rı’nm yanında geçmiştir. Mahzumoğulları onları bazen mahcup edip incitse, aşağılayıp onlardan tiksinse de genel itibariyle hoş tutuyordu. Tabii kendi sınıflarındaki insanların hâli ile mukayese edildiğinde. Onlar da bu iyiliğin altında kalmıyor, büyük gayretlerle hizmetinde bulundukları aileye sadık kalıp çalışıyorlardı. Ama günler geçiyordu, risalet güneşi doğunca Yasir ailesinin evi de aydınlanacaktı. İşte o za¬man kim dost kim düşman, kim iyi kim kötü, kim yumuşak kalpli kim hain açığa çıkacaktı.
Yasir ve Sümeyye’nin çocukları Ammar yetişip delikanlı olmuş, Mekke’nin gençleri ile arkadaşlıklar kurmuştu.
“Ey Süheyb, selam sana... Sana Erkam’m evinin önünde rastlaya¬cağımı bilmiyordum. Burada ne işin var?”
“Sana da selam olsun Yasir’in oğlu Ammar. Belki seni buraya geti¬ren şey benim de burada bulunmama vesile olmuştur. Ne dersin?”
“Ben Muhammed b. Abdullah’ın sözlerini dinlemek için geldim. Bu evin içinden dışına doğru yayılan sözler beni buraya kadar getirdi. Umuyorum ki benim de aralarında bulunmama müsaade ederler. Gel, birlikte girelim. Senin bu yolda kardeşim olmanı dilerim.”
Ammar b. Yasir ve Süheyb-i Rûmî, Erkam b. Erkam’m evine girdi¬ler. Çıkarken girdiklerinden çok farklıydılar, ikisi birden kendilerine tebliğ edilen dini hemen oracıkta kabul edivermişlerdi. Hayır ile şer bu kadar keskin sınırlarla birbirinden ayrıldığı zaman, hayra yönel¬mek insana kolaylaştmlır. Ancak, bu iki hasım birbirlerine çok yaklaşmış ve biri diğerinden ayırt edilemez hâle gelmişse hayra delalet edecek bir aydınlık ele ihtiyaç duyulur.
Aldığı haberi bir çırpıda götürünce Ammar’m yaşlı anne ve babası da müslüman oluverdiler. Yasir ailesinin kendilerini koruyacak ne ka- vimleri ne kabileleri ne de nüfuzlu candan dostlan vardı. Aslında on¬lar var zannediyorlardı: Mahzumoğulları. Hani kendilerini çok seven, koruyan, gözeten Mahzumoğulları.
“Ey Ammar’m babası! Şimdi hâlimiz ne olacak? Mahzumoğullan müslüman olduğumuzu duymuş. Sen işinden ayrılırsın ama ben ne ya¬pacağım? Korkarım ki kurtuluş yolu olarak bana sadece ölüm kalıyor.” “Ya Sümeyye! Korkma ve kendini üzme benim sevgili zevcim. Sana, seni ölümden kurtaracağımı vaat edemiyorum. Çünkü ben de âciz bir insanım. Ama katlandıklarına seninle birlikte katlanacağım. Mahzumoğullan sana yaptıklarının aynını bana da yapacaktır. Bırakalım dünya kendi yoluna gitsin, biz de birlikte Hakk’m yoluna gidelim. Zaten varacağımız son durak orası değil mi? Umuyorum ki Allah bizi orada mahcup etmeyecektir.”
“Benim de güvenip dayandığım tek varlık Allahu Teâlâ Hazretle - ri’dir. Şu sıkıntılara dayanacak gücü, yalnız onun yüreğime doldurdu¬ğu iman ile buluyorum. Can dediğin nedir ki bir çırpıda Allah yoluna veririm, kendimi de can yükünden kurtarmış olurum.”
Kelime-i şehadet, hem tasdik ve kabul hem de bir şeref sözüdür. Bu söz, ağızdan çıkıp yüreğe yerleştikten sonra yeni bir dünyanın kapısı açılmış ve insan, var olma sebebine kavuşmuş demektir. Bu se¬beple bu saray kapısından “buyur” denilerek girenleri hiç kimse ve hiçbir sebep geri döndüremez... İman özgürlük bilgisidir. İman ne ka¬dar parlarsa hürriyet de hürriyet özlemi de o kadar ziyadeleşir. Eller ve ayaklara perçinlenmiş kölelik zincirlerinin farkında dahi olmamak, dil ikrarda olsa bile iman çerağmm henüz yürekte alevlenmediğinin emaresidir. Sümeyye ve Yasir radıyallâhu anhüm'ün imanları ise yü¬reklerini aşmış bütün azalannı ışık içinde bırakmıştı.
