"Rasulüm biz seni alemlere rahmet olarak gönderdik 21/107"
Hz. Fatıma Binti Hattab (r.anha)
Hz. Ömer’in Hidayet Kapısı Hz. Fatıma Binti Hattab   
Sâbikûn-ı İslâm’ denilen ilk mü’minlerden sonra müslüman olanlar... Ebû Ubeyde b. Cerrah, Ebû Seleme Abdullah b. Abdülesed, Er- kam b. Ebu’l-Erkam, Osman b. Maz’un ve kardeşleri Kudame ile Abdullah, Ubeyde b. Haris b. Abdulmuttalib, Said b. Zeyd ve eşi Hz. Fatıma binti Hattab... Her biri bir güneş... O’nun yolunun öncüleri, yardımcıları, fedaileri olan üstün idrak ve muazzam basiret timsalleri...
İlk devirde İslâm’ı seçenler topu topu otuz kişi... Bunların da çoğu gençler, fakirler, zayıflar ve kadınlar. İnkârcı bedbahtlann gözünde Ebû Talib’in yetimi ve ciddiye alınmaya değmez bir avuç garip’ olarak görülen bu ilkler, az zaman sonra öyle bir zirveye yerleşeceklerdi ki dünya ve âhiret ehlinin gözleri ile erişilmez yıldızlara teşbih edileceklerdi.
Şayet mü’minleri de bir tasnife tâbi tutmak gerekiyorsa onlara yakınlık veya uzaklığımızı birer ölçü kabul ederek kendimize bir yer tayin edebiliriz. Başta Allah Resûlü, sonra da onun güzide ashâbı, imanın, ruhlannda mayalandığı andan itibaren, başkalarına hayatın hakikatini anlatmayı, İslâm’ı hayata hayat yapmayı ve insanları hakiki kur¬tuluşa ulaştırmayı ebedi gaye ve ideal hâline getirmişlerdi. Zaten İs¬lâm’a hizmet yoksa hayatta kalmanın da bir manâsı yoktur. Biz kullar, Allah’ın halifeleri olarak yeryüzünde bütün hâdiselere emredildiğimiz düşünceyle dâhil olmak mecburiyetindeyiz. Allah’ın halifeleri olarak en başta gelen görevimiz, temsilcisi olduğumuz Yüce Zat’m hükümranlığını dünyada yaymak ve daimi kılmaktır. Bundan daha anlaşılır bir şey yoktur. Kutsal bir görevimiz var ve bunu yerine getirdiğimiz oranda O’na yaklaşan ve O’nun iltifatını kazananlardan oluruz. İşte bu mükellefiyetimizi idrak edebiliyorsak varlığımızın bir hikmeti ve yaşamamızın bir mânası olur. Yoksa yaşamamız abes ve mevcudiyetimiz de lüzumsuz olur.
Allah Resûlü’nün sadık dostlan İslâm’ın yaşanmasında olduğu gi¬bi tebliğinde de bizim için önemli örneklerdir. Onların tebliği, müslümanca yaşamanın bir parçası olarak, herkesin ittifakla kendisine rehber edineceği hususiyetlerdendir. Bu hususiyetin kaynağı bizzat Kur’ân-ı Kerîm ve Allah Resûlü’nün hayatıdır. Her mevzuda olduğu gibi tebliğde de sahabîler nübüvvet nurunu gönül aynalanndan hakkıyla yansıttılar. Hakiki teslimiyetin mümessili oldular.
Onlarda gördüklerimiz, bugün de benzeri şeylerin olabileceği hak¬kında bize ümit veriyor. Zira biliyoruz ki tarih, bu oluş ve olayların tekrarından ibarettir. O devrin tekerrür etmemesi için de hiçbir sebep yoktur. Allah Resûlü buyurmamış mıdır, “Ümmetin başı mı yoksa sonu mu hayırlıdır, bilinmez.” Öyleyse başında zuhur eden aydınlık niçin sonunda da kendisine mahal olacak sineler bulamasın? Ebû Bekir efendimizin eşi yoktur ama benzerlerini tarih boyunca görmedik mi? Hz. Ömer’in adaleti şahsından mı idi ki İslâm hâlâ yaşanır hâlde iken yeniden canlanmasın? Olmadık işten, muhal bir hayalden söz etmiyoruz. Hepsi mümkün ve ihtimal dâhilindedir. Yeter ki o şahikalardan birinin eteğine kuvvetle sanlıp türlü badirelere rağmen onu sımsıkı kavrayalım. Onlar; hasbilik, diğergâmlık, kendini ve kendine ait işleri unutma, vazifesi adına maddî-mânevî bütün zevklerden vazgeçme gibi ulvî hasletlerle yükselip semalara çıktılar. Eğer gözümüz ufuktaysa, aynı şeylere namzet isek, aynı düşünce ve aynı ruh hâletini paylaşmamız icap edecektir. Düşününüz ki o şahikalar bidayette bir avuç genç idiler.
İslâm’ın bir gençlik hareketi olduğunu söylemek mümkündür. İslâm’ın gençleri arasında 10 yaşındaki Hz. Ali, 15 yaşındaki Zeyd b. Harise, 17 yaşındaki Abdurrahman b. Avf, 13 yaşındaki Abdullah b. Ömer, 16 yaşındaki Zübeyr b. Avvam, 19 yaşındaki Mus’ab b. Umeyr, 24 yaşındaki Osman b. Afvan, 30 yaşındaki Ebû Udeybe b. Cerrah yer alıyordu. Bu gençlerin çoğu, refah ve itibar sahibi olan ailelerini, toplum içindeki yerlerini, ailelerinin muhafızlığını terk edip büyük çile ve fedakârlıklar pahasına dışlanmayı, halkın öfkesini-işkencesini, hakaret ve tacizini göğüsleyip Hz. Peygamber’in safında yer almayı tercih ediyorlardı. Genç erkekler gibi genç kız ve hanımlar da İslâm’ı ilk seçenler ve Peygamber Efendimiz’in ilim ve irfan halkasına katılan- lar arasında yer alıyorlardı. Hz. Ebû Bekir’in büyük kızı Esma ve Hz. Aişe, Hz. Ömer’in kardeşi Fatıma binti el-Hattab, bunların başında gelir. Esasen ağabeyi Ömer’in müslüman oluşunu da Allah onun eliyle nasip etmiştir.
