"Rasulüm biz seni alemlere rahmet olarak gönderdik 21/107"
Hz. Fatıma Binti Kays
   Sırlar Mahfazası Hz. Fatıma Binti Kays
Yeryüzünde kadınlara hitap eden ilk yazılı belge Kur’ân-ı Ke- rîm’dir. O zamanın müşrikleri, Kur’an’m her konuda kadınlara da ayrıca hitap etmesini bir türlü hazmedememişlerdir. Kur’an’m bu sırn, Efendimiz’in âlemlere rahmet hikmeti ile birleşmiş, asırlar ötesinde kadın haklanna dönüşün sırn olmuştur.
İslâmiyet’e savaş bayrağı açan müşrikleri en çok kızdıran şeylerden biri, o vakte kadar esamesi okunmayan kadınların artık adlarının anılması ve onlara çeşitli haklar verilmesi olmuştur. Haddi-zatında İslâm’da bir kul; cinsiyeti, mevkisi, makamı, soyu nesebi ile ölçülmez. O, sadece bir kul olarak varlık sahibidir. Kadını erkeği ile genci yaşlısı, göreni görmeyeni, koşanı yürüyeni ile hepsine eşit biçimde hitap etmiş ve hepsini mesul tutmuştur. Sadece âcizlere genişlik ihsan etmiştir. Kadınların da bu geniş ‘kul yelpazesi’ içinde kendine yer bulması, her şeyi yaratıp besleme kudret ve cömertliğine sahip Allah’ın bu ikramı, cimri kalplerin kaldıramayacağı şeydir. Onlar cimrilikte o kadar ileri gitmişlerdir ki Allah’ın kadın kullarına ihsanlarını bile çe- kememişlerdir. Bugün dahi kadınların Allah nazarında erkeklerden bir metre aşağıda veya geride olduğunu iddia edenler, aynı hasisliliğin kurbanıdır. Nitekim müşrikler de ilk toplantılannda İslâmiyet’e karşı çıkıp onu eleştirirken,
“Kadınlara eşitlik getiren bir din kabul edilemez.” diyorlardı.
Efendimiz, Allah’ın kendisine indirdiklerini naklederek, kadınların mallarında ve kazançlarında tam bir hakka sahip olduklarını buyuruyordu. Bir erkek, sadaka ve zekât vermek amacıyla bile olsa, kadının kazancına ve malına el süremezdi. Kadınlar, ticarette ve kazanç elde etmede hürriyete sahipti. Özellikle ticarî konularda kendi para- lannı ve mülklerini kocalanna sormadan kullanabilirlerdi. Bu geniş hürriyetler; kadının malını istediği gibi harcayan, tasarruf eden biri hâline gelmesi bizzat kadının kendisini alıp satan erkekler topluluğunu, kocaları ve babalannı, rahatsız etmişti. Ellerindeki büyük emtia uçup gitmişti.
Şüphesiz ki, Efendimiz’in kadınlara getirdiği en önemli hürriyet, daha doğrusu hak, ilim öğrenme ve öğretme hürriyetidir. “Allah, beni bir muallim olarak gönderdi.” diyen ve ümmetinin içinde erkeklerle bera¬ber kadınların eğitimiyle de ilgilenen Allah Resûlü sallallahu aleyhi ve sellem, kendisine özel sohbet talebiyle gelen kadınlara hususi bir gün ayırmış ve onlara vaazlar vermiştir. Kendisine inen vahiyleri önce erkeklere ait bir toplulukta sonra da kadınların bir arada bulunduğu bir top¬lulukta okur, her iki kesime de ayn ayn izahta bulunurdu.
Bazı rivayetlerde Allah Resûlü’nün “Falanca hanımın evinde toplanın.” diyerek kadınlara mahsus vaazını belirli bir evde yaptığı da rivayet edilir. Allah Resûlü, kadınlara şöyle buyurur: “Bir kadının üç kızı olur da onlan güzelce terbiye ederse, bu üç kız onun için cehenneme karşı perde olur.” Bir kadın sorar: “İki kızı olursa!” Peygamberimiz, “İki kızı olan da aynıdır.” buyurur. Buradan kız çocuklarının değerini, annelerin kızlanna tebliğde bulunmaları ve onları güzelce terbiye etmeleri gerektiğini öğreniyoruz.
Allah Resûlü, genellikle tebliğ ve irşatlarını, Mescid-i Nebevî’de yapıyordu. Bütün öğrenilenler, vahiy eksenli idi ve her şey ter ü tazey¬di. Sahabe, başına bir iş geldiğinde, evde bir mesele olduğunda hemen mescide Peygamber Efendimiz’in yanma koşuyor, ondan müşkülünün halledilmesini istirham ediyordu. Eğer, sorma imkânı bulamaz veya utanırsa, ehl-i suffeye soruyor, Efendimiz’den menkul bir haber varsa onu öğreniyor ve evine dönerek öğrendiklerini ailesine de öğretiyordu.