Mahzumoğulları, daha nice şirk ehli ile birlikte bu hakikatten habersizdir. Onlar, kibirlerinin ördüğü gurur ve nefislerinin gafleti sonucunda felaketlerine sebep olacak işlerin peşindedirler. Aile toplanır, yeni dini ve müslümanları konuşur:
“Siz daha hiçbir şey bilmiyorsunuz. Bu yeni din fakir fukara ve köle dinidir. Muhammed’e iman edenlerin çoğu kölelerden ve Mekke’nin fakir bölgelerinde yaşayanlardan oluşuyor. Muhammed aklı sıra bu çulsuzları kendi safına çekip güç kazanmaya çalışıyor. Bu kişiler cahil oldukları için, onun söylediği her söze inanıyorlar. Hepimizin kölelerinden müslüman olanlar varmış. Ama bunu saklıyorlar. Çünkü efendileri öğrendiğinde onları doğduklarına pişman edecek.” “Ey Mahzumoğulları... Siz burada başkalarının kölelerinden konuşacağınıza kendi hanenize bakın. Cariyeniz Sümeyye de müslüman olmuş. Kocası Yasir ve oğlu Ammar da. Gösterin Mekke’nin köleleri¬ne bakalım, bir köle sahibinden habersiz nasıl müslüman olurmuş. Gösterin bakalım onların tannsı kimmiş. Efendisi izin vermedikçe bir köle şuna buna takılıp din sahibi olabiliyor muymuş?”
Mekke’de öfke kızgın güneşten bile yakıcı. Mekke’de kin ve nefret, yağan yağmur damlalan kadar kesif... Mekke’nin efendileri o mertebe kibir ve güç tutkunuydu ki kendilerinden habersiz uçan kuşun kanadını ateşe verirlerdi.
Mekke toplumu için bu yeni gelen din niçin bu kadar inkâra müs- tahaktı? Zaten uydurma da olsa bir tanrıya inanan bu insanlar niçin kendi aralarında birinin tebliğ ettiği dine karşı çıkıyorlardı? Bunun birçok sebebi var ama içlerinden biri her birine temel teşkil ediyor.
Mekkelilerin inançları onlann belirli günlerde, belirli bir biçimde ve miktarda ibadete teşvik ediyor, onun dışında kalan hayatlarını mü¬dahale etmiyordu. Bu yeni din ise iman eden kişinin bütün hayatını, hayatının her anını ihata ediyor, kuralları kendisi koyuyor, âdeta insa¬nın egemenliğine son veriyordu. İslâm tamamıyla teslimiyetten ibaret¬tir. Yegâne güç kâinatı var eden Allah’ın elindedir. Kadın olsun erkek olsun hiçbir mü’minin Allah ve Resûlü’nün karar verdiği ve hükme bağladığı konularda bir seçim yapma hakkı yoktur. İnsanlann tamamı bu emre muhataptır ve iman etmek bu sorumluluklan yüklenmek de¬mektir. Mekke’nin efendileri müslüman olmaktan alıkoyan ilk sebep işte bu teslimiyetti. Onlar, inkâr ederek kurtulacaklannı sandılar.
Özellikle kölelerin müslüman olmasına şiddetle karşı çıkmalarının sebebi ise İslâm dininin getirdiği sosyal adaletti. Çünkü köleler efendilerine her konu da tam itaat hâlindeydi. Köle sadece bedenini efendisinin hizmetine sunmakla kalmıyor, efendisi gibi düşünüyor, efen¬disinin sevdiğini seviyor, sevmediğini sevmiyordu. Beden ve ruh birlikte itaat ediyordu. Sanki şu içinde bulunduğumuz zamanlardaki gibi. Biz de sözde özgürlüklerimizin keyfini çıkarırken toplumun veya bir takım odakların, merkezlerin, kişilerin, kurumlann, hatta başkalarının zevk ve keyfilerinin; açıktan veya el altından beyinlere telkin ettiği zevklere, ideallere, heveslere kapılmış durumdayız. İslâm bunu ortadan kaldmr. Bütün hevayı siler yerine kendi sağlam değerlerini yerleştirir. Çatışma ve sürtüşme kabul etmez ve buna kalkışmaz.
Şimdi nefislerin iştahı boyunu aşmış durumda. O zamankilerin de bugünkülerden aşağı kalır yanı yoktu. Her biri bir nevi firavun kimliğine bürünmüş olan köle sahipleri kullarının bir başka tanrıya ibadet etmesine tahammül edemiyordu. İslâm’da, bir köle bedenen efendisinin emrinde olabilirdi ama efendi kölenin ruhuna, inancına, sevincine, üzüntüsüne karışamazdı.