Sahâbe-i kirâmm seçkinlerinden olan iki kardeş, Kureyş’in Mah- zûmî koluna mensuptu. Soy sop bakımından seçkin bir kavimdiler. Kaynaklar, neseplerinin, Peygamberimiz’in nesebi ile sekizinci cette birleştiğini bildiriyor. Babası Hattab b. Nüfeyl, annesi Hanteme binti Haşim’dir.
Hattab’m evinde büyüyen Fatıma olgun yaşa gelince, akrabalarından Saîd b. Zeyd ile evlendi. Saîd b. Zeyd hazretlerinin babası Zeyd b. Amr, İslâmiyet’ten önce Peygamberimiz ile görüşürdü. Allahu Teâ-lâ’nm kendisine verdiği ilham ile putlara tapan insanlann hâline şaşar, putperestliğin şirk olduğunu, onlara kesilen kurbanlann etinin yenemeyeceğini düşünürdü.
Aradığı dini Mekke’de bulamayacağını bildiği için seyahat etmeye başladı. Suriye taraflanna gidip Hz. İbrahim dinine girerek Haniflerden oldu. Mekke’ye döndüğünde, cahiliye âdetlerinden biri olarak kız çocuklannı diri diri toprağa gömenlerle mücadele etti. Kız çocuklarının çoğunun ölümden kurtulmalarını sağladı.
Oğlu Saîd’e de sık sık, “Bir Allah’a mı, yoksa bin ilâha, putlara mı inanayım.” der, onu da Allah’a inanmaya teşvik ederdi. Bu sebepledir ki değerli oğlu kendisine İslâm dininin haberi ulaşır ulaşmaz, daha açıktan tebliğe başlanılmadığı zamanlarda İslâm ile şeref bulmuş, hemen eşi Fatıma binti Hattab’m da hidayetine vesile olmuştur.
Saîd b. Zeyd, Mekke’de meşhur kılıç ustası Habbab İbni Eret ile sa¬mimî arkadaştı. Habbab, İslâm düşmanlarının açık hedefi hâline gel¬miş bir kimse olacaktı. O günler henüz büyük sırrının ifşa edilmedi¬ği günlerdi. Saîd b. Zeyd arkadaşını sık sık ziyaret eder, onunla şehir¬de olup bitenlere dair sohbet ederlerdi. Zeyd, Habbab’m ocaktaki ateşin alevleri ile aydınlanan, kükürt kokulu dükkânına girdi. Habbab’m dostluğu ve sevgisiyle dolu bu yeri seviyordu.
“Merhaba sevgili dostum... İlk defa oluyor ki seni körük önünde kara kara düşünürken görmüyorum. Bugün gözlerindeki ateş, fırın-daki közlerden daha parlak ve yakıcı... Elindeki demir, ateşin mi gözlerinin hararetiyle mi yumuşadı? İşin içinde bir iş var ama sen söylersin de kardeşini sevindirirsin diye umuyorum.”
“Ha ha ha! O kadar belli oluyor mu ya İbn Zeyd? Hâlbuki ben midye içindeki bu değerli inciyi, kıymet bilmeyenler yürütmesin diye saklıyordum.”
“O da ne demek şimdi? Yani ben, cevherin kıymetini anlamayacak bir hurma kütüğü müyüm?”
Habbab, bu defa daha yüksek sesle güldü. O, İbni Zeyd’in az rastla¬nılır kıymette bir cevher olduğunu kendisinden çok önce keşfetmişti. İyi kılıcın hangi madenden olacağını çok iyi bilirdi. İyi adamı ise daha ilk gördüğünde; ilk sözünden, ilk bakışından, ilk duruşundan anlardı.
“Öyle değil sevgili dostum. Bağışla beni, ne söylüyorsam içimdeki heyecanın sarhoşluğundan... Elbette ilk olarak sana söyleyeceğim. Bu sırn ben söylemeden senin gözlerimden okuman, buna benden evvel layık olduğunu gösterir. Gözlerimiz aydın olsun, yıllardır beklediğimiz müjde sonunda geldi. Artık Kâbe’yi dolduran şu putların hiçbirinin hükmü kalmadı, hepsi İbrahim atamızın yıktığı gibi yerlere devrilecek. Artık yeni bir kurtarıcının saadetli çağı başladı. Ne mutlu ona uyanlara, ne mutlu Allah’ın Resûlü Muhammed Mustafa’ya iman edenlere...”
“Sen ne diyorsun aziz dostum? Kıyma bana! Canımı al da beni kandırma... Nice zamandır özlemle beklediğimiz, babamın yolunda ömür tüketip âlem değiştirdiği kavuşma bize mi nasip oldu? Doğru söyle, şu dediklerin hakikat mi? Yoksa beni arayışlanmdan haberdar olduğun için eğlenceye mi alıyorsun?”
“Vallahi, Allah’ın müjdesi sonunda gerçek olmuştur. Abdullah’ın yetimi, Ebû Talib’in yeğeni Muhammed yeni bir din ile gönderilmiş¬tir.”
“Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Resûlul¬lah. Allah seni bahtiyarlardan eylesin, ey Habbab! Bana öyle bir can suyu verdin ki ebediyen ölmem. Yalnız sen dostum. Senin ne bir koruyucun ne seni müşriklerden koruyacak malın mülkün ne de soylu bir hâlin var. Ne yapacaksın? Korkanm Mekke’nin azılıları sana bir fenalık getirirler.”
“Sen korkma kardeşim. Ben başıma gelecekleri biliyorum. Mekkeliler azgın sürüleri gibi üzerime gelmişler, ne keder! Hiçbir şeyden korkum yok. Allah izin verirse yaşarım yoksa onun yolunda şehit olmak varken yaşamakta zerre kadar gözüm yok.”
“Allah işini kolaylaştırsın kardeşim. Beni Resûlullah’a götürsen! Onu hemen şimdi görüp müslüman olduğumu söylemek arzusundayım.”
Said b. Zeyd haklıydı. Habbab b. Eret büyük işkencelere ve zulümlere maruz kalacaktı. Kureyşli müşrikler onun İslâm’a girdiğini duyunca ona işkence ve eziyet etmeye başladılar. Çıplak vücuduna demir gömlek giydirilip en sıcak günde, Ramda'da, vücudunun yağı eritilircesine, güneş altında tutulduğu da olurdu. Güneşten kızgın hâle gelmiş ya da ateşle kızdmlmış olan taşa, çıplak sırtı bastırıldığı hâlde, söyletmek istedikleri küfrü gerektiren sözleri ona söyletemezlerdi. O, büyük bir imanla, “Allah birdir, Muhammed aleyhisselâm O'nun Peygamberidir.” diye haykırırdı ateş sönünceye kadar...
Bunun üzerine müşrikler; hırslarından deliye döner, ona daha fazla işkence etmeye başlarlardı. Nitekim müşrikler, bir gün onu yakalayıp soydular. Düz bir yerde yaktıkları ateşin içine sırtüstü yatırdılar. İçlerinden birisi, ayağı ile onun göğsünün üzerine basıp, ateş sönünceye kadar kendisini o hâlde tuttu. Yıllar geçtiği hâlde, Habbab'm sırtındaki yanıkların izleri kaybolmadı! Hz. Habbab, Resûlullah’m bütün gazalanna iştirak etmiştir. Hz. Ebû Bekir devrinde, yalancı peygamberlerle yapılan muharebelere ve Suriye taraflarında yapılan seferlere de katılmıştır.
O gün Said b. Zeyd, Peygamber Efendimiz’i ziyaretinden hemen sonra evine, sevgili eşine koşmuştu. İçindeki bu yakıcı sevinci onunla paylaşmayı, onun da aynı sevince ve kurtuluşa kavuşmasını istiyordu. Birlikte tutuşturacaklan iman meşalesiyle daha kim bilir kimlerin İslâm’a kavuşmasına vesile olacaklardı.
“Ya Fatıma! Ya Fatıma! Neredesin evimin direği, yol arkadaşım... Gönlümün sevinci neredesin?”
“Buradayım ya Saîd! Kulaklarıma gelen sözler gönül alıcı, keder gi¬dericiydi ama sesindeki telaş beni heyecanlandırdı. Hayırdır, nedir bu sevincin bu içi içine sığmaz hâlin? Söyle ey gönül alıcı zevcim!” “Bırak heyecanlanayım Ey Fatıma! Hatta sen de bana katıl. Yüreğime iki çift kanat takmışlar da semada süzülüyor gibiyim. Sanki ru¬hum bedenimi terk etmiş de ben bütün yüklerden kurtulmuş gibi hafifim. Sanki içimdeki ben ölmüş, yeni bir Saîd zuhur etmiş gibi tazecik ve yeni düşmüş çiğ tanesi gibi tertemizim. Saadet hanemize kadar gelmiştir, ey Fatıma!”
“Allah hayrını versin, ey dünya saadetleri başına yağasıca! Beni öldürmek mi istiyorsun? Beni öldürüp de arkamdan mı kanatlanacaksın? Söyle artık söyleyeceğini, yoksa kalbim bu kadar işkenceye tahammül edemeyecek.”
“Sevin ey sevgili zevcem, sevin. Bugün dünyadan da içindekilerden de daha kıymetli bir müjdeye kavuştuk. Bugün karanlık günler geri dönmeyecek şekilde uzaklaştı bizden. Bugün bütün bataklıklar kurudu, bugün bütün fenalıkların sonu geldi. Artık putlann ve onlara hizmet eden dalkavuklann saltanatı sona erdi. Allah yeni bir kurtarıcı, yeni bir önder gönderdi. Onun yanından geliyorum, bana Allah’ımızın sözlerini okudu. Onlar öyle kelimelerdi ki benzeri işitilmemiş. Duyduklarımla sanki bütün bedenim yıkanıp temizlendi. Karanlıklara kurban olmuş muhitim, cennet-misal şehirlere tebdil oldu. Sanki Mekke’nin şu bozuk inançlarla kirletilmiş sokaklannda değil, bambaşka bir diyarda dolaşıyorum. Artık damarlanmda sadece Allah ve onun yüce peygamberinin aşkı dolaşıyor Ya Fatıma.”
“Söylediklerin ne güzel şeyler, ey Saîd! Allah aşkına söyle kim o seçilmiş kişi? Bana da müsaade var mı? Ben de onun dinine girip yoluna revan olabilir miyim? Sözlerini işitmek, Allah’tan getirdiği kutlu emirleri dinlemek, benim kulaklanma da lütfedilecek bir nimet mi?”