Allah Resûlü, “Bu dediklerimi iyi ezberleyin ve geride kalanlara an¬latın.” buyururdu. Geride kalanlardan maksat ise başta aileler ve kadınlardı. “Allah, benim sözümü işitip belleyen sonra da onu benden başkasına ulaştıran kimsenin yüzünü kıyamet günü ak etsin.” diyen Allah Resûlü, yanma gelenlerin omuzlanna hem bir kutsî vazife yüklüyor hem de bu vazifenin ecrinin büyüklüğüne işaret ediyordu. Bir harf bile olsa öğrenen insanın başkalanna öğretmekle mesul olduğu vurgulanmış oluyordu.
Sahabe, Hz. Ömer’in halifeliğinden önce kardeşlerini ve kızlannı okutur, sonra da onları okutucu olarak vazifelendirirdi ve bu zincir-leme olarak devam ederdi. Daha sonra, Hz. Ömer okullar açtırarak çocukların eğitim ve öğretimi için görevliler tayin etti.
Kadmlann, Efendimiz ve Hulefâ-i Râşidin döneminde ilim almak için soru sormaktan çekinmediklerini görüyoruz. Dışanda herkesin soru sormasına müsaade eden Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem, ayrıca öğleden sonra huzuruna girilip soru sorulması için de izin veriyordu. Hz. Aişe validemiz, Ensar kadınları hakkmdaki bir hayretini şöyle dile getirir: “Ensar kadınları ne hoş, hayâlan, soru sorarak ilim öğrenmelerine mâni olmuyor!”
Peygamber Efendimiz ile istişare etmeden karar almayan ve ona sorduğu sorularıyla ilmini ve bilgisini devamlı sûrette arttıran hanım¬lardan biri de Fatıma binti Kays idi. Fatıma binti Kays radıyallâhu an- hâ, Medine’ye hicret eden ilk muhacir hanım sahabîlerden!.. Hangi yol ile müslüman olduğuna dair bir bilgiye sahip değiliz. Ancak muhtemelen, açıktan tebliğe başlanıldığı zaman, müslüman hanımların ev ev dolaşarak İslâm’ı anlattıklan dönem içinde olmalıdır.
Keskin zekâsı, görüş ve kanaatlerinde isabeti ile tanınmış, olgun bilgili ve anlayışlı bir hanımdı. O, Kureyş’in Fihreoğullan kabilesine mensuptu. Babası Kays b. Halid el-Kureyşî’dir. Annesi, Kinaneoğulla- rı kabilesinden Ümeyye binti Rebia’dır.
İlk evliliğini Ebû Amr Hafs b. Mugire ile yapmıştı. Bütün sahabeler gibi o da İslâm’la şereflendikten sonra Allah ve Resûlü’ne tam teslim olanlardandı. Fahr-i Kâinat Efendimiz Medine’ye hicret edince, Resûlul- lah’a olan muhabbeti onu da İslâm uğrunda Mekke’den Medine’ye hicret ettirdi. Ebû Amr’m da onunla birlikte müslüman olup Medine’ye hicreti muhtemeldir. Medine’ye gelişlerinin üzerinden bir süre geçtikten sonra Ebû Amr onu boşadı ve bu karannı Ayyaş b. Ebû Rebîa vası¬tasıyla hanımına bildirdi. Ayyaş ile bir miktar da yiyecek gönderdi.
“Ey Fatıma! Zevcin Ebû Amr seni boşadığına beni şahit kıldı. Bu haberi getirmem için de beni haberci olarak sana gönderdi.”
“Hayırdır... Kendisi güç yetiremediği bir sözü sana mı söyletiyor? Bunu bana bildirseydi yeterdi. Ebû Amr’a bildir, senin getirdiğin hediyeyi kabul etmiyorum. Evimden de ayrılmayacağım. Burada oturmaya devam edeceğim. Aynı zamanda Ebû Amr, bana akranlarımın aldığı miktarda nafaka da verecektir.”
“Ey Fatıma! Ebû Amr’m ailesi bunu kabul etmeyecektir. Hem evinde oturacaksın hem de nafaka alacaksın. Bu müşkül bir iştir.”
“Ey İbni Ebû Rebia! Sen elçi değil misin? Sana söyleneni haber ver¬mekte niçin zayıflık gösteriyorsun? Sen haberi ulaştır. Eğer kabul etmezlerse aramızdaki hükmü Allah Resûlü versin.”
Ayyaş b. Ebû Rebia’nn dediği doğru çıkmıştı. Ebû Amr’m ailesi Fatıma’nm isteklerinin hiçbirini kabul etmemişti. O da bunun üzerine, meselelerini çözme konusunda hemen Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’e müracaat etti. Onun vereceği karara gönül rahatlığı ile teslim olacağını bildirerek durumunu arz etti. Efendimiz, boşanmış bir kadının kocasından nafaka almaya ve onun evinde oturmaya hakkı olmadığını bildirdi. Ona, iddetini geçirmesi için önce Ümmü Şerik’in evinde kalmasını tavsiye etti. Sonra daha rahat edebileceğini düşündüğü amcazadesi âmâ sahabî Abdullah b. Ümmü Mektûm’un evinde iddetini tamamlamasını işaret buyurdu. İddet süresi dolunca kendisine haber vermesini ve onu evlendireceğini söyledi.
