"(Resûlüm!) De ki: “Ben sadece Rabbime yalvarırım ve hiç kimseyi O’na ortak koşmam. 72/20”"
Hz. Esma Binti Ebû Bekir
Zulme Kalkan El Hz. Esma Binti Ebû Bekir   
Her muamma, karşısında kendisini fehmedecek bir muhatap bulursa sırrını ifşa eder. Her istidadın kavrayamayacağı herhangi bir mâna, daha ileri bir kavrayış ve istidadın karşısında rahat ve fasih konuşucu hâline gelir. Mâna derinleştikçe bilicileri azalır. Mânalar büyüdükçe onları anlayanların sayısı azalır. Her muamma kendisini şerh edene aşikâr iken her şerh edici de kendi derecesine göre bir niha- i açıklamaya kavuşur.
“Doğrusu biz emaneti (aklı, emir ve yasakları) göklere, yere ve dağlara arz (ve teklif) ettik de (onlar) bunu yüklenmekten kaçındılar ve on(un getireceği sorumluluk)dan korktular da onu insan yüklendi. (Eğer bunun gereğini yapmaktan kaçınırsa) cidden o çok zalim, çok cahil (demek)dir.”
Ahzâb sûresi 72. âyette geçen ‘emanet’ kelimesi de muhatabı olan insanlann farklı izahlarına sebep olmuştur. Bazısı ona iman derken, bir kısmı imanı da içine alan aklı, biri geçici süreyle kendisine verilen eşyayı, bir diğeri malı mülkü, çoluğu-çocuğu, dünya hayatını, bazısı emir ve yasakları, bazısı insan olmayı, bazısı kendinden geçip Hakka vasıl olmayı, bazısı da hiçliğe bidayette vasıl olup Allahu Teâlâ’da hep olmayı altı harflik bu kelimeciğin içine sığdırmışlardır. Bu âyet-i kerîmede bahsi geçen muamma ‘emanet’tir. Onda gizli olan mâna birine ayan olurken diğerine perde perde açılır, bir diğeri ise bir ömürlük hayat saltanatında ondan habersiz yaşar. Hâsılı, maharetleri nispetince sırlara muttali olurlar. Aslında gizli ve bilinmeyen hiçbir şey yoktur, yalnız bilmeyen çok, mâna-yı mutlakı arayan sadıklar azdır.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ile açılan mâna sandığı en sadık bilicisine Hz. Ebû Bekir ile kavuşmuştur. Onun idrakinden Kur’ân-ı Kerîm’i, hadis-i şerifleri, iman hakikatlerini ve kulluğun sırnnı öğrenmek; kalbini kalbine bağlamış, asırlar geçse de eteğinden uzaklaşmamayı şiar edinmiş muhiplerine bahşedilecek bir yü¬ce ikram olsa gerektir.
Güzel huyu, merhameti, mütevazı kişiliği ve Kur’an ahlâkını yaşa¬mada gösterdiği titizliği gibi vasıfları ile ona sadece ‘sahabeler arasın¬da ön plana çıkan’ bir mü’min nazarı ile bakmak büyük noksanlık olur. O bütün ümmete örnek olmuş pek büyük bir şahsiyet, pek na¬dir bulunan bir dost, ilim ile donanmış nadir bir abid, ahlâk-ı haseneye bürünmüş yüksek bir edip, sıdk ile hemhâl olmuş emsalsiz bir şahikadır. İslâm tarihinde çok önemli izler bırakmış, her iman sahibinin gönlüne girmeyi başarmıştır. Her mü’min, Resûlullah’tan sonra en çok onu sevmeyi kendisine bir borç bilir hatta bu gayri ihtiyari bir sa¬dık muhabbet hâline gelir. Her müslüman ona ittiba etmeyi, ondan bir sözü nakletmeyi, bir işte onun taklitçisi olmayı şiar edinir.
Hz. Ebû Bekir Efendimiz, kendisinden sonra bıraktığı evlatları sayesinde de hayır dua ile anılmıştır. Onun en sevgili evladı Hz. Aişe va- lidemizdir ki Allahu Teâlâ onun başına gelmiş her bir vukuatta İslâm’ın bir hükmünü emir buyurmuştur. Cenâb-ı Hak, kendi Peygamberi’nin her an yoldaşı olmuş, sıkmtılannda hep yanında bulunmuş Ebû Bekir ailesini, yeni dinin hükümlerini inşa ederken vesile ve se¬bep olarak kullanarak onlara ayrı bir şeref bahşetmiş, onları değişik meziyetlerinin yanında bir de bu özellikleri ile ümmet nazarında unutulmaz bir hâle getirmiştir. Hakikaten, Hz. Ebû Bekir, Hz. Aişe ve Esma binti Ebû Bekir radıyallâhu anhümâ ve onlardan sonra gelen diğer fertleri ile bu aile, ne kadar bereketlidir. Kendisi başta olmak üzere iki kızı, oğulları ve onlardan doğan torunları ile bütün bir Muhammed ümmetine kılavuzluk etmiş Hz. Ebû Bekir ailesinin hayırlı fertlerinden Esma binti Ebû Bekir radıyallâhu anhâ, hayatına bakıp hayatımıza çeki düzen vereceğimiz seçkin şahsiyetlerden bir diğeri...
Esma binti Ebû Bekir, hicretten 20 yıl önce Mekke’de doğdu. Mü’minlerin annesi Hz. Aişe kendisinden on yaş küçük kardeşiydi. Annesi Kuteyle binti Abdüluzza’dır. İslâm’a ilk girenlerden olan Hz. Esma’nm adına ilk olarak Hicret hâdisesi sırasında rastlanılır.
Peygamber Efendimiz, Hz. Ebû Bekir’in evine her gün, ya akşam veya sabah vakitlerinde uğramak itiyadmdaydı. Ancak o gün öğle sıcağındaki beklenmedik ziyaret, ani bir karan müjdeliyordu. O sırada henüz bir genç kız olan Esma da evdeydi ve Resûlullah’m gelişini heyecanla babasına haber veriyordu:
“Babacığım Resûlullah’m geldiğini haber veriyorlar.”
Hz. Ebû Bekir kendisine bu şaşırtıcı haberi ulaştıran kızı Esma’ya, “Yanılmış olmayasın kızım. Bu saatte gelmek onun âdeti değildir. Hem güneş yakıcı hem de düşmanlar her an onu yakalamak için pusuda olduğu bir hâlde Allah Resûl’ü mü gelecek?”
“Babacığım, haberim doğrudur. Başına bir hâl gelmiş olsa gerek. Zira Allah Resûlü sıcağa aldırmadan dışarı çıkmış. Korunmak için başına bir sarık dolayarak buraya kadar teşrif etmişler.”