Köleler müslüman olup, İslâm’ın verdiği bu haklan elde edince bunu gören bütün köleler müslüman olacaktı. Dolayısıyla efendilerin arzuladığı kölelik sistemi yavaş yavaş ortadan kalkacaktı. Bunun için Kâinatın Efendisi’ni köleleri ayaklandırmak, fitne çıkarmak ve toplum düzenini bozmakla da suçladılar. Sözde ne kadar da haklıydılar. Köleler ve alt sınıftan ayrıcalıklı insanlar hadlerini bilmeli, kendilerine biçilmiş elbiseyi giymeli, söz verilirse söylemesi gerekeni söylemeli yahut susmalı hatta hiç konuşmamalıydılar. Hak talebinde bulunup, her mecliste söz isteyenler, kendilerine verilen hakları beğenmeyenler; asi, hain bir fitneci kabul edilmeliydi.
O devirlerde Araplar, insanlar arasındaki makam, mevki ve tabakalara çok önem verirlerdi. Oysa Kâinatın Efendisi’nin tebliğ ettiği din insanlar arasında sosyal adaleti getiriyor, birinin bir başkasına karşı üstünlüğünü ortadan kaldırıyordu. Toplumdaki zayıfı, köleyi, düşkünü, asilzade ve zenginlerle bir tutuyordu. Kur’an’da şöyle buyrulmaktadır:
“Ey insanlar! Şüphesiz biz, sizi bir erkekle bir kadından yarattık (ırkınız ve şahsınızla övünmeniz için değil; sırf iyilik uğrunda) tanışa¬sınız (yarışıp ve yardımlaşasınız) diye sizi kavimlere ve kabilelere ayırdık. Hiç şüphesiz ki sizin Allah yanında en şerefliniz, en takvâlmız (Allah’ın emirlerine en uygun yaşayanınız ve günahlardan sakmanı- nız)dır. Şüphesiz, Allah hakkıyla bilendir, (her şeyden) haberi olandır.” (49/Hucurât, 13)
Allah’a en çok itaat eden takva sahibi; köle bile olsa, bu hâli ile efendisinden üstün olmaktadır. Kölelere verilen bu haklar ve onlannda insan vasfını alması Mekke’nin efendilerini çılgına çevirdi. Ellerindeki saltanatı kaybetmemek için ebedî kazancı terk ettiler.
Ramda ve Batha Mekkeli müşriklerin zayıf ve güçsüz müslümanlara işkence etmek için mekân tuttuklan kayalık bir bölgedir. Güneşin en yakıcı olduğu sıcaklığın en yüksek seviyeye çıktığı vakitlerde Mekkeli efendiler, öğle uykulanndan fedakârlık ederek gölgeliklerden çıkıyorlar, bir evvelki gün yere çiviledikleri kölelerinin yanma geliyorlardı.
Mahzumoğulları da üç kişiyi kıskıvrak bağlamış, kızgın sacdan farksız bu taşlarda türlü işkencelerle eziyet ederek onlan İslâm’dan vazgeçirmeye çalışıyordu. Bunlar Yasir, hanımı Sümeyye ve oğulları Ammar. Kaynar güneşin altında dilleri damaklanna yapışıyor, vücutları kavruluyor, sıcak yüzünden beyinleri eriyordu. Yedikleri kırbacın haddi hesabı yoktu, yara izlerinden akan ılık kan ateş parçası halinde¬ki taşlarda pişen ayaklanna varamadan kuruyordu. Tepelerindeki za¬lim imanlanndan vazgeçme telkinini hiç kesmediği hâlde onlar, bulanmış zihinleri ile bile imanda sebat ediyor, bir an onun sevinmesi¬ne fırsat vermiyorlardı:
“Derimizi yüzseniz, hatta etimizi dilim dilim kesseniz biz yine İslâm dininden dönmeyiz.” diyerek reddediyorlardı.
Önce mükâfat vaat ederek onları İslâm’dan döndürmeye çalışmışlardı. Hatta artırarak ve çeşitlendirerek mükâfat vaat etmişlerdi. Yalan da olsa bunlan duymak hiçbir şeyi, hiçbir variyeti olmayan bir köle için ne büyük bir mutluluktu. Sümeyye’nin sahibesi:
“Ey Sümeyye şu yeni dinde ne buldun da atalarının dinini terk ettin. Hem mutlaka dininden döneceksen efendinin dini üzere olman gerekmez miydi?” demişti. Sümeyye ise:
“Benim sevgili hanımım! Ben dinimi değiştirerek size itaatsizlik etmiyorum ki! Bu yalnızca benimle Allah arasında olan bir mukavele¬dir.” diye dert anlatmaya çalışmıştı.
“Ama Muhammed köle ile hür birdir. Hepsi Allah’ın kuludur diyor. Sen müslüman olduktan sonra bizim elimizden kaçıp onun sa¬fında yer alacaksın. Gel vazgeç bu işten. Onun söyledikleri saçmalıktan ibaret. Hem bunlar Mekke’de nasıl mümkün olabilir. Muhammed daha kendisi korunmaya muhtaçken sizi Mekke’nin efendilerinin elinden kim alabilecek? Yalnız kalacaksınız. Türlü işkenceler sizin üzerinizde uygulanacak. Ben ne sen ne Yasir ne de Ammar’m bu hâle düşmesini istiyorum.”