Fatıma radıyallâhu anhâ; zeki, bilgili, anlayışlı ve olgun bir hanım¬dı. İddet müddeti bitince kendisine evlenme teklifleri gelmeye başladı. Önce Muâviye b. Ebû Sufyan ve Ebû Cehm Âmir b. Huzeyfe onunla evlenmek istediler.
Ashâbm en önemli özelliklerinden biri, onların bu dünyaya ait her kararlarını Kur’an’a ve Peygamber’in sözlerine göre almalandır. Bütün ihtiyarlarını onlardan gelecek olan emirlere teslim etmeleri, “Anam babam sana feda olsun Ya Resûlullah!” cümlesinde kendini gösterir. Onlar bu sözü söylemekle kalmamış bunu yapmışlardır da. En basit kararlarından en hayatî tutumlanna kadar her şey, Allah’ın rızasına uygun, Peygamber’in görüşü ile tam bir uyum içindedir. Bu şekli ile İslâm, bulunduğu sayfalar arasından çıkıp soluk alman hava gibi hissedilir, yudumlanılan su gibi lezzeti tadılır bir hayat biçimi hâline gelmiştir. Bu durumda indirilen her ayetin sebebi, hikmetleri ve sonuçlan, nehyolunan bir haramın lüzumu ve faydası, sünnet ile gelen bir tavsiyenin şumulü ve muhtevası bilinmekle kalmamış, hissedilip yaşanmış ve müslüman olmanın hakiki şuuru mü’minlerin içine işlemiştir. Kur’an’ı yüzünden okuyup meali üzerinde derinlemesine dü-şünmekten âciz olanlarla Asr-ı Saadet’in bahtiyarlan arasındaki tarif edilemez büyük fark buradan kaynaklanmaktadır.
Fatıma binti Kays da İslâm’ı yaşayan bir sahabî hanım olduğu için Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’den habersiz, onun emirlerine aykırı bir iş yapmayı akimdan bile geçirmezdi. Peygamber Efendimiz kendisine iddet süresi dolunca gelmesini söylemişti. O, her konuda olduğu gibi bu konuda da Efendimiz’in fikrine ve tavsiyesine uyma karannda idi. Ona göre hayatta en önemli şey, Efendimiz’in gösterdiği çizgide yürüyebilmekti. Onun sözlerine, işaretlerine dikkat edip emir ve tavsiyelerini yerine getirmekti.
Durumu İki Cihan Güneşi Efendimiz’e nakletti. Kendisiyle evlenme talebinde bulunan kişiler hakkında görüşlerini sordu. Fatıma binti Kays, ashâbm arasında boşanma hâdisesini ilk yaşayan hanımdır. Bu sebeple onun bu sorulan kıyamete kadar gelecek olan ümmetin dünürlük konusunda gösterilmesi gereken edebe, âdaba ve istişarelerdeki dürüstlüğe rehberlik etti. Bilgilenme konusundaki samimi davranışların nasıl olması gerektiğine açıklık getirdi. Evlilik öncesinde adaylar hakkında bilgi edinilmesinin tarafların hakkı olduğunu ve adaylar hakkında bilinenlerin net söylenmesi gerektiğini, bu konuda söylenen şeylerin gıybet olmayacağını duyurdu.
Fatıma binti Kays’m bizzat kendisinin rivayet ettiği hadis-i şerifte bu konu şöyle nakledilmektedir:
“Bana yapılan teklifleri sormak üzere Nebi sallallahu aleyhi ve sellem'e geldim ve Ebû Cehm ve Muâviye b. Ebû Sufyan beni istiyorlar (ne dersiniz?), dedim. Bunun üzerine Resûlullah bana:
‘Muâviye malı olmayan fakirin biridir. Ebû Sufyan Cehm ise, sopasını omzundan indirmez.’ buyurdu.”
Efendimiz aleyhisselâm, Fatıma binti Kays’m sorusuna çok açık bir şekilde cevap vermiş oldu. Birinci teklif eden hakkında, “Malı olmayan fakirin biri”, diğeri için de “omzundan sopasını eksik etmeyen y¬ni kadınları çokça döven biri” olduğunu söyleyerek onu bilgilendirdi.
Resûl-i Ekrem Efendimiz bu sözleriyle ümmete büyük dersler vermiştir. Bu hassas konuya mü’minlerin dikkatini çekmiştir. Kurulacak bir yuva öncesinde fikri sorulan kişinin adaylar hakkında bildiklerini her¬hangi bir karalama gayesi gütmeksizin söylemesi gerektiğine işaret et¬miştir. Bu şekildeki bir davranışın gıybet sayılmayacağını ilan etmiştir.