Hz.Ebû Bekir, bir yandan kızını sorguya çekiyor bir yandan da üstüne başına çeki düzen veriyordu. Oyalanmadan kapıya doğru seğirterek,
“Vallahi, Resûlullah bu saatte hiç gelmezdi. Bu gelişinde muhakkak bir iş var. Hemen kapıyı açın, bekletmeyin.”
Hz. Ebû Bekir yanında kızlan ile kapıya geldiğinde Allah Resûl’ü de henüz gelmiş bulunuyordu.
“Buyurun ey Allah’ın elçisi, evim varlığınızla şeref buldu.”
Ebû Bekir Efendimiz, çocukluk arkadaşını büyük bir saygı ve sevgiyle buyur etti. Peygamber Efendimiz’in yüzünden ve hâllerinden bir fevkaladelik olduğu hemen anlaşılıyordu. Hz. Ebû Bekir’in kendisine gösterdiği mindere oturduktan sonra “Ey Ebû Bekir seninle yanız konuşmam gerekiyor, yanında kim varsa dışan çıkar.” buyurdular.
“Ya Resûlullah onlar kızlarımdır, yabancın değildirler! Onlar sır saklamayı da bilirler ve canlannı benim gibi Allah yoluna adamışlar¬dır. Anam babam sana feda olsun, bu gelişinizden yeni bir şeyler olduğunu seziyorum. Bize getirdiğiniz kutlu haber nedir?”
Ebû Bekir Efendimiz telaş ve heyecan duygulan arasında tedirgindi. Ondaki heyecanı fark eden Efendimiz doğrudan konuya girdi. “Ey Ebû Bekir, Allahu Teâlâ bana Mekke’den çıkmaya ve Medine’ye hic¬ret etmeye müsaade verdi.” Emir şu âyetlerle geldi: “De ki: Yâ Rabbi! (Hicretle gireceğim yere) beni doğruluk (ve hoşnutluk) üzere dahil et. (Çıkacağım yerden de) beni doğruluk (ve hoşnutluk) çıkışıyla çıkar. Bana tarafından yardım edici bir kuvvet (iktidar) ver.” (îsrâ/17, 80) buyurdular.
Hz. Ebû Bekir’in heyecanı artmış, yüzü kızarmıştı. Sesi titreyerek, “Ya Resûlullah, bu işte size yoldaşlık var mı? Allah bu konuda bir vahiy indirdi mi?” diye sordu. Allah Resûlü, yoldaşının Hz. Ebû Bekir olacağını ve hemen yola çıkacaklarını haber verdi.
“O hâlde uygun görürseniz bize bir kılavuz bulalım. Medine yo-lunda bize pek çok tuzak kurarlar. Gizli geçitleri ve saklanılacak yer¬leri bilen bir kılavuz işimizi çok kolaylaştıracaktır. Müsaade buyurur¬sanız bu iş için birini biliyorum. Müşrik fakat güvenilir bir adam olan Abdullah b. Üreykıt, Ya Resûlullah.”
Hz. Peygamber İslâm’ın tebliğinin ilk zamanlarında kiminle ko- nuştuysa en azından bir tereddüt görmüş ancak Ebû Bekir, O’nu şek- siz ve tereddütsüz bir şekilde kabul etmiştir. Hatta Hz. Peygamber, “Bütün insanların imanı bir kefeye, Ebû Bekir’inki bir kefeye konsa, onun imanı ağır basardı.” diye latif bir benzetme de yapmıştır. Mü’min Ebû Bekir, hayatının sonuna kadar tüm varlığını İslâm’a ada¬mış, bütün hayırlı islerde en başta gelmiştir. Peygamberimiz’in Hicret yoldaşlığına da ondan başka kimse layık değildir.
Aldığı izin üzerine Hz. Ebû Bekir hemen yol hazırlığına başladı. Kılavuz olarak tespit ettikleri Abdullah b. Üreykıt’a da haber ulaştır-mak gerekiyordu. Abdullah b. Üreykıt’a yanma alacağı iki deveyi Mekke dışında yaymasını ve her zamanki gıdalanndan başka bir şekilde beslemesini emir buyurdu. Bu taktik Mekkeli müşriklerin kendilerini takip ettiklerinde yanılmalannı temin etmek kastıyla bulun¬muş bir çözümdü. Zira iz sürücüler hayvanlann dışkılanna bakarak, yedikleri yeme göre nerden geldiklerini, ne kadar yol aldıklarını, en son ne zaman sulandıklarını tespit edebiliyorlardı. Farklı bir yem ile beslenen develer takipçileri şaşırtabilirdi.
Hz. Ebû Bekir bununla birlikte bütün tedbirlere riayet etmiş, evin¬de bulunan bütün parasını da yanma almıştı. Durumu öğrenen ve henüz müslüman olmayan babası Ebû Kuhafe kuşkulanmaya başlamıştı. Oğlunun hareketlerini takip ediyor, yıllanmış tecrübeli gözleri ile her adımını dikkatle izliyor, kendince sonuçlara vanyordu. Bir yolcu¬luğa hazırlandığını anlıyordu anlamasına ama ne yöne gideceğini kestiremiyordu:
“Elinde avucunda ne varsa yanma alıyor. Nereye gittiğini de söylemiyor? Ticarete mi gidiyor? Şam’a mı Medine’ye mi? Geride kalanların ne ile geçineceklerini ise hiç hesaba katmıyor.” diyordu.
Esma onun bir kötülük yapmasından, babasının hazırlandığı büyük yolculuğu ifşa etmesinden endişeleniyordu. Ebû Kuhafe oğlunun nereye gittiğini bilmiyordu belki ama onun çok hızlı bir şekilde bü¬tün parasını yanma alarak hazırlandığı bu apansız yolculuktan şüpheleniyordu. Zira Mekkeliler bir yolculuğa çıkacakları zaman haftalar öncesinden hazırlıklara başlar, bütün tedariklerini temin eder, en önemlisi bunu kimseden saklamazlardı. Çünkü kabilenin geri kalanı yolcunun ailesine göz kulak olur onları hasımlann tasallutundan ko¬rurdu. Ebû Bekir, ailesini kimseye emanet etmemiş, kavminden kimseye haber vermemiş, babasına dahi tek kelam söylememişti.
Ebû Kuhafe’nin bu vesveselerini daha da önemlisi şüphelerini baş¬kalarına duyurma ihtimalini bertaraf etmek gerekiyordu. Esma, akıllı bir genç kızdı. Babasının kendilerini parasız bırakmadığını göstermek için, babasının para keselerine çakıl taşlan doldurmuş, bunları dedesine yaklaştırıp sallayarak:
“Bak dedeciğim, babam bütün parasını yanma almadı, bunları bize bıraktı. Bu parayla biz o dönünceye kadar rahat bir şekilde yaşarız.” dedi.
Ebû Kuhafe pek inanmasa da inanır gibi yaptı, içi az da olsa rahat¬lamıştı:
“Eh bunu size bıraktığına göre mesele yok. Bu artık bize yeter. Ben onun bize bir şey bırakmadığını sanmıştım.”