“Elbette sevgili Fatıma, elbette. Abdullah’ın oğlu Muhammed, Al¬lah’ın lütfü ile gelmiştir. Kurtarıcımız odur. Haydi, şimdi kelime-i şehadet getir de artık sen de inananlar arasındaki yerini al. Artık, gelen ışıklı günlerin habercisidir, her kulak ve her kalp ondan duyduğuna itaat etmelidir.”
“Eşhedü enla ilâhe illalah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resûlüh.”
Fatıma binti Hattab, Saîd b. Zeyd’in nasihatleriyle yeni dini ve son peygamberi öğrenmiş, hiç tereddüt göstermeden teslim olmuştu. Sor¬gu sual etmeden, hakikati görüp hemen anlayacak meziyete ve nasibe sahip bu iki gencin evi İslâm’ın nuruyla dolmuş, huzur ve mutlulukları kat kat artmıştı. Mekke’de eziyetler başını alıp gitmiş olsa da onların küçücük evleri huzurun kaynağı idi. Kimseciklere duyurmadan, birlikte öğreniyor, birlikte ibadet ediyor, birlikte Kur’an okuyor¬lardı. Birbirlerine iyice sarılmışlar, Allah’ın rızası yolunda biri yorul¬dukça diğeri çalışıyor, aklı karışanı öbürü teskin ediyor, onun hatası¬nı giderip temizliyor, nurdan membalarda birbirlerini anndırdıkça arındırıyorlardı.
Bulunmaz dost Habbab b. Eret her gün evlerine geliyor, onlara Kur’an öğretiyordu. Kalplerindeki iman ağacının gelişmesi için onlara yeni gelen ayetleri okuyor ve İslâm’ı anlatıyordu. Sevgili Peygamberimiz’in ahlâkî güzelliklerini ve vasıflarını naklediyordu. Hz. Fatıma ile kocası Hz. Saîd, Allah ve Resûlü yoluna baş koymuş birer feda-
i olmuşlardı. Ancak müslüman olduklarını gizli tutuyorlardı. Zira Ömer’in şerrinden çekiniyorlardı. Haklıydılar. O sıralarda Mekke’de gizliden gizliye b. türlü hinlik düşünülüyor; bir sürü hain, bir yığın şerli düşünce peşinde koşuyordu. Herkesin bir planı olduğu kesindi ama Allah’ın planı hepsinin üstündeydi.
Hz. Fatıma’nm kardeşi olan Ömer; Kureyş’in en cesur, sert ve korkusuz adamıydı. Kibir ve gururundan kabına sığmaz, gücü ve kuvveti bütün düşmanlarını ve rakiplerini kilometrelerce uzaktan ürkütmeye yeterdi. Mekke’de ondan korkup çekinmeyen bir Allah’ın kulu yoktu. Kılıcı keskindi. Yaşlı ve kurnaz Kureyşli müşriklerin telkin ve yaygaralanna kapılarak Peygamberimiz’e, müslümanlara ve Müslümanlığa karşı amansız bir düşman kesilmişti.
Ömer bir gün Peygamberimiz’e çatmak için evinden çıkmıştı. Mescid-i Haram’a kadar geldi. O kutlu Resûlü orada buldu. Hâkka sûresini okuyordu. Sezdirmeden, arka tarafından onu dinlemeye baş¬ladı. Dinledikçe bunlann boş ve adi sözler olmadığını, yüksek bir idrakin eseri olduğunu anladı.
“Elbette o gerçekleşecek olan (kıyamettir ki, on)un ne olduğunu sen nereden bileceksin? Semud ve Ad (kavimleri) o dehşetle başa gelcek olan (kıyamet)i yalanladılar. Semud’a gelince, onlar, korkunç bir ses (ve sarsıntı) ile helâk edildiler. Ad (kavmin)e gelince, onlar da azgın bir fırtına ile helâk edildiler. (Allah) onu, yedi gece ve sekiz gündüz, (köklerini kesmek için) ardı ardına onların üzerine musallat etti. (O zaman orada olsaydın) o kavmin, içi boş hurma kütükleri gibi ölüp yıkılmış olduğunu görürdün. Şimdi, onlardan geride kalan bir şey görüyor musun? Firavun da, ondan öncekiler de ve alt üst olan yerler(in halkı) da (Lut kavmi de, hep) o günahı işleyegeldiler. Rablerinin peygamberlerine karşı geldiler (ve onların getirdiklerini kabul etmediler). O da onları, şiddeti (gittikçe) artan bir yakalayışla yakalayıverdi.” (69/Hâkka, 3-10)
“Okuduğu şey ne kadar güzel, ne kadar yerli yerinde ve derli toplu... Bu derece bir belâgat büyük Arap şairlerinin eserlerinde bile yoktur. Anlatılan hikâyeler gerçek gibi! Vallahi Muhammed, Kureyş’in dediği gibi büyük bir şairdir.”
Ömer b. Hattab içinden bunlan geçirirken Allah Resûlü okuduğu sûrenin 40. âyetine gelmişti. Diyordu ki:
“Şüphesiz o (Kur’an) hakikaten çok şerefli bir elçinin (Allah’tan ge¬tirdiği) sözüdür. O bir şair sözü değildir. Siz, (hâlâ) ne de az inanıyor (hâlâ tam inanmıyorsunuz! O bir kâhin sözü de değildir. Siz, pek az düşünüyorsunuz! (O) Âlemlerin Rabbinden indirilmedir. Eğer (Peygamber) sözlerin bir kısmını (kendiliğinden) bizim adımıza uydursaydı, onu kuvvetle yakalar/onun ‘güç ve kuvvetini’ alır, sonra onun can damarını keserdik. Sizden hiçbiriniz de buna engel olamazdı.” (69/ Hakka, 40-47)
Ömer b. Hattab sarsıldı. Başından bir kazan buz gibi su dökülmüş gibi titredi, yerinde donakaldı.