Omzundan sopasını eksik etmeyen Ebû Sufyan Cehm hakkında söylenmiş olan bu söz, kadının dövülmesi ile ilgili birkaç cümleyi de ilave etmeyi gerektiriyor. İslâm kadının genel olarak dövülmesine izin vermiş değildir. Kur’an’da dövmeye izin veren âyet, ‘nüşûz’ denilen bir durumla ilgilidir; dövme izni nüşuz şartına bağlıdır. Nüşûz ise ka¬dının aile düzenine başkaldırması, hak ve ödevlere riayet etmemesi, ailenin namusuna leke getirmesi ve bunda ısrar etmesi, alman bütün tedbirlere rağmen yanlış yoldan dönmemesidir. Bu durumda bile Peygamberimiz kadınlan dövmeyi hoş görmemiş, bu tedbirin kullanılmasına sıcak bakmamıştır.
Fatıma binti Kays’m naklettiği bu hadis-i şerifte dikkatimizi çeke¬cek bir husus da şudur: Efendimiz, Muâviye için “malı olmayan faki¬rin biri” derken onun maddi durumunu saklama gereği duymamıştır. Oysa fakirlik evliliğe mâni değildir. Ancak erkeğin, yöre şartlarına gö¬re hanımını geçindirecek bir gelire sahip olması, ailenin huzuru bakı¬mından önemlidir.
Ebû Cehm’in kadınlan çok dövmesi de aile saadeti noktasında önemli bir kusurdur. Erkek için bir eksikliktir. Efendimiz erkek ve kadını bu hususta da uyarmaktadır. Bu boşanma meselesi ile Fatıma binti Kays, boşanması fıkhı hükümlere konu olan bir hanım olma özelliğine kavuşmuştur.
İki Cihan Güneşi Efendimiz görüşlerini açıkladıktan sonra Hz. Fa- tıma’ya, Üsâme b. Zeyd ile evlenmesini tavsiye etti. Üsame b. Zeyd b. Harise b. Şurâhbîl ashâbm ileri gelenlerinden olup, Resûlullah’m azatlı kölesi Zeyd b. Harise’nin oğludur. Peygamber Efendimiz’e herkesten daha sevgili olan Üsame’yi kendisi ile evlendirmek isteyişi Fatıma binti Kays’ı sevindirmiş; ancak biraz da tereddüde düşürmüştü. Çünkü yaşça kendisinden küçük olmasının yanında bir hayli genç bir sa- habîydi.
Hayatının yirmi yıla yakın bir bölümünü Peygamber Efendimiz’in yanında geçirme bahtiyarlığına ulaşmıştır. Resûlullah’m “Üsame bana herkesten daha yakındır.” iltifatına mazhar olmuştur. 18 yaşındayken ve aralarında Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer gibi büyük sahabelerin de bulunduğu bir orduya kumandan olarak tayin edilmiştir. İftiraya uğrayan Hz. Aişe’yi savunmuş; iddialann yalan ve boş laflardan ibaret olduğunu belirtmiştir.
Hz. Peygamber hayatının son günlerinde, müslüman toplumu ve müslüman varlığı tehdit eden Bizans ile savaşmak üzere bir ordu hazırladı. Ordunun komutanlığına da Üsame b. Zeyd’i getirdi. Üsame’nin o sırada yaşı 19-21 civarında idi. Onun komutanlığına itiraz edenler sözlerini Peygamber’e kadar ilettiler. Ama bir sonuç elde edemediler.
Bir kez daha umutlan boşa çıkan münafıklar; bu kez asil ve saygın bir şahsiyet, büyük kumandan Halid b. Velid’in yanma gittiler. Akıllan sıra onun nefsini gazaba getirecekler Üsame’yi kumandanlıktan indireceklerdi. Daha önce söylediklerinin benzerlerini Halid b. Velid’e söylediler:
“Senin gibi bir komutan varken Peygamber bu işi gencecik Üsa- me’ye vermiştir. Hâlbuki sen bu işe daha layıksın. Bunun karşısında susacak mısın?”
“Ey münafıklar, beni kışkırtarak müslümanlan zayıflatmak istiyor¬sunuz. Siz benim ne için savaştığımı sanıyorsunuz? Ben Üsame için değil, Üsame’nin Rabbi için savaşıyorum...”
Üsame b. Zeyd, Hz. Osman’ın halifeliği sırasında devlet idaresin¬den uzak durmaya ve karışıklıklara karışmamaya çalıştı. Hz. Ali ve Hz. Muaviye arasındaki ihtilafta da hâdiselere bulaşmadı ama içtihat konusundaki ihtilafta Hz. Ali’nin içtihadından yana tavır koydu. Son nefesine kadar da bunu dile getirdi.