Zaten gözleri görmez olan Ebû Kuhafe bu aldatmacaya inandı ve oğlunu kendi hâline bıraktı.
Peygamber Efendimiz, hazırlıkların tamamlanmasının ardından bir perşembe günü geceleyin Hz. Ebû Bekir’in evine geldi. Onunla birlikte evin arkasındaki küçük kapıdan çıkarak Mekke’nin güneyba¬tısında bulunan Sevr dağına doğru yola çıktılar. Bu sırada müşrikler Peygamber Efendimiz’in kapısında bekliyor, onu öldürmek için fırsat kolluyorlardı. İçeri girdiklerinde yatağında uyuyan Hz. Ali’yi buldular. Anladılar ki Hz. Peygamber çoktan elden kaçıp gitmiş, belki de Mekke’yi bile terk etmiştir. Zira Onun ne zaman ve nereden çıktığını ne gören olmuştur ne de duyan. Ellerini çabuk tuttular, Ebû Cehil ko¬mutasında bir birliği peşlerine taktılar.
Ebû Cehil öfkelenmiş, öfkesi boyunu aşmıştı. Sağa sola saldırıyor, önüne tesadüfen çıkan köleleri kırbacıyla kaçmyor, kazara yoldan ge¬çen insanları neredeyse atma çiğnetiyordu. Onu görenler gözüne iliş¬memek için kapılann, duvarların gölgesine sığmıyordu.
“Nereye gittiğini bulacağım Ya Muhammed! Taşı kaldmp altına girsen seni yine bulacağım ve kavmimin intikamını senden alacağım...
Ey gençler! O kavminin arasında en çok Ebû Bekir’in fikrine güvenir. Ben sanıyorum ki bu kaçış işini birlikte yapmışlardır. Yürüyün! He¬men Ebû Bekir’in evine gidelim.”
Kalabalık grup tozu dumana katarak, arkalarına yeni kalabalıklar ekleyerek Hz. Ebû Bekir’in evinin önüne geldiler. Ebû Cehil yine ön¬deydi ve dinmeyen öfkesi ile seslendi:
“Ey Ebû Bekir ailesi! Ey Ebû Kuhafe! Açın şu kapıyı! Kapıda bek-lettikleriniz Mekke’nin uluları, Mekke’nin ileri gelenleridir. O kişiler ki onlar tannlardan başkasına boyun eğmezler. Açın kapılan! Siz aç¬mazsanız yanımdakilerle birlikte girip evinizi başınıza yıkanm.”
Hz. Esma kapıdaki bağrışlardan önce, yaklaşan uğultuyu duymuş¬tu. Aslında geceden beri her an gelebileceklerini hesap ederek bekli¬yordu. Tedirgindi ama korkmuyordu. Bu zorbaların eziyetleri çeşit¬lenmiş, Hz. Esma dâhil bütün müslümanlarda bu hâl artık alışkanlı¬ğa sebep olmuştu. Yapacakları hiçbir zulüm onları şaşırtmıyordu. Ce¬saretle dışarı çıktı:
“Bu gürültü de nedir? Ey Kavminin ululan sizi Mekke’nin en şeref¬lisinin evi önünde bağırtan nedir?”
Ebû Cehil karşılarına dikilen genç kızı bir an evvel başından sav-mak için:
“Ey Ebû Bekir’in kızı! Buraya ne için geldiğimizi biliyorsun! Biz, Muhammed’i ve onun en yakını olan babanı arıyoruz. Muhammed’i bırak, babanın nerde olduğunu söyle bize! Biz onunla konuşmak isti¬yoruz.”
Esma akşamdan beri kafasında kurduğu cevapları sıralamaya başladı:
“Babam burada değil. Aynca ben onun nerede olduğunu da bilmiyorum.”
“Nasıl olur da ahalisi hane sahibinin nerede olduğunu bilmez! Öyle sanıyorum ki sen bildiğin şeyleri bizden saklıyorsun. Ey kadın, hiç korkun yok mu? Sen kiminle konuştuğunun farkında değil misin? Yemin ederim ki eğer nerede olduğunu söylemezsen evvela seni telef ederim.”
Esma ince zekâsını bir kez daha kullandı. Karşısında şiddetli çöl rüzgârlan gibi kabarmış öfkeleri ile duran bu azgın ve güçlü erkekleri biraz daha oyalamanın, mümkünse durdurmanın son çaresine başvurdu:
“Ey Mekke’nin ululan! Âciz bir kadının Mekke’nin en güçlü erkekleri karşısında susması veya yalan söylemesi düşünülemez. Ben bu ya¬landan önce bu cüretin başıma açacağı dertlerden sakınırım. Elbette, bilseydim söylerdim. Lâkin bilmiyorum. Sözüme itimat ediniz, bu konuda sizden daha bilgili değilim.”
Ebû Cehil’in sabn iyice tükenmişti. Kavminin en güçlüleri karşı-sında direnmeyeceğini söyleyen 17 yaşındaki bu genç kız o güçlü kuvvetli, bir vuruşta dağı deviren, üstüne üstlük yalın kılıç vaziyetteki bir tümen erkeğin karşısında, kılı kıpırdamadan, dili sürçmeden, eli titremeden büyük sırnnı gizliyordu işte, hem de gözlerinin içine baka baka! Ebû Cehil durumun farkındaydı. Bu hâl onu iyice öfkelen¬dirmişti, karşısındaki kızın cüssesine bakmadan Esma’nm başının iki katı büyüklüğündeki sillesini genç kızın yüzüne indirdi. Darbe şiddetliydi, Esma’nm dudağı patlamış, yüzü mosmor olmuş, çarpmanın tesiri ile kulağındaki küpelerden biri fırlayıp gitmişti ama dudakları sımsıkı kilitliydi. Ebû Cehil gibi şiddetli bir düşman için ne büyük bir yenilgi! Bir kadının ağzından laf almayı beceremeyen bir adam Allah’ın koruduğu bir Resûl’ün canını nasıl alacaktı ki! Boş bir ümitti bu, kendisi de biliyordu. Hakikati bile bile nefsinin esiri olmuştu.
Bir baba için ardında bıraktığı evlatlarına en az kendine güvendiği kadar güvenebilmesi, onları ne büyük bir maharetle yetiştirdiğinin işaretidir. Hz. Ebû Bekir evlatlanndan en başından beri bir şey sakla¬mamış, onlan kendisi ile bir tutmuş, üstelik kimsenin bilmediği o mağarada saklanırken onlan yardımcı tayin etmişti.