“Allah ve Resûlü ne derse o doğrudur. Eğer Allah köleyi efendisinin derecesine yükseltiyorsa buna sizin de benim de boyun eğmem gerekir. Ben de hür olarak doğdum, beni köle yapan sizlersiniz. Buün hür olarak yaşıyorsunuz ama yarın bir efendinin hizmetkân olmayacağınızı kim söyleyebilir? Vallahi bu dinin yolunda çekeceğim hiçbir işkenceden korkmuyorum. Sözleriniz içime zerrece korku salmıyor, bilakis daha da güçlendiğimi, hepinizi bir hamlede yutuvereceğimi hissediyorum. Ne biricik oğlumun çekeceği acılara hayıflanı¬yorum ne de kocamış Yasir’in feryatlarına acıyorum, tek sizin şu küfür içindeki zavallılığınıza yanıyorum. Biz burada eziyet çekeceğiz belki ama siz ebedi cezaya uğrayacaksınız.”
“Öyleyse çekin bakalım azabı. Madem güzel sözden anlamıyorsunuz. Biz de siz kölelerin anladığı dili konuşuruz. Bakalım daha ne kadar Allah büyüktür diyeceksiniz, bakalım daha ne kadar dilinize ve kalbinize sahip olacaksınız. Yüreklerinizdeki imanı söküp çıkaracağım, diliniz Allah adını anmasın diye kökünden kesip kopartacağım...”
Bütün aile, İslâm’ın şehidi olma yoluna girmişlerdi, bütün Mahzumoğullan da işkence yoluna... Yasir ailesi üzerinde daha fazla duruyorlardı. Zira Mahzumoğullan Ebû Cehil’in, yani İslâm’ın ve müslümanlann en amansız düşmanının kabilesi idi. Onlar üzerinde tatbik edilecek işkencenin envai türlüsü, hedefine ulaşırsa bu diğerlerine de örnek olacaktı. Onlan dinden döndürülürse diğerleri çorap söküğü gibi gelecekti.
Müslümanlara karşı düşmanlığını azgın bir tavırla devam ettiren Ebû Cehil, müslüman olan bir kişi gördüğünde, şayet o kişi makam ve mevki sahibi ise, onu rezil etmeye uğraşır,
“Babanın dinini terk ettin hâlbuki onlar senden daha hayırlıydı, senin bu düşünü bozacağız, görüşünü çürüteceğiz, şerefini zayi edeceğiz.” derdi.
Müslüman olan kişi tüccar ise “Ticaretini batıracağız, malını zarar ettireceğiz.” diye tehdit ederdi. Müslüman olan kişi zayıf, kimsesiz bir kimse ise ona her türlü eziyeti ederdi. Kölelerinden müslüman olan Zinnure’yi döve döve kör ettiği anlatılır. Müslüman olan kardeşi Seleme’yi, Habeşistan’a hicretinden Mekke’ye döndüğünde döverek, hap¬sederek günlerce aç ve susuz bırakmıştır. Müslümanları İslâm’dan çe¬virmek için onlara rüşvet teklif etmiş, zafiyetlerinden faydalanmaya gayret etmiştir. İnsanlara son nefesinde bile rahat vermemiş, Resûl’ün amcası Ebû Talib’e vefatı esnasında eski dininde kalması için baskı yapmış ve bunda da muvaffak olmuştur. Kureyş’in müslümanlar aley¬hinde geliştirdiği ‘Kuşatma ve boykot’ operasyonunun fikir babalann- dan biri de Ebû Cehil’dir.
Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem, eziyetleri haddi aşıp Mek-ke’de selamette bir hane bırakmayacak hâle geldiği bir sırada ona, “Al- lahu Teâlâ sana, ‘(Hem dünyada) layıktır sana bela, daha da layık, (Hem de âhirette) layıktır sana azap, daha da layık.’ (75/Kıyâmet, 34-35) dememi bana emretti.” demiştir. Ebû Cehil de:
“Bana karşı sen ve arkadaşın hiçbir şey yapamazsınız. Çok iyi bi¬lirsin ki, Mekkelilerin en güçlüsü benim. Ben aziz ve kerim (!) olanım.” diye cevap vermiştir.
Bu cüretinin karşılığını Allahu Teâlâ onu Bedir günü katledip zelil kılarak cevap verdi. Kendi sarf ettiği kelimelerle onu aşağılayıp “Tat (azabı), çünkü sen (benim yanımda değil, güya) kendince üstün ve şerefliydin.” (44/Duhân, 49) âyetini inzal buyurdu.