Anne ve babasına son derece bağlı olan Üsame, babasının vefatından sonra onun adına her yıl kurban kesti. Özellikle Hz. Osman’ın halifeliği sırasında önemli miktarda hurma ağaçlarına sahipti. Ağaçların bütün mahsulünü fakirlere bağışladı. Üsame b. Zeyd, 128 hadis-i şerîf rivayet etmiş, 75 yaşında iken hicri 54 yılında vefat etmiştir.
Fatıma binti Kays, ikinci eşi Üsame b. Zeyd gibi İslâm tarihinin çok önemli olaylanna şahit olmuştur. Bunlardan ilki, ilk iki halifenin hilâfeti sırasında İslâm’ın yükselişi ve büyük sahabî Allah dostu Hz. Ömer’in şehadetidir.
Hicri 23 yılında Zerdüşt bir köle olan Ebû Lü’lü Firuz tarafından suikaste uğrayan Hz. Ömer; bir halife seçmeye mecbur edilince, yani bir düşman tarafından sırtından hançerlenip ölüm döşeğine düşünce, kendi yerine ve kendisinden sonra halife olabilecek birini işaret etmeliydi. Filhakika, kendisini ziyarete gelen birçok sahabî de O’na, bir halife seçmesinin zorunlu olduğunu söylemişlerdi.
“Çünkü Hz. Ebû Bekir bunu yaptı. Şayet sen kendine bir veliaht seçmezsen, kanşıklıklar olabilir ve belki de bir iç savaş çıkabilir.” “Aslında ey Ömer; bu iş için en uygun kişi kendi oğlun, Abdullah b. Ömer’den başkası değildir. Çünkü Abdullah b. Ömer, çok iyi bir müslümandır. Alimdir ve mütedeyyindir. Halife olmak için bütün şartlara sahip bir durumdadır.”
Hz. Ömer gelen bu tekliflere şaşırıyordu. Hasta yatağında inledi: “Sen benim cehenneme gitmemi mi istiyorsun? Ne yapacağımı bi-lemiyorum. Şayet birini tayin edersem; benden önce, benden daha iyi olan birisi yani Hz. Ebû Bekir, bunu yapmıştı. Şayet kimseyi seçmezsem, bunu da benden önce ve benden çok daha iyi olan Hz. Peygamber yapmıştı. Şu hâlde, her iki şekilde de hareket edebilirim. Bu dünyada olduğu gibi, öbür dünyada da sizi idare etmenin mesuliyeti altı¬na girmek istemiyorum... Ben yerime veliaht tayin eder gibi oğlumu bırakırsam dolaylı olarak öldükten sonra da sizi idare etmiş olacağım ve oğlumun vasıtasıyla ben mesul olacağım. Bunu istemiyorum. Daha fazla vebal ve sorumluluk üstlenmek istemiyorum. Hz. Peygamber vefat ettiğinde, onun en çok sevdiği on kişi vardı, hatta Hz. Peygamber bunların öldükten sonra cennete gideceklerini müjdelemişti. İşte bunlar arasından kendinize bir halife seçin.”
Hz. Ömer’in söylediği on sevgili zat, hayatta cennet ile müjdelen¬miş aşere-i mübeşşere idi ki onlar, Hz. Ebû Bekir, Said b. Zeyd, Talha b. Ubeydullah, Hz. Osman b. Affan, Zübeyr b. Avvam, Hz. Ali, Ebû Ubeyde b. Cerrah, Sad b. Ebû Vakkas, Abdurrahman b. Avf ve Hz. Ömer b. Hattab idi.
Bu arada yani Hz. Ömer’in vefatına kadar, bu on kişiden üçü vefat etmişti. Daha doğrusu iki kişi ölmüştü ve Hz. Ömer de yaralıydı. Geriye yedi kişi kalıyordu. Fakat bu yedi kişiden, sadece altısı Medi-ne’de bulunuyordu. Yedincisi de seyahatte idi. Hz. Ömer geri kalan bu altı kişinin toplanıp aralarında halife seçmelerini istedi. Fakat bunda bir güçlük ihtimali vardı. Şayet üç kişi bir tarafta, üç kişi diğer tarafta olacak olursa seçim imkânı olamazdı. Hz. Ömer bu güçlüğü düşün¬dü. Mesele çok mühimdi. Halife’nin hemen seçilmesi icap ediyordu. Yedinci olan sahabî beklenecek olursa kanşıklıklar olabilirdi ve onun ne zaman döneceği belli değildi. Bunun için Hz. Ömer bu altı kişilik heyete, bazı şartlar da dâhil olmak üzere, yedinci bir şahıs seçti:
“Oğlum Abdullah b. Ömer de aranıza katılacak. Ancak koyacağım şartlara uyacaksınız. Abdullah, halife olarak seçilemeyecek. Şayet seçimde ekseriyet temin edilirse; mesela, dörde karşı iki gibi, bu du¬rumda Abdullah b. Ömer, ekseriyete uyacak ve şahsî görüş serdetmeyecek. Şayet her iki taraf da eşit olarak üçer kişi olursa Abdullah; Abdurrahman b. Avf hangi tarafta ise, reyini o tarafa kullanacak.”