Babasıyla birlikte yol hazırlığına başlamış olan Esma; yolcular için bir koyunu pişirmiş, deriden bir torbaya koyarak bir kırba su ile birlikte mağaraya götürmüştü. Mağarada konaklanılan süre boyunca he¬men her gece mağaranın yolunu tutar, hem onların orada bulunduk- lan süre içindeki ihtiyaçlarını gidermek hem de yol erzağım tamam¬lamak üzere onlara yardımda bulunurdu. Tahmin edersiniz ki bu hayli tehlikeli bir durumdu. Babası aranan bir kimsenin zan altında olması kaçınılmazdır. Evlerinden çıkışlan, kimlerle görüştükleri, nerede zaman geçirdikleri hep takip ediliyor ve onlar göz hapsinde tu¬tuluyorlardı. Bunca tehlikeye rağmen Esma ve kardeşleri, Allahu Teâ-lâ’nm büyük yardımı ve yüreklerine verdiği cesaret sayesinde kimseden çekinmeden ama tedbiri de elden bırakmadan muhacirlere yar¬dımdan geri kalmıyorlardı.
Bu gidiş gelişler sırasında bir defa, nasıl olduysa kaplann ağızlan- nı bağlamak için ip bulamadı ve belindeki kuşağı çıkanp ikiye böldü. Bir parçasıyla azık torbasının, diğer parçasıyla da su tulumunun ağzını bağladı. Kendisine yapılan en küçük iyiliği bile karşılıksız bırakmayan Peygamber Efendimiz, bu dar zamanda pek büyük tehlikeleri göze alarak her gece mağaraya kadar 3 km yolu yürüyüp gelen Hz. Es- ma'mn davranışı karşısında ona “Allah celle celâlüh bu kuşağın karşılığında cennette sana iki kuşak versin.” diye iltifat etmiş, bunun üze¬rine Esma ‘iki kuşaklı’ lakabını almıştı. Bu lakap ile Hz. Esma, hicretin sembolü hâline gelmiştir.
Allah Resûlü ve Ebû Bekir, perşembe akşamı girdikleri mağarada pazartesi gününe kadar kalmışlardı. Bu süre içinde Hz. Ebû Bekir, oğlu Abdullah’ı da Mekke’de olan bitenden kendilerini haberdar etmekle vazifelendirmişti. Abdullah, anlayışlı ve becerikli bir delikanlıydı. Gündüzleri Mekkelilerle bulunuyor, karanlık basınca gizlice, onlann Peygamberimiz ve Hz. Ebû Bekir’le ilgili söylediklerini mağaraya gelip anlatıyordu. Bu sayede hareket gününe karar vermelerine yardımcı oluyordu.
Kutlu yolcuların bir yardımcısı daha vardı: Hz. Ebû Bekir’in iyiliklerini görmüş, bu haynn karşılığı olarak da kendisine tam bir sadakatle bağlanmış olan kölesi Amir b. Füheyre. Amir b. Füheyre, koyunlarım mağaranın yakınında otlatır, sütlerini mağara sakinlerine verirdi.
Resûlullah, Medine-yi Münevvere’ye hayli zor bir yolculuktan son¬ra vardı. Bir süre sonra Zeyd b. Harise ve kölesi Ebû Rafi’yi aile efradını getirtmek için görevlendirdi. Onlara iki deve ve ihtiyaçlarını tedarik etmek için 500 dirhem para verdiler. Hz. Ebû Bekir’in ailesi de bu iki sahabenin yardımı ile Medine’ye hicret etmiştir.
Uzun bir yolculuktan sonra vanlan Medine güzel olmasına güzeldi, emniyetliydi de ama havası... Medine’nin havası Mekke’nin havasından çok farklıydı. Şehre gelenler önce rahatlıyor sonra bu rahatlı¬ğın bedelini hastalıkları ile ödüyorlardı. Muhacirlerin birçoğu hastalanmıştı. Hz. Ebû Bekir ve kızları da hava değişiminden kaynaklanan hastalıktan kendilerini kurtaramadı. Neyse ki alışma devresi de geçti. Asıl rahatlık ve huzur bundan sonra başlayabildi.
Hz. Esma binti Ebû Bekir, Peygamberimiz’in halası Hz. Safiye’nin oğlu Zübeyr b. Avvam ile evlidir. Bu mübarek insanlann evlilik tarihi kesin olarak bilmemese de onlar hicretin ilk yılında evlenmiş olmalıdırlar. Zira Zübeyr b. Avvam ile annesi Habeşistan’a hicret etmiş, ancak Medine’ye hicretin ardından Peygamberimiz’in yanma gelmişlerdir.
Mekkeli müslümanlann Medine’ ye hicretinin ardından iki yıl geç¬mişti. Bu süre boyunca müslümanlar arasında kimse çocuk sahibi ola¬mamış, âdeta yeni bir hayatın başlangıcı sayılan bir doğum gerçekleşmemişti. Medine kozmopolit bir yapıya sahipti ve bu yapı içerisinde yahudilerin sayısı hayli kabanktı. Bu yeni gelenleri kabullenememiş ve son peygamberin Araplar içinde zuhurunu içlerine sindirememiş ol- duklanndan bu fırsatı kaçırmadılar. Yahudiler ve onlann yardakçısı münafıklar, müslümanlann morallerini bozmak için, “Biz müslümanlara sihir yaptık, onlann çocuklan olmaz.” diye dedikodu yayıyorlar, büyük maddi sıkıntı ve külfet içinde olan müslümanlann mâneviyatım da yıkmaya çalışıyorlardı. Bu onlann ilk oyunu değildi. Bundan önce de fitne çıkarmışlardı bundan sonra da hep aynı hâl üzere olacaklardı.
Allah Resûlü’nün en yakın dostunun kızı, Peygamber Efendimiz’in baldızı Esma binti Ebû Bekir bu dedikoduları boşa çıkaracaktı. Hz. Esma, Mekkeli müslüman olarak hicri ikinci yılda ilk çocuğu Hz. Ab¬dullah’ı dünyaya getirince bu olay bütün Medineli müslümanlar arasında ferahlatıcı bir sevinç rüzgârı meydana getirdi. Hz. Esma ve Zübeyr b. Avvam’m Abdullah, Urve, Munzîr, Asım ve Muhacir adlarında beş erkek; Haticetü’l-Kübra, Ümmü’l-Hasen ve Aişe adlannda üç kız çocukları dünyaya gelmişti. Böylece kendi hayırlı ömürlerine be¬reketli ömürler eklediler.
Mübarek anne Esma binti Ebû Bekir’in en belirgin özelliği son de¬rece cömert olmasıydı. Gerçi ilk müslümanlann ortak özelliği cömertlikti. Onlar mal cömertliğini, ten ve can cömertliğine ziynet saymışlar, Allah yolunda nice gayret sarf edip canlar vermişlerdir. Büyük ve mübarek oğul Abdullah b. Zübeyr onun ümmete en büyük ihsanıdır. Ab¬dullah b. Zübeyr anlatır:
“Annem Esma ile teyzem Aişe kadar cömert bir insan görmedim, teyzem eline geçen şeyleri biriktirip belli bir miktara ulaştıktan sonra dağıtırdı. Annem ise eline geçeni ertesi güne bırakmadan hemen dağıtırdı. Bir gün evde muhtemelen vereceği bir sadakayı sayıp hesaplarken Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ziyaretine gelmiş, onun bu durumunu görünce, ‘Sayma, sonra Allah da sana sayarak verir.’ buyurmuşlardır. Annem bundan sonra eline geçenin miktarına bakmadan, azlığına veya çokluğuna itibar etmeden dağıtmaya başlamıştır.”