Kurtubîde geçtiğine göre Ebû Cehil, bir gece Kâbe’yi Velîd b. Muğî- re ile tavaf ederken Resûl hakkında konuşmaya başladılar. Ebû Cehil: “Vallahi, ben Muhammed’in doğru söylediğini biliyorum. Ey Abduşşems, biz onu gençliğinde güvenilir, doğru diye isimlendiriyorduk. Aklı kemale erdiğinde, rüştünü ispat ettiğinde ise deli diyoruz. Vallahi ben, Onun doğru konuştuğunu biliyorum.” dedi. Arkadaşı: “O halde niçin onu tasdik etmiyorsun?” diye sordu. “Onu tasdik etmene ve ona iman etmene engel olan nedir ki?”
“Kureyş’in kızlan Ebû Cehil bozguna uğrayıp Ebû Talib’in yetimine mi inandı, desinler? Lat ve Uzza’ya yemin olsun ki, hiçbir zaman ona tâbi olmam. Bu dünyadan ya onun gittiğini göreceğim ya da ben onu burada yalnız başına bırakıp gideceğim. İkisinden biri olmadıkça bana rahat ve huzur yoktur.”
Onun bu sözü üzerine şu âyet indi: “Arzu ve heveslerini ilâh edinmiş, bilgisine rağmen (Allah’ı bırakıp da o hevasma kul olmasından dolayı) Allah’ın da kendisini sapıklıkta bıraktığı, kulağını ve kalbini mühürleyip, gözüne de bir perde çekmiş olduğu kimseyi gördün mü? Şimdi (bana söyle) artık Allah’tan başka, onu doğru yola kim getirebilir? Hâlâ düşünmeyecek misiniz?” (45/Câsiye, 23)
Zavallı, kibrinin esiri Ebû Cehil planlannm tutmadığını kimseyi dininden döndüremediğini görünce Hz. Peygamber Efendimiz’i öl-dürmek fikrini ortaya atmıştır. Bedir Savaşı’na, müşriklerin katılması için tüm gayretlerini kullanmış, bu savaş sayesinde Muhammed ve onun dininden kurtulacağını iddia etmiştir. Bedir Savaşı için defler eş- liginde büyük bir cümbüşle yola çıkmışlardı. Kızıştırma ve ifsat etme işini, savaşın en sıcak anlarında bile terk etmemiştir. Savaş başladıktan bir müddet sonra müşriklerin ileri gelenlerinden öldürülenler olunca saflarda gevşeme olmaması için,
“Siz, Utbe’nin, Şeybe’nin, Velid’in ölmelerine bakmayınız. Onlar çarpışacaklan sırada acele ettiler, boş yere öldüler. Yemin ederim ki bugün Muhammed ve ashabını tutup urganlarla bağlamadıkça dönmeyeceğiz. Sizden her biriniz, onlardan birini öldürebilirsiniz. Fakat siz onları öldürmeyip yakalayın ki dinlerinden aynlmak için yaptıkları şeylerin, ne demek olduğunu onlara öğretelim.” diyerek onları teşvike çalışmıştır.
Savaşta hayli cesaretli ve ataktı ama kâr etmedi. Cedelin en şiddetli anında çarpışırken birazdan helâk olacağından habersiz şu şiiri oku¬yarak övünüyordu.
“Sen en şiddetli, en dehşetli çarpışmada, en kuvvetli, en yiğit yaştaki deve ile benden intikam alamazsın. Anam beni bu günler için doğurdu.” Abdurrahman b. Afv der ki:
”Bedir günü, ben harp safında durup sağıma soluma baktığım zaman, Ensar’dan iki delikanlı gözüme ilişti. Onlardan biri, beni göz ucuyla süzdü ve dedi ki,
“Ey amca! Sen Ebû Cehil’i tanır mısın?”
Ben de, “Evet, tanırım. Ey kardeşimin oğlu sen onu ne yapacaksın?” diye sordum. O da,
“Bana haber verildi ki o kişi Resûlullah’a sövermiş. Varlığın kudreti elinde olan Allah’a yemin ederim ki onu bir görecek olursam, ikimizden ecele en yakın biri ölmedikçe onun peşinden aynlmayacağım.” Gencin bu sözünü doğrusu merak ettim. Diğer genç de, beni göz ucuyla süzerek bana ötekisinin söylediği gibi söyledi. Bu sırada gözlerim, hiçbir tarafa takılmadan müşriklerin içinde ileri geri dönüp duran Ebû Cehil’e ilişince, “İşte bana sormuş olduğunuz Ebû Cehil” dedim. Onlar da hemen kılıçlarına sarıldılar. Ona doğru seğirtip gittiler. Muavviz ile Avf, Ebû Cehil’e vurdular. Fakat onu öldüremediler. Bunun üzerine Ebû Cehil onlann üzerine yürüdü. Onları şehit etti.”