“Ha! Bu olabilir mi? Yoksa Muhammed bir kâhin mi? Öyle olma¬lı. Mekkeliler yanılmış, Muhammed şair değil; bir sihirbaz, bir kâhin olmalı! Bu iş, ancak o kâhinse hayretten beri olabilir. İçimden geçirdiklerimi nasıl da bildi! Bir insan bunu nasıl yapabilir?”
İnkâr onu sarsa da işittiklerinin doğruluğundan şüphe etmeye baş¬lamış, vehimler onu kannca misali bürümüştü. Bu düşüncelerle mü¬cadele etmek çok zordu. Bir yanı inkârı, diğeri imanı istiyordu. Ömer pes etti, düşünceleri akimdan sildi ve kolayı seçti. Alışageldiği şeylere her zamanki biçimde uyup gitmek en emin yoldu. Ömer, cesaretinden beklenmeyen şeyi yaptı ve kendince güvenli yolu seçti.
O günden sonraki zamanlarda işittiği âyetlerle biraz yumuşayan Ömer b. Hattab, yine katılığa düşmüş, eski kini onu kuşatmıştı. Kalbi onu doğruluktan yana çekmeye başlamışsa da arasında bulunduğu kimselerin inkârda ileri gitmeleri, haddi bir hayli aşmalan şaşırmasına, hakikat yolunu bulmada tereddüde düşmesine sebep olmuştu. Elebaşı Ebû Cehil’di. Halkı başına toplamış, çığlık çığlığa haykırıyordu:
“Ey Kureyş cemaati! Muhammed’in yaptıklarından haberiniz var mı? Sanki olan biteni duymuyor gibisiniz. Birkaç mazluma işkence etmek, birkaçını öldürmek, bazısını yolda sıkıştırıp taşlamak veya Kâbe’ye sokmamak size göre bir çözüm müdür? Bu işi artık kökünden çözmemiz lazım. Muhammed, tanrılannıza dil uzatıyor. Siz ne yapı¬yorsunuz? Oturduğunuz köşede köpürüyorsunuz. Akıllarımızı akılsızlık sayıyor, siz tam da onun söylediği akılsızlar gibi homurdanmakla yetiniyorsunuz. Sizden önce gelip geçmiş atalarınızı cehennemlikerden sayıyor, siz onun yerine ona bağlı zayıf ve güçsüzleri öldürüyorsunuz. Öldürülecek kişi Muhammed’den başkası değildir. Biliniz ki onu öldürecek kişiye benden 100 kızıl ve siyah deve, şu kadar evkiye altın, şu kadar evkiye gümüş, şu kadar misk göbeği, şu kadar elbise ve dahası var!”
Kalabalık şaşırmıştı. Muhammed’i öldürmeye kim cesaret ederdi ki! Bir kişi olarak onun katli iş değildi, mesele bütün Haşimoğullan ile mücadele edebilmekte idi.
“Muhammed’i öldürecek babayiğit kimdir?"
Ebû Cehil’i sarmış kalabalık arasında bu soruya cesaretle cevap ve¬rebilecek sadece bir kişi bulunuyordu: Ömer b. Hattab.
“Ya Ebû Cehil! Bu işe içinizde en ehil olan en elverişli kişi benim.” Ebû Cehil sevinmişti. İşte aradığı adamı bulmuştu. Hem de zorla¬madan, zorlanmadan.
“Evet, Ömer, bu iş tam senin işindir. Kavmin seninle iftihar ediyor.” Etraf şakşakçı doluydu. Kendilerinin cesaret edemediği işi Ömer’in yüklenmesi hepsini rahatlatmış, sevindirmişti. Ömer bir işe girişirse, sonunu getirmeden peşini bırakmazdı. Sonunda Muhammed ve müslümanlardan kurtulacaklardı.
Ömer b. Hattab büyük bir hışımla kılıcını kuşanıp yola düştü. İçinden tekrarladığı bir sürü hakaretle hedefine doğru, alçalan bir şahin gibi gözlerini kısmış ilerliyordu. Şiddetle bastığı yerlerden toz bulutları havalanıyor, onu görenler büyük bir iş için evinden çıktığını hemen tahmin ediyorlardı. Bir süre gittikten sonra bir adam yolunu kesti. Bu, yeni müslüman olmuş Nuaym’dı:
“Nereye Ya Ömer?”
“Muhammed’e... Şu, dinini bırakana gidiyorum. Çünkü o, Kureyş’in işlerini tefrikaya uğrattı. Akıllarını akılsızlık saydı. Dinlerini yerdi. Tanrılarına dil uzattı. İntikam almak üzere ben de onu öldüreceğim!”
“Vallahi ey Ömer, seni nefsin aldatmakta, nefsin! Sen Muhammedi öldürürsen, Haşim ve Zühreoğullan da seni yeryüzünde sağ bırakırlar mı? Hangi biriyle baş edeceksin?”
Ömer yanı sıra yürüyüp kendisini işinden alıkoymaya çalışan Nuaym’a daha bir dikkatle baktı.
“Ben seni de sapıtmış, sâlik olduğun dini bırakmış görüyorum.” “Sen ilkin; kendi ev halkına baksan, onlann üzerinde dursan, onlan dininden döndürsen ya! Kız kardeşin ve enişten müslüman olmuşlar, Muhammed’in dinine girmişlerdir. Sana, onlarla uğraşmak düşer, başkası nene gerek?”
“Ne diyorsun be adam? Bela mısın, nesin? Benim ev halkım da ne demek? Bu nasıl olmuş, ne zaman olmuş? Ben hepsinin icabına bakarım sen meraklanma. Hem ailemin hem de Muhammed’in...”