Bir kısım tarihçiler onların bu özelliğinden yola çıkarak pek fazla mala sahip olmadıklannı ileri sürerler. Dolayısıyla az miktarda bağış ve infakta bulundukları sonucuna ulaşırlar. Ticaret erbabı olan Hz. Zübeyr b. Avvam’m bu kabiliyetinin eseri olarak Habeşistan’da ve Medine’de pek çok malı olduğunu söyleyenler de vardır. Peygamber Efendimiz’in casusluk yapması için görevlendirdiği ilk kişi olması hasebiyle ashâb arasında özel bir yeri olan Zübeyr b. Avvam, Peygambe- rimiz’in, “Her peygamberin bir havarisi vardır, benimki de Zü beyr’dir.” iltifatına mazhar olmuştur. Cennetle müjdelenmiş on kişi arasında da bulunan hazretin, mal varlığının tamamını Allah ve Resû¬lü yolunda harcadığı, bu uğurda hiçbir fedakârlıktan kaçınmadığı, tahmin edilmesi güç bir sonuç değildir. Medine şehir devleti, mal var¬lığına sahip müslümanlann büyük ekonomik desteği ile güçlenmiştir. Medineli zengin müslümanlann katkısının yanında, pazara giderek hemen daha ilk günlerde ticaret yaparak servet sahibi olmuş müslümanlar da vardır. Onların bu gayreti para pul sahibi olup rahata er-mekten ziyade, Peygamber Efendimiz’e ve ümmete bedenî hizmetin yanında maddi fayda da temin etmek çabasıdır.
Ashabın en cömertlerinden biri olan Hz. Ebû Bekir’in cömert evlatlarından biri olan Hz. Esma’nm da eşini sonuna kadar destekledi¬ğini kaydetmekte fayda vardır. Ellerinde olan bütün imkânları müslü- manlann zaferi için kullanan, bu hizmeti ifâ edebilmek için özel çabalar gösteren Hz. Esma, din kardeşlerinin refahını kendi rahatına tercih etmiş, zaman zaman onun darda kaldığı olmuştur. Eline gelen he¬men her şeyi hiç saklamadan hemen dağıtma temayülüne sahip olan Hz. Esma, birikimini gelecek endişesi, mal mülk sahibi olabilmek ta¬sası veya çoluk çocuğunun akıbetini garantiye almak, yaşlılığında hu¬zur içinde yaşamak için değil, müslümanlann bir eksiğini daha gide¬rebilmek için harcardı. Aslına bakarsanız onlar yaşlanmayı bile bekle-miyorlardı. Onlara göre ölümün en güzeli genç yaşta, bir düşmanın kılıç darbesi ile gelen ölümdü. Çok yaşamayacaklarını hesap ederek yahut çok yaşasalar da zaten geçici bir süre kalacaklan dünyada çok şeye ihtiyaçlan olmayacaklarını tahmin ederek bir çorba hatta bir hur¬ma, bir hırka ile ömür geçiriyorlardı. Ashâbm tamamı böyleydi. On¬lar için dünya hayatı, bir çırpıda geçecek mahdut bir zaman dilimi idi. Bu sebeple zaten elden çıkacak bir varlığı temin için canı yormanın bir âlemi yoktu. İnsan yorulacak ve ter dökecekse bu ancak Allah için, Allah Resûlü için, din için, âhiret için olmalıydı.
Hz. Esma akşamları çoğunlukla yardımcısını çağmr:
“Söyle bakalım bugün elimize ne geçti?” diye sorar, hizmetkârı: “Efendim bugün dünkünden biraz daha az bir gelir elde etmişiz. Ancak şu yakın evdeki ihtiyaç sahiplerine yetecek kadar.” derdi.
Hz. Esma da:
“Öyle mi? O hâlde elimizdekini ikiye böl de onların yanındaki ai¬leye de bir şeyler verelim. Yoksa komşuları birbirlerine düşman ede¬riz. Hem her ikisi de kendilerine verilecek küçücük bir hurma tanesine bile muhtaçlar. Belki bu şekilde az da olsa iki ailenin derdine merhem oluruz.” derdi.
Hem vermeyi hem de verdiği insanlan ıslah etmeyi gözeten Hz. Esma, aslında cömertliği ile müslümanlar arasında uyum ve huzuru da temine çalışıyordu. Yoksa hedefi sadece elindekileri hayır için sarf edip kendi yaranna sevap devşirmek değildi. O, yaptığı yardımlar ile birkaç faydayı gözetiyor, yardımlaşmanın toplumsal önemini göz ardı etmiyordu.
Yardımcısı da hanımıyla aynı fikirdeydi. Allah bir kuluna hayır murat ettiğinde; ona eksiklerini hatırlatacak, hayırlı işlerinde destek olacak, onu hatalardan koruyacak vezirler ihsan eder. Hayatını Al-lah’ın nzasmı gözeterek sürdüren Hz. Esma’nm, yardımcısı da âdeta efendisi yanında velilik makamına erişen Zeyd b. Harise emsaliydi. Dedi ki:
“Peki, efendim. Yarın daha çok çalışır, kardeşlerimizin ihtiyaçlarını gidermek hususunda daha cömert olabilmemiz için elimizden ge¬leni yapanz.”
Mübarek kadının mübarek hizmetçisinin adı Fehime idi. Anlaşılan tıpkı adı gibi anlayışı yüksek, hikmetli bir hatun idi. Zira hikmet; neyi, ne zaman ve nerede yapacağını bilmekle olur.
“Elbette, sevgili Fehime. İlk işimiz bahçelere gidip ekini sulamak olsun. Birkaç çapa işi de vardı. Sen bahçenin bir ucundan başlarsın ben diğer ucundan başlanm, bir çırpıda bitiririz inşallah. Efendin Zübeyr b. Avvam da sefer dönüşü getirdiği ganimetlerle ticaret yapar, kazancımız da daha çok olur inşallah.”
Bütün insanlar gibi onlar da çalıştılar, ekin ektiler, çapa yaptılar, ekini kaldırdılar, ticarete gidip bol kazanç elde ettiler. Bu açıdan ba-kılınca onlarla aramızda pek de fark görünmüyor aslında. Ancak bir tek fark ile birbirimizden aynlıyoruz: Onlar Allah rızası için kazanıp yine O’ndan medet umarak müslümanlarm selametine çalıştılar, ka- zançlannm neredeyse tamamını bu yolda harcadılar. Müslümanlara hizmete adadıkları ömür ve emeklerinden ancak arta kalanını kendi¬lerine bıraktılar. Ne zamanlarına ne emeklerine ne de kazançlanna hırs ile tamah ettiler. Verdiler de verdiler.