Muaz b. Amr b. Cemuh der ki: “Müşrikler Ebû Hakem erişilmez yerdedir, diyorlardı. Onların bu sözünü işitince ona doğru gittim. Yanı¬na sokulmak imkânını bulunca, üzerine saldmp bir vuruşta bacağının yansını ayağı ile birlikte kestim. Vallahi vurulunca onun yere düşmesi, hurma çekirdeği yemini döven taşın altından çekirdeğin sıçramasını andmyordu. O sırada Ebû Cehil’in oğlu İkrime, kılıcı ile kolumu omzum¬dan kesti. Muaz b. Afra, Ebû Cehil’i yaralanmış bir halde yerde görünce kımıldayamayacak bir hâle getirinceye kadar ona kılıçla vurdu.”
Ebû Cehil son nefesini veriyordu ki İbni Mesud yetişip sakalından tuttu.
“Ey Ebû Cehil bu kanlar içinde, sefil bir hâlde gördüğüm sen mi-sin? Ey Allah’ın düşmanı! Allah nihayet seni hor ve hakir etti mi?”
“Ne diye hor ve hakir edecek, sizin öldürdüğünüz adamdan daha üstün bir kimse var mı? Onların benim gibi bir adamı öldürmelerinden benim için arlanacak ne var? Ey koyun çobanı! Allah seni hor ve hakir etsin! Sen, çıkılması pek sarp bir yere çıkmışsın! Sen kavminin ulusunu öldüren kölelerin, ilki değilsin! Fakat bugün senin beni öldürmen, doğrusu bana çok ağır ve çetin geldi. Ben, Hılfü’l-Fudül ve¬ya Mutayyibin’den bir adam tarafından öldürülmemi ne kadar arzu ederdim.” dedi. O hâlâ kibrinin esiri, kendisini öldürenin de asil biri olması derdindeydi.
Resûlullah, Ebû Cehil’in ölüsünün yanma kadar gitti. Onun üzerine dikildi.
“Hamd olsun O Allah’a ki seni zelil ve hakir kıldı, ey Allah’ın düşmanı! Bu, bu ümmetin Firavun’u idi” dedi.
İşte Yasir ailesinin akıbeti bu şerli adamın ellerine terk edilmişti. O da işini kimseye muhtaç olmayacak biçimde yapıyordu. Bir gün boyunca onlara işkence ediyor, sonra da ölgün ve bitkin hâle gelen Ya¬sir ailesini kendi hâllerine bırakıyordu. Sonra yine Lat ve Uzza’ya taptırmak için yapılan işkenceler gaddarca sürüp gidiyordu... Ama asla onları imanlanndan geri döndüremediler.
Bir gün İki Cihan Güneşi Efendimiz bu kahraman aileye işkence yapılan yere gitti. Uzaktan Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in geldiğini görünce acılannı unutarak ona doğru bakmaya başladılar. Sanki onu karşılamak istercesine gözlerini ondan ayırmadılar. Yapılan işkencelere aldırış etmeden onu görmenin sevinciyle ferahladılar. Yanlanna yakınlaşınca Rahmet Peygamberi Efendimiz onlann dirençlerini artıracak, imanlarını koruma konusunda sabır ve tahammül gü¬cü verecek, çektikleri eza ve cefalara karşı teselli ve teskine vesile olacak şu müjdeyi verdi:
“Sabredin ey Yasir ailesi, sabredin ve sevinin ki mükâfatınız cennet olacaktır!”
Allah Resûlü, çektikleri işkencelerin son bulacağını ve daimi sa-adetin cennet yurdu olduğunu söylemişti. Fakat acılı insanlarda tahammül gücü zayıflamıştı, Yasir büyük bir teslimiyet içerisinde “Ya Resûlullah! Vakit hep böyle mi geçecek?” diye sordu.
Şefkat Peygamberi Efendimiz’in de yüreği sızlamaktaydı. Onlara yapılan işkenceyi gördükçe daha büyük bir azaba ve üzüntüye düşü¬yordu. Mü’minlerin çektiği eziyetler onda çok büyük ızdıraplara sebep oluyordu. Elleri daima duadaydı. Bütün müslümanlar için dilinden dökülen dualarda bugün Yasir ailesinin adı vardı: “Allah’ım Yasir ailesine rahmet ve mağfiretini ihsan et!”