İslâm gün geçtikçe yayılıyordu. Birer ikişer müslüman olanlann haberiyle Mekke sokakları çınlıyordu. Azgın müşrikler, kimsesiz ga-riplere ve kölelere akıl almaz işkenceler yapıyordu. Bu zalimane hareketleriyle İslâm’ın yayılmasını önlemek istiyorlardı. Fakat kimseyi yolundan döndüremiyorlardı. Her birini birer iman kalesi olan ashâb-ı kirâm; kızgın kumlann üstündeki kor parçası misali kayaların vücut larını dağlamasına bile aldmş etmiyor, Allah ve Resûlü’nden asla vazgeçmiyorlardı.
Ömer’in, kız kardeşi ve eniştesinin müslüman olduğundan haberi yoktu. Öfkesine öfke eklenmiş, bakışları sertleşmiş, çileden çıkmış vaziyette yolunu değiştirdi. Şimdi kız kardeşi vardı hedefte. Önce onu ve kocasını tepeleyecekti. Muhammed’e sıra nasılsa gelirdi. Öfkeyle yaklaşan Ömer’in gelişinden habersiz Fatıma ve Saîd, Habbab b. Eret’in okuduğu ayetleri dinliyorlardı. Ömer’in geldiğini görünce okumalannı kestiler. Habbab’ı ve okudukları ayetleri saklayarak evin kapısını açtılar. Ömer bütün hiddetiyle içeriye girdi, evi fırtına gibi doldurdu.
“Şu işitmiş olduğum ses ne idi? Bir şeyler okuyordunuz, devam etseniz ya! Saklamayın. Vallahi ikinizin de Muhammed’in dinine girdiği bana haber verildi.”
Evin içinde bir o yana bir bu yana gidip geliyordu. Okuyan sesin sahibi ne kardeşi ne de Saîd idi. O sesin sahibini bulacaktı. Saîd b. Zeyd araya girdi, bu işin uzamasının bir mânası yoktu. Korkulacak Ömer, nihayet bir insandı:
“Ey Ömer! Hak ve gerçek dinin, senin dininden başkası olduğunu hâlâ göremedin, anlayamadm mı? Resûlullah büyük bir din ile geldi. Onu anlamayanlar ancak senin gibi gözleri cehaletin perdeleri ile örtülmüş zavallılardır.”
Hz. Ömer’in kanı beynine sıçradı. Bir tek hareketle eniştesinin üzerine çullandı. Fatıma ağabeyine doğru atılıp eşini onun ellerinden kurtarmaya çalışırken şiddetli bir tokat ile o da kanlar içinde kaldı. Boğuşma devam ediyor; mengene gibi sıkılan, balyoz gibi inen darbeler altında iki müslüman haykmyordu:
“Evet, müslüman olduk! Allah’a ve Resûlü’ne iman ettik. Biz şeha- det ederiz ki Allah’tan başka ilâh yoktur. Yine şehadet ederiz ki Mu¬hammed O’nun Resûlü’dür. Sen artık dilediğini yap, elinden geleni ardına koyma!”
Ömer anlamıyordu. Bir dediğini iki etmeyen kardeşi ona karşı ge¬liyordu. Üstelik bir darbeyle kendilerini yere serebileceğim, bir kılıç¬la boyunlarının vurulacağını bildikleri hâlde. Ömer önce sersemledi bu hâl karşısında. Elini gevşetti, başını çevirerek, kaşlarını çatarak kardeşine baktı. Fatıma’nm saçı başı dağılmıştı. Dudağı patlamıştı, kan yavaşça aşağı doğru sızıyordu. Elleri eşinin entarisine sımsıkı yapışmış, iki güçlü adamın arasına perde olmaya çalışan zayıf bedeni hırpalanmıştı.
“Tamam” dedi sonunda. “Fatıma, yüzün kanamış; elini, yüzünü temizle. Seni böyle görmeye dayanamıyorum...”
Bir adım geri çekildi. Elbisesini düzeltti, Saîd’in kalkmasına yar-dım etti. Kan koca birbirlerine bakıyor, bu olanlara bir mâna veremi-yorlar dı.
“Biraz önce sizden işittiğim, okunan o sayfayı bana getirin de Mu¬hammed’e gelen şeylere bakayım.”
Fatıma:
“Senin ona hakarette bulunmandan endişe ediyorum.” dedi. “Korkmayın, ona da size de bir zarar vermeyeceğim.”
Fatıma sevindi sevinmesine ama Kur’an ayetlerinin bulunduğu kâğıdı ona nasıl verecekti? Niçin veremeyeceğini nasıl izah edecekti? Ya Ömer yeniden kızar da tartışma yeniden başlarsa? Ne olacaksa olur, dedi ve:
“Kardeşim. Sen Allah’a şirk koşulan bir dinde bulunduğun için bize göre pissin. Hâlbuki ona ancak temiz olanlar el sürebilirler. Kalk da önce bir yıkan.”