Hz. Esma’nm cömert eşi Hz. Zübeyr b. Avvam, Hz. Ali’nin halifelik yıllarına kadar kahramanlıklarla dolu bir ömür sürdü. Şehit olduğunda 67 yaşındaydı. Bu vakitten sonra hayatının ilk önemli cömert¬liğinde bulunan Hz. Esma şehit eşi olarak bilinecekti. Ondan sonra hiç evlenmedi. Zaten yaşı da hayli ilerlemişti. Allah rızası için hayatı¬nı vermek cömertliğin en üst seviyesidir. Ama Allah rızası için eşini şehit vermek çok daha büyük bir fedakârlıktır. “Ya şehit ol, ya gazi.” cümlesi bugün konuşmalanmızı süslese de onu hakkel-yakin yaşayana şahit olmadığımız için dile kolay bir sözdür. İslâm’ın ilk yıllarındaki müslümanlara, Ashâb-ı Güzin’e benzemeye pek çok özendiğimiz zamanlarda onlann bu fedakârlığı gösterdikleri sıkça hatırlanmalı. Ashâbm hanımları arasında birkaç eşini, birkaç evladını şehit vermek, hayatın mutadı arasındaydı. Onlar iman ve teslimiyetle olduğu kadar acının keskin kılıcı ile de terbiye olmuşlardı ki kılıç yarasından hâsıl olan iz asla kaybolmaz. Hz. Esma’nm ailesi de şehitler bahçesiydi. Önce eşi sonra da oğullan...
Çocuklar bir aileye verilmiş büyük emanetlerdir. Onlar kimi zaman ideallerimizin, hedeflerimizin, arzu ve isteklerimizin hayat bul¬duğu kişilerdir. Bu sebeple bir ömür harcayıp elde ettiğimiz ürün di¬yebileceğimiz çocuklar; hem hayatımız hem ailevî hâlimiz hem ideal¬lerimiz bakımından bize çok şey söyler. Hz. Esma ve Zübeyr b. Avvam ailesinin çocuklarına bir bakalım: Hz. Esma şehit ve alim evlatlar yetiştirmiştir. Hz. Urve b. Zübeyr Medine’de zuhur eden yedi fakihten biridir. Teyzesi Hz. Aişe’den çok hadis rivayet etmiş, ümmetin büyük alimleri de ondan hadis almıştır. Zühd ve takvası ile meşhurdur. Hafızasının kuvveti son derecede idi. Bu özelliği ile annesi, teyzesi, dedesi ve babasının vasıl oldukları yüksek derecelere yaklaşmış büyük bir alimdi.
Dünyayı teşrifi ile bütün müslümanlann bayram ettiği, Medine’de muhacirlerden doğan ilk çocuk olan Abdullah b. Zübeyr’in hikâyesi ise daha uzun, daha şedit ve daha ızdırap vericidir. Bir anne için katlanılması imkânsız olaylara Esma binti Ebû Bekir, bu sevgili oğlunun hayatı sırasında karşılaşacak ve uzun ömürlü insanların yaşadıkları acıları derinden tadacaktı.
Abdullah b. Zübeyr yedi yaşında iken babası tarafından Peygamberimiz’e getirildiğinde, O’na biat etme şerefine kavuştu. Böylece sahabeden olma şerefine nail oldu. Genç yaşlarından itibaren gündüzleri oruç tutar, gecelerini de namaz kılarak geçirirdi. Çok namaz kılması sebebiyle müslümanlar onunla şakalaşır:
“Şu çocuğun hâline bakın. Bu zayıf bedende bu kadar gücü nereden buluyor? Duydum ki birkaç gün yemek yemeden oruç tutuyormuş.” “Ne zaman gelsem onu mescidde buluyorum. Bu hâliyle Abdullah, mescidin avlusunu hiç terk etmeyen güvercinlere benziyor. Ona ‘Mes- cid güvercini’ denilse çok yakışacak!”
Mescid güvercini, Hz. Ebû Bekir devrinden sonra yavaş yavaş ço-cukluk hayatından çıkarak, Hz. Ömer zamanında kendini gösterme¬ye başladı. 636 senesinde on iki yaşlarında iken, babası ile Yermük Savaşı’na gitti. Yine dört sene sonra, babası ile birlikte Amr b. Âs’m kumandanlığında Mısır’ın fethine katıldı. Abdullah b. Zübeyr, hicre¬tin 30. senesinde yani 28 yaşında iken Saîd b. Âs kumandasındaki ordu ile Horasan seferinde de bulundu. Aynı sene Hz. Osman tarafın¬dan Kur’ân-ı Kerîm’in nüshasının çoğaltılması için toplanan İlmî heyete davet edildi. O mertebe ilim ehli idi. Hz. Osman şehit edilmeden önce, bütün gücüyle fitnecilerle mücadele etti. Cemel vakasında babası ile beraber bulundu.
Babası Zübeyr b. Avvam tarafından ‘İnsanlann Ebû Bekr Sıddık’a en çok benzeyeni’ olarak tarif edilen Hz. Abdullah, ilim ve irfan ko¬nusunda da dedesinin bir benzeriydi. Hadis ve fıkıh alimleri arasında Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Amr b. Âs ile birlikte adı geçmektedir. Bu dört Abdullah’a Abâdile-i erbea’ unvanı verilmiştir. Bu dört zat, bir meselede ittifak edince Abâdile’nin kavli’ denir ve buna büyük itibar gösterilirdi.
Ashâb-ı kirâmm fıkıh, tefsir ve hadis alimlerinden biri olan Abdullah b. Zübeyr hazretleri, Resûlullah Efendimiz’den bizzat işiterek ha- dis-i şerîf rivayet ettiği gibi, babasından, Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman’dan, teyzesi Hz. Aişe’den, Hz. Ali gibi ashâb-ı kirâmm ileri gelenlerinden de hadis-i şerîf rivayet etmiştir.
Onun bildirdiği otuz üç hadis-i şerifin tamamı Ahmed b. Han- bel’in Müsned adlı kitabında yer almıştır. İslâmiyet’te ilk olarak, bir yüzünde Allah, vefakâr ve adaletli olmayı emretti’ diğer yüzünde ‘Mu- hammedü’r-Resûlullah’ yazılı yuvarlak gümüş parayı Mekke-i Müker- reme’de bastıran odur. Mekke’ye ve Kâbe-i Müşerrefe’ye büyük hiz¬metleri geçmiştir.