Aradan birkaç gün geçmişti. İşkenceler devam ediyordu. Yasir yaşlı idi. Yapılan eza ve cefalara dayanamadı ve işkenceler altında ruhunu teslim etti. Allah ve Resûlü yolunda, iman mücadelesinde erkeklerden ilk şehit olma bahtiyarlığına erişti. Ebedi hakikat yoluna ilk can feda edildi. Ardından akın akın gelecek şehitler ordusunun ilk neferi şaha¬det şerbetini içti. Yasir, hanımı ve oğullan önünde işkence göre göre can vermişti ama zulüm devam ediyordu. Gözleri kan çanağına dönmüş, sı¬caktan ve işkence sırasında harcadıklan güç yüzünden, çokça da hırs¬tan ve öfkeden ter içinde kalmış müşrikler, Ammar ve annesi Sümeyye’yi dövmeye ve onlara eziyet etmeye devam ediyorlardı.
Ebû Cehil, “Kahrolası Yasir, vaktinden evvel öldü.” diye söyleniyor, bir yandan da elindeki kırbacı sallıyordu. “Ey Sümeyye, sen de yakında Yasir’in yanma gideceksin. Ama seni yollamadan önce istediğim şeyleri söyleyeceksin. Muhammed yakışıklı bir adam. Zaten Mekke’nin kadınlarına onun için “öl” deseler canlannı esirgemezler. Sen de yalnızca Muhammed’in cemaline âşık olduğun için iman ettin değil mi?”
“Seni sefil kâfir! Yaptıklann yetmedi şimdi de hakaret ederek beni yolumdan çevirmeye çalışıyorsun. Lanet senin başına yağsın, ettiğin işkencelerin binlerce kat fazlasını Allah sana döndürsün. Ferahlık senden uzak olsun, belalar kapından ayrılmasın. Bilmiyorsun ki sen müslümanları kendine düşman ettin. Bugün sağ kalacaksın belki ama yarın veya öbür gün senin de o hakir başını gövdenden ayıracaklar. Biz senin zulmünden Allah’a sığmıyor ve kaçıyoruz, gideceğimiz yer onun merhamet kucağıdır. Ey Ebû Cehil! Allah’ın azabı seni yakaladığında ya sen kime sığınacak kimden medet umacaksın? Söyle de kurtul ey Ebû Cehil, Eşhedü enla ilâhe illallah ve eşhedü enne Mu- hammeden Resûllulah.”
Söylenenler o kadar şiddetli idi ki birden Ebû Cehil’in gözleri önüne kendi akıbeti geldi. Tahammül edilemez bu manzara karşısında cehaletin babası elindeki mızrağı Hz. Sümeyye’nin bağrına sapladı. Yasir’in oğlu Abdullah’ı ise yerden yere çaldılar.
Şahadet bir anlık mesafededir, bir “yürekli” can ister. Olduğu yerden sahibine yetişmesi bir nefescik kadardır. Ama sahibinde yüce bir iman, imanda sebat, büyük bir sabır ve tahammül, zalimin karşısında susmayacak kadar şecaat, her hâl ve durumda hakkı savunup haykıracak kadar kahramanlık arar! Bu yoldaşlar olmadan şehadet cana isabet etmez.
Mekke’nin ulularından olan Ebû Cehil’in asıl adı bu değildir. O Allah Resûlü tarafından bu isme layık bulunmuştur. Ebû Cehil, “cehaletin babası” demektir. Kur’an’m anlattığı mânada ‘cahil’ ise zihnen kör olandır. Böyle biri olaylara nüfuz edemez, eşyanın derinliklerini anlayamaz, daima yüzeyde kalır. Anlayışı sathidir ve buna göre hare¬ket etmek ister. Cehalet, insanın görünen olayların arkasındaki ilâh! iradeyi anlayamaması, Allah’ın âyetleri olan kâinattaki bütün varlıkla¬rı bu gözle görememesi ve bu konuda gösterdiği yetersizliktir. Aynı zamanda kendisini ve kendisinde var olan kıymetleri, sırlannı ve sınırlannı bilemeyen, bu sebeple insanlık sınırlan dışına çıkan kimse de Kur’an nazannda cahildir. Yüce Rabbimiz Hac sûresi 46. âyette “Hiç yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, bu sayede düşünen kalpleri ya¬hut (olanları) duyacak kulaklan olsun. Gerçek şu ki gözler kör olmaz, fakat (asıl) göğüslerde olan kalpler/basîretler kör olur.” buyurmakta¬dır. Bu şekil bir cehaletten Rabbimiz’in inayetine sığınır, aslî bilginin meftunları ve sahipleri olmayı dileriz.
Hz. Sümeyye; cariyeler arasında ilk iman eden, bedelini en önce ödeyen, İslâm’ın ilk hanım şehidi olma bahtiyarlığına eren cesur bir iman eridir. Mekke’nin fakirleri arasındaki bir cariyenin yüreğindeki büyük iman, onu bir anda İslâm’ın en büyük düşmanı karşısında kaya gibi sağlam kılmış, onun şiddetli taarruzlarından zerrece sarsılmamış, İslâm uğruna katlandığı fedakârlıklarıyla ün salmış, Allah ve Resûlü yoluna canını koymuş bir kahraman kadın haline getirmiştir. Hakiki bahtiyarlık bu olsa gerek...