Ömer, kaşlannı kaldırdı ve alaycı bir tavırla:
“Tamam, peki, dediğin gibi olsun.” dedi kalktı, yıkandı ve geldi: “Bismillahinahmaninahim. Tâ hâ! (Resûlüm!) Biz Kur’an’ı sana zahmet çekmen için değil, ancak (Allah’tan) korkanlara bir öğüt olsun diye indirdik. (Bu Kur’an,) yeri ve yüce gökleri yaratanın peyderpey (tedricen) indirdiği (bir kitap)tır. O Rahmân(m hâkimiyeti) arşı kuşat¬mış/hükmü altına almıştır. Göklerde, yerde, ikisinin arasında ve toprağın altında olanlar(m hepsi) ancak O’nundur. Sesini (duada) yük¬seksen (de yükseltmesen) de (O’na göre birdir), çünkü O, gizliyi de, gizlinin gizlisini de bilir. Allah O’dur ki, O’ndan başka ilâh yoktur, en güzel isimler O’nundur...” (20/Tâhâ, 1-8) “Göklerde olanlar ve yerde bulunanların hepsi), eşsiz hükümran, mukaddes, mutlak galip, hü¬küm ve hikmet sahibi Allah’ı teşbih (ve tenzih) eder.” (62/Cuma, 1) “O kudretiyle her şeye üstün gelen bir aziz, hikmetiyle her yaptığını yerli yerinde yapan bir Hâkim’dir. Dirilten ve öldüren, her şeye gücü yeten odur...” “Allah’a ve peygamberine iman edin...” “Peygamber,
Rabbinize iman etmeniz için, hepinizi davet edip dururken size ne oluyor ki iman etmiyorsunuz? Hâlbuki O sizden inanacaksınız diye kesin söz de almıştı...” (57/Hadid, 8)
Daha fazla okuyamadı. İçinde hafifçe başlayan kıpırtı, şimdi çağlayanlara dönüşmüştü. Yüreği sızlıyor, fokur fokur kaynıyordu.
“Bu ne güzel, ne şerefli bir kelam! Bu kelamdan daha güzeli, daha tatlısı olamaz! Hayıf sana Ömer! Sen ne işitmez ne görmez imişsin! Geç kaldın ey Ömer, artık işit ve gör!”
Bütün bu olup bitenleri saklandığı yerden izleyen ve dinleyen Habbab b. Eret daha fazla duramadı:
“Müjde sana ey Ömer! Dilerim ki Resûlullah’m yaptığı dua senin hakkında gerçekleşsin. Dün gece onun “Allah’ım İslâmiyet’i iki Ömer’den biri ile kuvvetlendir.” diyerek dua ettiğini işitmiştim. Müjdeler olsun sana ki iki Ömer’den biri senmişsin! Allah Allah! Şu işe bak, ey Ömer!”
Ömer b. Hattab sözünde, özünde, işinde ve inancında dürüst ve güçlüydü. İmanı bunlardan katbekat güçlü oldu. O günden itibaren sarsılmaz bir kaya gibi İslâm’ın temeline, müslümanlann yüreğine yerleşti.
“Resûlullah şimdi nerededir, söyleyin." dedi.
Fatıma binti Hattab hâlâ emin olamıyordu:
“Eğer ona layık olmayan bir fenalık yapmayacağına yemin edersen yerini söylerim. Aksi hâlde ya Ömer, buradan ancak ölülerimizi çiğneyerek çıkarsın.”
“Allah’a yemin ederim ki kötü bir niyet ile gitmeyeceğim ve onun kılma bile zarar vermeyeceğim.”
Ömer’in içinde tufanlar kopuyordu. İman ışığı kalbine girmişti. Gönlü İslâm’ın nuruyla ışımıştı. Resûlullah’m Erkam’m evinde olduğunu öğrenince kalkıp oraya gitti. Huzura kabul edilen Ömer kelime-
i şehadet getirerek İslâm’la şereflendi.
Hz. Fatıma binti Hattab’m bu korkusuz davranışı, iman kuvvetiyle kibirli, azgın Ömer’e meydan okuması ve imanındaki sabır ve sebatı, tavizsiz duruşu tarihin kahramanlık sahifelerine geçmesini sağladı.
Mü’minin en belirgin özelliklerinden biri, son derece kararlı oluşu-dur. Hiçbir zaman şevk ve heyecanını yitirmez. O, yalnızca Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak amacındadır. Dolayısıyla hiçbir zorluk onu yolundan döndüremez. İnsanlann kendi hakkında ne düşüneceği de önemli değildir. Tek hedefi Allah’ın nzasıdır, tüm hayatı bu hedefe göre şekillenir.
Sahabe hanımlannm Allah’a karşı olan sevgileri, güvenleri, bağlılıklan ve teslimiyetleri onlara güçlü bir cesaret, gözükara ve yiğit bir karakter kazandırmıştır. Allah’ın insanlan zorluklarla deneyeceğini; bunlar karşısında cesaret ve teslimiyetle Allah’a bağlılıkta kararlılık göste¬renleri ise rahmetine kavuşturacağından hiç şüphe etmemişlerdir.
Şartlar ne olursa olsun, Kur’an ahlâkından kesinlikle taviz vermeyen hanım sahabeler, Allah’tan başka hiçbir şeyden ve hiç kimseden korkmaz; Allah’ın rızasına en uygun davranışı sergilemekte hiç tered¬düt etmeden büyük bir kararlılık gösterirlerdi. Mekke’nin en cengâver yiğitlerinin bile el etek çektikleri Ömer gibi bir bahadırın karşısın¬da geri adım atmayan ve müslüman olduğunu haykıran Saîd b. Zeyd’in davranışı bile takdire şayan iken Fatıma binti Hattab’mki cidden şayan-ı hayret bir vakıadır.
İslâm ile şeref bulan insanların karakterlerindeki büyük değişiklik dikkatlerden kaçmamalıdır. Son derece nahif yaratılışlı ve toplumları tarafından itilmiş cahiliye kadmlannm iman ile gelen değişiklik sonrasında şahsiyetlerinin güzelleşip üstün hâle geldiğini, karakterlerinin sağlamlaştığını açıkça görüyoruz. Hayat hikâyelerinden anlaşıldığı üzere, onların ahlâklarını güzelleştiren, tavırlannı etkileyici kılan asıl unsur; hiç şüphesiz sahip olduklan güçlü iman, takva, sarsılmaz bir Allah-peygamber aşkıdır. Bu, Allahu Teâlâ’nm Kur’an ile bildirdiği önemli bir sır, insanlann dikkatle düşünüp öğüt almalarını gerektiren önemli bir bilgidir.