Bu altı kişi; yeni halifeyi belirlemek için Fatıma binti Kays’m evinde bir araya geldiler. Ev sahibesi onları birkaç gün misafir edecekti. İs¬tedikleri gibi hareket etme hürriyetine sahip değillerdi. Çünkü Hz. Ömer’in, başka şartlan da vardı. İbn Kesir gibi kaynaklarımız diyor ki, Hz. Ömer, bu altı kişiyi murakabe etmek için bir gözetmen seçmişti. Aynca, bu altı kişinin bir odaya kapatılmasını, birini halife olarak seçeden bu odadan çıkmamalannı emretmişti.
“Şayet bu altı kişiden birisi ekseriyetle seçilse ve buna karşı adaylığını koyup kaybeden, seçilen halifeyi kabul etmezse onu derhal öl¬dürmeniz lazımdır.”
Bu, son derece sert bir emirdi. Fakat bu emir İslâm’ın faydası mülahazasıyla verilmişti. Çünkü Hz. Ömer, bir iç harp istemiyordu. Bu, sadece şeklen alınmış bir tedbirdi ve kendisi de buna ihtiyaç duyulacağına inanmıyordu. Buna rağmen, hiçbir şeyi unutmuyor, her ihtimale karşı tedbir alıyordu.
Halife seçmekle görevli altı kişi Fatıma binti Kays’m evinde toplan¬dı. Toplantıya, kimin aday olmak istemediği sorularak başlandı. Bu¬nun üzerine üç kişi çekilerek, “Ben aday değilim.” dedi. Geriye üç kişi kaldı: Hz. Ali, Hz. Osman ve Hz. Abdurrahman b. Avf. Son anda Abdurrahman b. Avf,
“Ben de aday değilim, bu durumda sizler beni hakem olarak tayin eder misiniz? Ben ikinizin arasında hilâfete daha layık olduğunu zannettiğim kişiyi, bütün varlığımla Allah’tan korkarak seçeceğim.”
Aday olduklarını açıklayan Hz. Ali ve Hz. Osman,
“Evet, memnuniyetle kabul ediyoruz.” dediler.
Kendi evi içerisinde cereyan eden bu çok önemli olayın tek şahidi Fatıma binti Kays’tır. O, kimse ile görüşmelerine müsaade olmayan kişilerin itimat ettiği bir kadındır. Der ki:
“Abdurrahman b. Avfm, vazifenin hakkını verebilmek için yaptık- lan ilginçtir. Odada bulunan beş kişiden müsaade alarak dışarı çıktı ve Medine şehrinde dolaştı. Birçok gün, gece ve gündüz dolaşarak halkın her tabakasından insanlarla görüştü. Ve görüştüğü her şahsa şunu sordu:
Halife olarak Hz. Ali ve Hz. Osman’dan hangisini tercih edersiniz?’ Biri cevaben, Osman dedi. Bir diğeri, Osman b. Affan diye ilave etti. Abdurrahman b. Avf yaşlılarla, gençlerle görüştü. O alimlerle ve cahillerle görüştü. O, tüccarlarla ve sanatkârlarla görüştü. Medine’de geçici olarak bulunan yabancı müslümanlarla da görüştü... Kadınlarla da görüştü. Ve evlenmemiş genç kızlarla bile görüştü. Ordu komu- tanlan ile de görüştü. Abdurrahman b. Avfm karşılaştığı bütün şahıslardan, iki kişi müstesna herkes Hz. Osman’ı tercih etti. Netice olarak görüldü ki, Medine’nin büyük ekseriyeti, Hz. Osman’ı tercih etmektedir. Hz. Abdurrahman b. Avf hâlâ memnun değildi ve heyetin yanına döndü. Bu sırada gece yansı olmuştu. Birkaç kişiyi çağırtıp getirtti. Bunlar arasında Hz. Osman ve Hz. Ali de vardı. Bunlarla ayn ayrı konuştu.
Hz. Osman ve Hz. Ali’ye ayn ayrı şu suali sordu:
‘Şayet, ben seni değil, öteki adayı seçersem, sen bunu gönül rızası ile kabul eder misin? Ona karşı buğz besleyip isyan etmez misin, ona her zaman itaat eder misin? Bu konuda birbirinize sadakat yemini eder misiniz? ‘
Evet, kabul ediyoruz; hatta başkasını dahi seçsen, ona itaat edeceğiz.’ dediler.”
Böylece gece gündüz süren araştırma sona ermiş, Abdurrahman b. Avf da aldığı neticeden memnun kalmıştı. Gönül ferahlığına, okunan ezan sesi de eklenince hafifledi ve mescide, sabah namazına gitti. Müslümanlarla beraber, sabah namazını kıldı. Namazdan sonra min¬bere çıkıp onlara,
“Şimdi sizin yeni halifenizi bildireceğim. Ya Ali! Şayet ben seni halife tayin edersem, sen her zaman Kur’ân-ı Kerîm’e, Hz. Peygamber’in sünnetine ve Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer’in tatbikatına uymaya söz verir misin?”