Onlar, ilk veya ikinci veya sonuncu da olsa Allah ve Resûlü uğrun¬da canlarını feda etmiş büyük şehitlerdir. Hiçbiri inandığı şeyden vaz¬geçmemiş, geri adım atmamış, bir süreliğine de olsa vazgeçer gibi görünmemiş, sineye çekmemiş, kimsenin dümen suyuna gitmemiş; dik başlı, onurlu, şerefli, iradeli, dirayetli, sabırlı, tahammüllü, ideal ve fikir sahibi, yürekli ve mert insanlar olmuşlardır. Hz. Sümeyye kendi ‘köle’ hâline bakmadan İslâm’ın ‘büyük’ davasına unutulmaz bir hizmette ve katkıda bulunmuştur. O, kendisinde aşağılık kompleksi olmayan bir kadındı. “Benim naçiz vücudumun, Ebû Bekir’in, Ömer’in, Ali’nin ve daha büyük büyük sahabelerin yanında ne cürmü olabilir” demeden yaşadı ve şehit oldu. İslâm onun şehadetiyle ‘büyük’ mesafeler kazanmadı ama biz hissiyatımızda ona büyük bir yer ayırarak ‘büyük’ seferlere cesaret bulabiliriz. İslâm başlangıçta garip değildi, bilakis başlangıçtaki neferlerini kaybettiğinden beri garip duruma düştü.
Babası, kardeşi ve annesi gözleri önünde öldürülen Ammar’ı ha-yatta tutan tek kuvvet imanıydı. O da işkencelerden nasibini almıştı. Bir zırh giydirilerek dehşetli güneşin altında tutulan Ammar’ı, sıcaktan kor ateşteki demir gibi yanan zırh, kavuruyor ve kemiklerinin içindeki iliği bile eritiyordu... Dininden dönmesi için ne söylediğini bilemeyecek derecede eziyete maruz kalıyordu.
Bedeni hâlsiz yere yığılmıştı ama “Öldü!” diyerek çekip gittiler. Bu büyük İslâm kahramanı saatler sonra kendine geldiğinde bütün kuv¬vetini toplayarak binbir zorlukla Resûlullah’m huzuruna çıktı. Vücudundaki yaralar o hâldeydi ki izleri hiçbir zaman kaybolmadı.
“Ya Resûlullah! Azabın her çeşidini tattık.” dedi ve ağlamaya başladı.
Sevgili Peygamberimiz sabnn zirvesindeki bu çileli insanın müba¬rek gözyaşlarını mübarek elleri ile silerek gönlünü aldıktan sonra dua buyurdular:
“Allah’ım! Sen de Ammar sülalesinden hiç kimseye cehennem azabını tattırma.”
Hz. Ammar b. Yasir, Mekke’de bulunduğu süre boyunca defalarca işkenceye uğradı. Peygamber Efendimiz’in Medine’ye hicreti ile işken¬ce dönemi bitmiş kahramanlık dönemi başlamıştı. Bütün muharebelere katılmış, hepsinde üstün kahramanlıklar göstermiştir. Hz. Ömer zamanında Küfe valiliği yapmış Hz. Ali’nin hilâfeti döneminde de onun yanı başında yer almıştır. Zühd ve takvada ileri olan Ammar b. Yasir radıyallâhu anh, mütevazı bir ömür sürmüş, ashâbm sevgisini ve Allah’ın takdirini kazanmıştı.
Efendimiz, “Ammar hangi meselede muhayyer bırakılmışsa mutlaka en doğrusunu seçmiştir.” buyurarak onun mümeyyiz vasfına işaret buyurmuştur.
Kur’ân-ı Kerîm’de ve Peygamber Efendimiz’in mübarek hadislerinde şehadet ile ilgili pek çok müjde verilmiştir. Birinde şöyle buyrulur:
“Cennet ehlinden olup da dünyaya dönmeyi arzu eden hiç kimse yoktur. Şehit müstesna. Zira şehit, Allah’ın kendisine verdiği ikramı gördüğünden dolayı dünyaya dönmeyi arzu eder, Allah yolunda on defa ölmek isterim.’ der.”
Canını bu uğurda feda eden kimselerin makamı cennetin en güzel yerlerindedir. Bütün mü’minler onların sahip olduğu, kolay kolay ele geçmeyen ancak fedakârlıkların en büyüğü ile Allah’ın muhabbetine mukabele edebileceklere verilen nimetlere gıpta ile bakarlar.
Selam olsun, Allah yolunda canından geçip Allah’ın yakınlığını ar¬zu edenlere. Selam olsun bilmediğimiz bir yerlerde diri olup gönüllerde ebediyen yaşayacaklara...
 
Etiketler:
Geri Bildirim!