Abdullah b. Zübeyr, zor ile halifeliği elde etmeye uğraşan Yezid b. Muâviye’ye biat etmeyip Hz. Hüseyin ile birlikte Mekke’ye gelmişti. Bu arada Yezid ‘in orduları Mekke’ye hücum ettiler. Abdullah b. Zü- beyr’in komutasındaki ordu bu muharebede galip çıktı. Ordu kuman¬danlarının çoğunu esir aldı. Hz. Hüseyin’e, Kûfe’ye gitmesini tavsiye etti fakat Hz. Hüseyin’in Kerbelâ’da şehit olduğunu işitince Yezid’in adamlannı Hicaz’dan çıkararak hilâfetini ilan etti. Mekke, Medine ve Hicaz halkı kendisine biat etti. Hz. Abdullah dokuz yıl Mekke’de ha¬lifelik makamında bulundu.
Bu sırada Şam’da, halifeliği döneminde büyük yararlılıklar göster¬miş olan, ashâbm büyüklerinden Abdullah b. Zübeyr’i şehit etmek gi¬bi büyük bir vebale bulaşmış bulunan Abdülmelik b. Mervan halife¬liğini ilan etti. Tabiatıyla bu gayr-i meşru halifelik iddiasını kabul et¬meyen Abdullah b. Zübeyr’in üzerine tarihin en şedit ve zalim komu¬tanı Haccac b. Yusuf es-Sakafi’yi Mekke üzerine gönderdi. Haccac-ı zalim Kâbe’yi taşa tutma cüretinde bulunarak birçok müslümanm şe¬hit olmasına sebep oldu.
O günler İslâm tarihinin en acıklı, en kanlı günlerinden sayılır. Böyle bir musibet daha önce görülmüş değildir. Şehir uzun süre muhasara altında tutuldu. Müslümanlar Allah’ın Haremi’nde büyük sıkıntılar ve yokluk çektiler. Abdullah b. Zübeyr, çevresindekilerle istişareler yapıyor, müslümanlan bu feci durumdan ve akıbetten kurtarmak için çare¬ler anyordu. Muhasara eden müslüman, edilen de müslümanlardı. Bu nasıl bir fecaatti ki katil ve maktul kardeşlerden ibaretti. Abdullah b. Zübeyr’in istişare ettiği kişiler arasında annesi de vardı:
“Ey benim ihtiyarlığın kapısını uzun süredir çalmakta olan anneciğim! Şu başımıza gelen hâlleri görüyor musun? Allah’ın evi yine onun kullan tarafından taşa tutuluyor. Bu nasıl bir hâldir ki vuruşanlann hep¬si müslümanlardan. Hem Kâbe’yi savunacağım diye mücadele ediyoruz hem de kardeşlerimizin şehadeti ile kahroluyoruz. Halk beni terk etti, hatta kendi oğlum bile. Beraberimde ancak az bir topluluk kaldı ki onlann da sebatlan bir saatten fazla olamaz. Bana bir akıl da sen ver, ey benim görüp geçirmiş, çok yaşayıp çok şey bilen anneciğim.”
“Ey oğul, sen kendini daha iyi bilirsin. Hak üzerinde olduğun ve halkı Hakk’a çağırdığın fikri üzere emin isen sebat et. Şüphe yok ki ashâb ve arkadaşların hep hak üzere öldüler. Eğer muradın sadece dünya ise ne fena bir kul imişsin sen ki beraberinde bulunanlan da helake sürükledin. Eğer dersen ki: ‘ben hak üzere idim fakat ashâbıma zayıflık ve fütur gelmekle ben de zebûn oldum.’ bu da hür olanların işi değildir. Dünyada daha ne kadar müddet baki kalacaksın, ölüm daha evladır. Savaş çetindir görürüm. Ölenlerin ve kalanlann kim olduklannı gayet iyi bilirim. Lâkin burası Allah’ın evi, Resûlü’nün kıblegâhıdır. Buraya asker sürmek reva değildir. Müslümanlar birbirini kıracaksa bunun yeri Kâbe’nin etrafı değildir. Bu durumda Kabe’nin koruyucusu olarak sana savaşmak düşer. Çünkü sen halkın it¬tifakı ile halife seçildin. Allah’ın evini muhafaza etmek de senin görevindir. Savaşa devam et, ya şehit olursun ya da zafer kazanırsın. Ben de acın olursa sabreder, zaferin olursa sevinirim... Evladım, şerefinle yaşa, izzetinle öl; fakat kesinlikle esir düşme!”
“Anne, korkarım ki Şamlılar bana işkence ederler ve beni asarlar.” “Oğulcağızım; kesilmiş koyuna, derisinin yüzülmesi elem vermez. Sen Cenâb-ı Hak’tan yardım isteyip azminde ısrar eyle.”
“Ey anne benim de görüşüm budur. Ben kendimi bildim bileli dünyaya meyletmiş ve o fani dünyada hayatı arzulamamışımdır. Ben ancak senin görüşünü anlamak istemişimdir. Sen de beni takviye eyledin. Ben, bugün öleceğim, sakın üzülmeyesin. Senin oğlun bugüne kadar kötü bir iş yapmadı, fısk ve fücura düşmedi. Hakk’m emrini in¬fazda adaletten ayrılmadı, eman dileyene gadr ve hıyanet eylemedi ve kasti olarak ne bir müslümana ne de bir gayr-i müslime zulmetti. Me¬murlarımdan birinin zulmünü işitip razı olduğum vaki değildir. Benim için Mevlâ’nın nzasmdan daha evlâ bir şey yoktur. Ya Rab, bunu nefsimi temize çıkarmak için söylemiyorum. Valideme taziye olarak söylüyorum. Ta ki müteselli ola, benim için üzülmeye.”
“Ey oğul, umarım ki hakkında olacak sabnm sabr-ı cemil ola. Eğer benden evvel gidersen seni Allah katında ecir, sevap ve âhiret azığı edinirim. Eğer muzaffer olursan senin zaferinle mesrur olurum. Çık ki göreyim işin ne şekil kazanacak.”
“Anne, Hak Teâlâ sana benim yerime hayır ihsan etsin. Benim için duayı terk eyleme.”
“Ya Rab, uzun gecelerdeki o uzun kıyama, o yalvarma yakarma ve figanlara, Mekke ve Medine’nin zeval vaktinde olan hararetine, susuz¬luğuna, babasıyla bana olan itaatine merhamet eyle. Ya Rab, onu sana ısmarlamış ve hakkında her ne ki kaza ettiysen ona razı olmuşumdur. O hâlde beni bu hususta şükreden sabırlıların sevabına nail eyle.” Ashâbm Allah yolundaki fedakârlıkları sadece can ve mal hibesi değildi. Onlar zamanı geldiğinde kendilerinden sonra evlatlarını, kar¬deşlerini, babalarını ve eşlerini kendi elleriyle, ölümlerinden sonra yakıcı bir ateşle bağırlannm kavrulacağım bile bile şehadete gönderiyorlar, Allah yoluna onları bedelsiz hibe ediyorlardı. Abdullah b. Zübeyr ise bu yolda büyük bir fedakârlıktı. Onun varlığı İslâm’ın anbean yücelmesi, müslümanlarm ilmin fazileti ile bezenmesi için büyük bir ni¬metti. Her alimin ölümü afettir ama böylesi bir kayıp tarifi imkânsız bir felakettir. Ancak, hikmeti Hak katında aramak lazımdır, İlâhî hik¬met onun dünyada daha fazla kalmasına müsaade etmemiştir.