Kur’an ahlâkı, insanlara olabilecek en güçlü, en sağlam ve en gü¬zel kişiliği kazandmr. Mü’minun sûresi, 71. ayetinde “... Biz onlara (Kur’an ile) şan ve şereflerini getirdik...” bildirildiği gibi, Kur’an ahlâkını yaşamak insanlara ‘şan ve şeref kazandırmaktadır. Dolayısıyla bu ahlâkı yaşayan kadm-erkek herkes; saygı duyulacak, yüksek ve vakarlı bir şahsiyete sahip olur.
İman sahibi insanlar; yaşadıkları toplumdan, ailelerinden ya da arkadaş çevrelerinden aldıkları telkinler her ne olursa olsun, bunları bir kenara bırakır ve Kur’an’da bildirilen müslüman karakterini yaşarlar. Sayılamayacak kadar çok misali sahabe hayatlannm her birinde yeniden görme imkânına sahibiz.
Saîd b. Zeyd ve eşi Fatıma binti Hattab’m müslüman olduğu hele bir de Hz. Ömer’in de onların evinde Peygamberimiz’e ittiba ettiği ha¬beri yayılınca diğer müslümanlar gibi onlar da müşriklerin elinden çok eziyet çekip, işkence gördüler. Mekke’de suikast, işkence, zulüm ve tazyikler artınca Peygamber Efendimiz’in müsaadesi ile Habeşis¬tan’a hicret ettiler. Orada bir müddet kaldıktan sonra Medine’ye Peygamber Efendimiz’in yanma geldiler.
Fatıma binti Hattab ömrünün sonuna kadar faziletli, örnek davranışlar sergileyerek yaşadı. Kardeşi Hz. Ömer’in adaletle hüküm sürdüğü saadet devrini gördü. Onun halifeliği döneminde de ruhunu teslim etti.
Said b. Zeyd hazretleri ise Bedir hariç bütün büyük savaşlara katıl¬mıştır. Son derece zühd sahibi, dünya malına zerrece metelik verme¬yen büyük bir şahsiyetti. Şam’ın fethinden sonra kendisine valilik teklif edildiyse de “Ben cihat etmek istiyorum.” diyerek kabul etmemiş, dediğini de yapmıştır. Aşere-i mübeşşeredendir.
Bir gün Peygamber Efendimiz buyurdular ki:
“On kişi cennettedir. Ebû Bekir cennettedir. Ömer, cennettedir. Osman cennettedir ve Ali, Zübeyr, Talha, Abdurrahman b. Avf, Ebû Ubeyde b. Cerrâh, Sa’d b. Ebû Vakkâs cennettedirler. Peygamberimiz bu dokuz kişiyi zikredip, sustular. Ashâb-ı kirâm sual ettiler:
“Ya Resûlullah onuncusu kimdir?”
Resûlullah Efendimiz buyurdu ki:
“Saîd b. Zeyd cennettedir.”
Cennet kapılan Ashâb-ı Güzin için açılmıştır. Dünyada iken oradaki yeri haber verilen Saîd b. Zeyd hazretlerinin ve emsali az görülen eşi, cesaret timsali Fatıma binti Hattab’m takipçi ve benzerlerinin aramızda da bulunmasını niyaz ederiz. Zira Hz. Ömer’in demirden kalbini Allah aşkı ile yumuşatan Fatıma’nm cesareti, hiç açılmayacakmış gibi duran demir kapılar önünde, her an soluduğumuz havadan ve yudumladığımız sudan daha büyük bir ihtiyaç.
Tarih boyunca adını duyuran Fatıma’lar çoktur. İlki Hz. Fatıma’dır. Diğerleri Hz. Ali’nin annesi olan ve Hz. Hüseyin’in kızı olan Fatıma’lardır. Daha sonraki dönemlerde yaşamış 3 meşhur Fatıma daha var. İlki büyük hadis alimi Fatıma binti Sa’d el-Hayr. Çok küçük yaşta hadis muhitiyle tanıştı ve önemli hocalardan hadis ilmi tahsil etti. Devrinin tanınmış vaizlerinden fıkıh ve tefsir alimi İbn Nüceyye ile evlendi. Hayatını hadis ilmine adadı ve bu ilmin önemli simalarından birisi hâline geldi.
Hayatını hadis ilmine adayan diğer alime hanım Fatıma binti Süleyman’dır. Kendisi gibi hadisçi olan babasından ilk derslerini aldı ve devrinin tanınmış hadis alimlerinden istifade etti. Hiç evlenmeyerek bütün hayatını ilme veren Fatıma binti Süleyman, servetiyle medreseler inşa ettirdi.
Son olarak zamanının fıkıh otoritesi Fatıma binti Alâeddin es-Se- merkandiyye’den söz etmeli. Mutasavvıflar toprağında, tam onların yaşadıklan dönemde, 12. yüzyılda Semerkand’da doğmuş bir fıkıh alimidir. Hanefî fıkıh otoritelerinden biri olan Fatıma Hanım, kendisi gibi fıkıh alimi olan eşi Kâsâni’nin hatalannı düzelttiği gibi zaman za¬man Kâsâni de tereddüde düştüğü fıkhî meselelerde ona başvurmuştur.
Din-i mübin-i İslâm’a hizmeti himmet bilen hanımların sayısı çok¬tur. Aralarından bir kısmı diğerlerinin önüne geçmiş, adlarından ve yaptıklarından çokça söz edilmesini sağlamıştır. Mesele nam bırakmak değildir ama tarih hayırlı evlatlarına vefa göstermeyi bilmiştir.
İlmimiz ziyade, cesaretimiz yılmaz, şecaatimiz hakiki, korkumuz Allah’tan olsun...
Geri Bildirim!