Hz. Ali şu cevabı verdi:
“Kur’ân-ı Kerîm ve Hz. Peygamber’in sünnetine evet, fakat ilk iki halifenin tatbikatına uymaya mecbur değilim. Ben de içtihat yapabilirim, müçtehidim, onlara her şeyde uymaya mecbur değilim.” Abdurrahman b. Avf bu defa Hz. Osman’a döndü:
“Peki, Ya Osman! Sen bu işe ne dersin?”
“Evet, Kur’ân-ı Kerîm, hadis ve ilk iki halifenin tatbikatına uyacağıma söz veririm.”
Bu sırada Hz. Abdurrahman b. Avf ellerini havaya kaldırarak:
“Ya Rabbi, sen şahit ol ki, İslâm menfaati için ben Osman’ı halife olarak seçtim.” dedi ve minberden inerek Hz. Osman’a minbere çıkmasını söyledi. Bunun üzerine ilk Abdurrahman b. Avf, ikinci olarak Hz. Ali olmak kaydıyla herkes Hz. Osman’a biat etti.
Hz. Ömer’in şehadetinden sonra halifelik müzâkereleri Fatıma binti Kays’m evinde yapılması, şerefli ve akıllı bir hanım olan ev sahibesi için büyük bir onurdur. Onun dindarlığı, sadakati, ilmi ve irfanı evinin meclis-i şûra seçilmesinde büyük öneme sahiptir. Ona ‘Sır Kâtibi’ dense yeridir. Zira İslâm tarihinin ilk seçimi sayılabilecek, Hz. Osman’ın hilâfeti meselesine şahit olmuş ve mahsur kalktıktan sonra anlattıkları ile tarihi bir olayın vesikalara geçmesini sağlamıştır.
Fatıma binti Kays, hem Peygamber Efendimiz’in meclisine sık sık katılmasının hem de özel derslerine iştirak etmesinin tesiri ile ondan hadis de rivayet etmiştir. Fatıma binti Kays, Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’den 34 hadis-i şerîf nakletmiştir. Kendisinden, Şa’bî başta olmak üzere Tâbiün neslinin büyüklerinden bazılan hadis rivayet etmiştir. Hadis rivayetinde, Hz. Aişe haricinde en meşhur hanım sahabîlerin arasına girmiştir. Diğer ravi hanımlann bazıları şunlardır: Hz. Fatıma, Ümmü Seleme, Ümmü Habibe, Esma binti Ebû Bekir, Şevde binti Zem’a, Zeynep binti Cahş, Ümmü Haram, Fa- tıma binti Kays, Ümmü Ferve, Safiye binti Abdulmuttalib.
Bu kutlu neslin ardından da pek çok kadın alim yetişmiştir. Örnek olarak birkaç tanesinin sadece ismini zikretsek yeterli olur: Kitabet ve şiir alanında Uleyye binti Mehdi, Aişe binti Ahmet el-Kurtubiyye, Vil- lade binti Halife el-Müstekfî yetişmiştir. Tıp alanında göz hastalıkları¬nı tedavi etmekle meşhur Benî Eved kabilesinden Tabibe Zeynep, Ümmü’l-Hasen binti’l Kadî Ebû Cafer et-Tancalî meşhur bir tabiplerdir. Hadis alanında Kerime el-Merveziye, Seyyide Nefise binti Muhammed yetişmiştir.
İbni Asakir, kendi hocaları arasında seksen küsur kadın muhaddis sayar. Ayrıca, İmam Şafii, Buhari, İbni Hallikan ve İbni Hibban gibi alimlerin kadın müderriseleri de olmuştur. Bu müderriselerin çoğu, fakih, edip ve meşhur alimlerdir. Sadece birkaç misalini verdiğimiz bu kadın alimler bile İslâm’ın kadınların eğitimine bakışını ortaya koymaya yeter.
Bu vesile ile anlaşılmıştır ki kadınların ilim ile meşgul olmaması, İçtimaî hayatın içinde yeterince varlık gösterememeleri dinî bir yasaklamadan ziyade kendi açıklannı kapatmaktaki gayret yetersizliğinden- dir. Buna bir de toplumlarm İslâm öncesi gelenek ve göreneklerini de eklersek mesele daha açık bir hâl almaktadır. Din-i mübin-i İslâm’ı doğru kaynaklardan öğrenmek, yeterince araştırmak, çokça okumak ve doğru teşhisler ortaya koymak biraz emek gerektirdiğinden olsa gerek, insanlarımız dilden dile dolaşan ve cehalet kokan birtakım rivayetlerle yetinmeyi tercih etmişlerdir. İslâm’a uygun olmayan bu tavır karşısında yapılacak olan, yeniden Kur’an’ın özüne dönmek, ara¬nılan cevapları ayetler ve hadisler arasında takip etmektir.