Hz. Abdullah annesi ile görüşmesinden bir gün sonra ‘Makam’ denilen yerde henüz iki rekâtlık namazını bitirmişken mancınıkla atılan bir taşla yaralandı. Kanlar içinde kıvranırken Abdülmelik b. Mer- van’m adamları üzerine atılarak onu şehit ettiler. Bakın şu hâle ki mü’minler bu zatın doğumu ile ferahlarından tekbir getiriyorlardı, o feci günde onun öldürülmesiyle ferahlayıp tekbir getirdiler.
100 yaşma merdiven dayamış, ancak akimda ve düşüncelerinde hiçbir kayba uğramamış olan kahraman anne, şehre giren Haccac’m karşısına dikilip tarihin ünlü zalimini bile titreten sözler söylemiştir. Bu sözlerin tesirinden mi yoksa bir ihtiyar kadına zarar vermeyi ken¬disine yakıştıramadığından mıdır bilinmez Hz. Esma’ya dokunma- mıştır.
Haccac kınına henüz sokmadığı, Abdullah b. Zübeyr’in kanı ile sulanmış kılıcı ile şehirde dolaşıyordu. Kimse onun Abdullah b. Zübeyr’in kanını dökeceğini tahmin etmemişti. Abdullah’ın kanlar içindeki mü¬barek bedenini Kâbe avlusunda görenlerin bütün cesareti kmlmış, kimseden bir tehdit gelmesine gerek kalmadan teslim olmuşlardı. Haccac sokaklarda dolaştıkça insanlar teessürle kenara çekiliyor, korkudan ziyade duyduklan büyük acı sebebiyle titriyorlardı. Zahire itibar edenler yanılıyordu, o zafer kazanmış bir komutan değildi, cehennemi hak etmiş ve bunu büyük bir zafer zannedecek derecede gaflete düşmüş bir zavallıydı. Zahiri kazançlar bazen iflasın alametidir. Hz. Esma zalimin karşısında durma gücünü bedeni kudreti kâfi gelmese de kaybetmeyen hakiki bir kahramandı. Gecikmedi, hemen zalimin yolunu kesti. Mek¬ke sokaklan acayip bir manzaraya şahit oluyordu. Zayıf ve güçsüz, üstelik yaşlı, beli bükülmüş bir ihtiyar, cesametli atının üzerinde oturan heybetli, cesaretli, kibirli ve zalim Haccac’m karşısına dikilmişti. Bu onun bir zalimin yolunu ikinci kesişiydi. Kim bilir Ebû Cehil mi yoksa Haccac mı daha zalimdi? Biri diğerinden üstün olsa ne fark ederdi ki karşılannda ömrünün iki âciz döneminde, gençlikte ve yaşlılıkta, yine aynı kadın duruyordu. Hz. Esma tıpkı gençliğinde Ebû Cehil’e kükrediği gibi yaşma rağmen gür çıkan sesi ile:
“Kaç gündür Mekke’yi muhasara ediyorsunuz.” dedi. “Şüpheniz olmasın ki Kâdir Allah, bunun hesabını size hem dünyada hem âhi- rette sorucudur. Allah’ın beytine saygısızlık etmekle yetinmeyip, onu katlediyorsunuz. Telaşlanmayın ve acele etmeyin! Bu günahın bedeli¬ni sonsuza değin tevbe etseniz de ödeyemezsiniz, bunun da intikamı âhrete bırakılmıştır. Bütün bunlar yetmedi oğlumu da şehit ettiniz. Bunca vebalin üstüne bir de anne bedduası aldınız. Bu da size kâfi gel¬medi bir müslümana hem de alim bir müslümana yapılmayacak işi yaptınız, oğlumun cansız bedenini çarmıha gerdiniz. Ey Haccac! Biz¬de ölüye cefa var mıdır? Ey Zalim Haccac! Peygamber Efendimiz’den çok hadis dinlemişimdir. Şimdi anlıyorum ki biri senin içindir. Üm¬metine çok merhametli olan Allah Resûlü buyurmuştu ki: ‘Sakif Kabilesinden bir yalancı, bir de bozguncu çıkacaktır.’ Gördük ki yalancı, Muhtar es-Sakafî’dir, bozguncu ise senmişsin. Yalancıların durumu hakikat güneşi ile açığa çıkar, bozgunculan ise ancak ateşin harareti temizler. Sen zalimlerin en zalimisin. Anlaşılan odur ki en büyük azap senin hakkmdır. Söyle Ey Zalim! Kendini cehennemdeki yerin için hazırladın mı?”
Sert sözler Haccac’m yüzüne çarpıp geri geldi. O, hissiz ve ifadesiz biçimde Hz. Esma’yı dinliyordu. Nice canlar yakmış nice kanlar dök¬müş olsa da ona dokunmadı. Dinledi, sustu ve çekip gitti.
Ashâbm en seçkinlerinden olan İbni Zübeyr’in bir zalimin elinde niçin telef olduğu meselesi sadece o zaman yaşayan müslümanlar için değil bütün bir ümmet için hem esef edilecek hem de büyük ibretler alınacak bir hâdisedir. Bu şehadetin sırlarını Haccac-ı Zalim’in dilin¬den dökülen sözlerde aramak lazımdır.
Tarihte zulmüyle şöhret yapmış Haccac-ı Zalim, birçok sahabenin boynunu vurmuş; mancınıkla Kâbe’yi taşa tutup Beytullah’ı bile yaralamış; hayatta kalan az sayıdaki ashâbm da hayatlannı zehir etmişti. İşte bu adama bir gün şöyle dediler:
“Sen Hz. Ömer’in adaletini, halkına karşı takındığı müşfik tavrını biliyorsun. Ne olur, biraz da ona benze. Onun gibi ol! O, halkının boynunu vurmak şöyle dursun, kazara ayağına bir taş değmesinden bile teessüre kapılıyor; bir sene sonra da olsa, helallik diliyordu.” Haccac’m bu isteğe tarihî cevabı şöyle oldu:
“Doğru söylüyorsunuz! Fakat Ömer’in devlet reisliği zamanında, Ebû Zer gibi de halkı vardı. Siz Ebû Zer gibi hakperest ve din kardeş¬lerini düşünen birer müslüman olun, ben de Ömer kadar âdil, halkını düşünen bir kumandan olayım! Siz Ebû Zer olmadıkça, benden de Ömer’e benzememi isteyemezsiniz. Çünkü
Geri Bildirim!