Ashâbm, tâbiinin, tebe-i tâbiinin, onlardan sonra gelen büyük alim ve ihlâslı mü’minlerin yaptığı budur. Ashâb hanımları arasında yaygın bir temayül olan ilim öğrenmek ve öğretmek Fatıma binti Kays’m üzerine aldığı öncelikli vazifeleri arasındaydı. Hayatı peygamber meclisinde geçen bu alime hanımın vefatı da bir ilim şehrinde oldu. Hayatının son dönemlerini, Küfe valisi olan kardeşi Dahhak b. Kays’m ya¬nında geçirdi.
İslâm coğrafyası Hz. Ömer zamanında ciddi anlamda bir imar faaliyetine sahne oldu. Birçok yeni şehir kuruldu. Hicret’ten 17 yıl son¬ra 649 yılında Basra ve Küfe şehirleri inşa edilmiştir. Bu tarihten ön¬ce bu bölge insansız bir saha idi. Hz. Ömer, Kûfe’ye ayn bir alaka gösterdi. Fasih Arapça konuşan kabileleri şehrin çevresine yerleştirdi. Abdullah b. Mesud’u halka ilim öğretmesi için Kûfe’ye gönderdi. Sa’d b. Ebû Vakkas, Huzeyfe, Ammar b. Yasir, Selman el-Farisi ve Ebû Musa el-Eşari radıyallâhu anhüm gibi alim sahabîler de şehrin irfanına katkıda bulunarak İbn Mesud’a yardımcı oldular. Küfe bir irfan şehrine dönüştü. Hz. Ali şehre geldiğinde fakihlerin çokluğundan memnun olup şöyle demişti: “Allah’ın rahmeti İbn Mesud’un üzerine olsun. Bu şehri ilimle doldurdu. Onun talebeleri şehrin kandilleridir.”
Hz. Ali, en az İbn Mesud kadar ilme önem verdi. Halka fıkıh öğ-retmeye devam etti. Kûfe’yi İslâm devletinin başkenti yaptıktan ve alim sahabîlerin şehre gelmesinden sonra Küfe; İslâm şehirleri arasında fakihleri, muhaddisleri, Kur’an ve Arap dili ile iştigal eden alimle¬rinin çokluğu ile benzersiz bir şehir haline geldi.
Tarihçiler, büyük bir irfan atılımı olan iki şehrin inşası sırasında sadece Kûfe’ye yerleşen sahabîlerin bin beş yüz kadar olduklarını, bunların yetmiş kadarının da Bedir ashâbı olduğunu bildirir. Sahabenin bereketli çalışmaları bütün bir şehri üniversiteye çevirdi. Enes b. Şirin, Kûfe’yi anlatırken şunları söylemektedir: “Kûfe’ye geldiğimde baktım ki şehirde dört bin kişi hadis, dört yüz kişi de fıkıh tahsil etmekte idi.”
Fatıma binti Kays dahi bu ilim merkezinin cazibesine kapılıp Kûfe’ye yerleşmiştir. Ömrünün en verimli yıllarını burada ilimle meşgul olup özellikle kadınların eğitimiyle ilgilenerek geçirmiştir. İlim peşinde koşarak hayatını harcamış olan Fatıma binti Kays’m ne yazık ki buradaki hayatına dair bilgi sahibi değiliz. İsterdik ki hangi ilim halka- lanna katılarak kimlerden ders aldığını öğrenebilelim. Zira onların sadece ilimle meşgul olmalan bizim için yeterli iken ilmi elde ediş bi¬çimlerini öğrenmek, kalıcı bilgiye sahip olmanın yollarını öğrenmede bize fayda temin edebilirdi. Asr-ı Saadet kadınlarının İslâm’ın yayılmasında büyük katkısı olduğu düşünülürse onlann ilme verdikleri emeğin İslâmî ilimlerin oluşmasında ne gibi fayda sağladığı görülür. Zira bir ilim şehrinde, ilim için inşa edilmiş bir şehirde şekillenen İslâmî ilimler Fatıma binti Kays gibi sağlam hafızalarda işlenmiş ve saklanmıştı.
Kûfe’nin kuruluşundan 15 yıl sonra miladi 674 senesinde vefat etmiş, Hakk’ın rahmeti onu da kendisinden evvelkilerde olduğu gibi kuşatmıştır.
Asr-ı Saadet’te, Allah’ın kendilerine vermiş olduğu kıymeti idrak ederek üstlendikleri müslüman kadın şahsiyetini, yıllann ve hasımların tesiri ile yıpratmış olan çağımız hanımefendileri; iman, ihlâs, ilim ve vakar ile her birini birer kahramanda toplayan bu değerleri yeniden şahsiyetlerinde bir araya getirerek aslına rücu etmelidir. Ancak bundan sonradır ki yeniden doğuş ve diriliş mümkün olabilsin.

Kaynak: Serpil Özcan- Hz. Havva'dan Hz. Zeyneb'e Kadınların İzinde
Geri Bildirim!