"Rasulüm biz seni alemlere rahmet olarak gönderdik 21/107"
Hz. Safiye Binti Abdulmuttalib
İslâm’ın İlk Kadın Kahramanı Hz. Safiye Binti Abdulmuttalib   
Her müslümanm öncelikli vazifesi, iyiliği emredip kötülükten sakındırmaktır. Kendisine faydası olmayanın kimseye bir hayır ulaştıra- mayacağı gerçeğinden hareketle iyiliği emredip kötülükten sakındırma vazifesine ilk olarak insan kendisinden başlamalıdır. Zira riyanın, riya ile söylenmiş sözün ve işlenmiş amelin, dolayısıyla riyakârın ikna kuvveti yoktur. ‘Kendi’ tanımına dâhil olan, yakın akrabalar ise hemen ardından gelir.
Tebliğin bütün bir beşeriyete duyurulması ve cihana şamil kılınabilmesi için tedrici bir yönteme riayet etmek, mesajını kendisini çev¬releyen halkalara birer birer ulaştırarak ilerlemek mecburîdir. İnsanın içinde bulunduğu muhit ve akraba çevresi, onun anlattıklarını uzaktakilere nazaran daha çabuk kabul eder. Daveti kabul edenlerin yakınları ve akrabaları da düşünüldüğünde, İslâm’ın cemiyete bu yolla daha kısa bir zamanda ulaşabileceği kolayca anlaşılır. Şayet insanın yakınları onu desteklemeyip ona yardımcı olmazlarsa diğer muhatap¬lar ona güvenip inanmakta, itimat gösterip bağlanmakta güçlük çekerler. Diğer taraftan bu vazifenin istenilen şekilde başarıya er dirilebilmesi için yakınların yardımlarına da ihtiyaç vardır.
Lût aleyhisselâm kavminin sapıklıkları karşısında çaresiz kaldığında, kendisine destek verecek yakmlannm yokluğunu hissederek şöy¬le demişti:
“Keşke benim size karşı bir kuvvetim olsaydı veya çok sarp bir kaleye sığmabilseydim.” (11/Hûd, 80)
Peygamber Efendimiz, Hz. Lût’un bu sözünden bahsettikten sonra şöyle bir izahta bulunmuştur:
“Allah Lût’a rahmet etsin. O çok sağlam bir yere (Rabbine) sığmıyordu... Allah, Lût’un bu duasının bereketiyle ondan sonra gelen bütün peygamberlere, kendisine destek verecek hısım ve akrabalar ihsan etmiştir.”
Bununla birlikte İslâm, akrabalan koruyup kollamaya ve onlarla münasebetleri kuvvetlendirmeye ayn bir ehemmiyet vermiştir. Sıla-i rahim, büyük faziletlerden biri olarak telâkki edilmektedir. Dolayısıyla kişi, her şeyden önce kendi ailesinden ve yakın akrabalarından mesuldür.
İnfak ve ihsanda, bakmakla yükümlü bulunduğu kimselere önce¬lik veren Efendimiz, bundan daha önemli olan tebliğ vazifesine de yine akrabalanndan başlamıştır.
“Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan bir ateşten koruyun.”
Hz. Peygamber’in evlilik yoluyla ve neseben yakını olmak, herkesin istediği bir şeydir. Onun seçkin torunları Hz. Haşan ve Hz. Hüseyin’in soyundan olmak da öyledir. Ama tüm bunlar, insanın elinde olmayan ve Allah’ın takdiriyle olan şeylerdir. Dolayısıyla Allah vergisi olan her nimet gibi, bu nimetler de O’nun yolunda kullanılıp değerlendirilebildiği oranda anlamlı ve şereflidir. Aksi takdirde, nice insan¬lara verilen nice nimetler, onların azgınlık ve taşkınlığını artırmış ve sonuçta helaklerine sebep olmuştur. Kan dökücü Kâbil’in, Hz. Âdem’in oğlu olması; putperest bir kişi olan Azer’in, Hz. İbrahim Pey¬gamber’in babası olması; Hz. Nuh ve Hz. Lût Peygamberlerin inkârcı eşlerinin peygamber eşi olmaları, Ebû Leheb’in Hz. Peygamber’in amcası olması gibi. Tüm bu yakınlıklar, bu kişilere hiçbir şey kazandırmamıştır. Âhirette hesap verme ve dalâlet ve kötü amelleri için ceza görme herkes için aynı olup Hz. Peygamber’in en yakınları bile bunun dışında değildir. Dolayısıyla, sırf yakınlarından olmakla cezadan kurtulamayacaklarından, Hz. Peygamber’e doğru inanca ulaşıp salih amellerde bulunmaları için yakınlarını uyarması emredilmiştir.
Hz. Ali Efendimiz şöylece anlatır:
“(Önce) en yakın akrabanı uyar (ve davet et). (26/Şu’arâ, 214) ayeti nazil olunca Resûlullah beni çağırdı.
Ey Ali! Yüce Allah en yakın hısımlarımı inzâr etmeyi emretti. Bu bana çok kaygı verdi. Biliyorum ki ben ne zaman kavmime bu işi açmaya kalksam, muhakkak hoşuma gitmeyen şeylerle karşılaşacağım. Bu sebeple bir müddet sustum. Bunun üzerine Cebrail bana geldi: Ya Muhammed! Eğer emrettiği şeyi yapmayacak olursan Rabbin sana azap edecektir, dedi. Ya Ali! Bize, bir kap yemek hazırla ve üzerine de koyun budundan koy. Bir kap da süt getir. Sonra, Abdulmuttalib oğullarını çağır da onlarla konuşayım ve emrolunduğum şeyi kendilerine tebliğ edeyim.’ buyurdu.”
Peygamber Efendimiz’in dedesi Abdulmuttalib, kendi zamanında Hâşimoğullan’nm başkanıydı. Hacılann su ve yemek ihtiyacını karşılama görevlerini yürütüyordu. Bu görev babasından kendisine miras kalmıştı. Gördüğü bir rüya üzerine Cürhüm kabilesinin Mekke’den giderken kapattığı Zemzem Kuyusu’nun yerini keşfederek kuyuyu yeniden kazdı. Kur’an’da da haber verilen Fil Olayı’nda Kâbe’yi yıkmaya gelen Ebrehe ile görüşmelerde bulundu. Hatırı sayılır bir kimseydi.
Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’in babası Abdullah, Abdulmuttalib’in oğullarından biriydi. Amcalan arasında Hâris, Zü-beyr, Ebû Talib, Ebû Leheb, Hamza ve Abbas meşhurdurlar. Bunlardan Hâris ve Zübeyr, İslâm’dan önce vefat etmiş, diğerleri ise İslâm dönemine yetişmişlerdir. İslâm dönemine yetişenlerden Ebû Leheb ve Ebû Tâlib İslâm’ı kabul etmezken Hamza ve Abbas müslüman olmuş¬lardır. Âtike, Beyza, Ervâ, Berre, Safiye ve Ümeyme de halalarıdır.
Hz. Ali, Peygamber Efendimiz’in emri ile bir kap yemek üzerine yerleştirdiği koyun budunun yanında bir kap sütle sofrayı hazırladı. Hazırlığını bitirdikten sonra sırayla bütün akrabalan tek tek ziyarete ve usulünce davete başladı. Sıra Ebû Leheb’e gelmişti.
“Ey amcam, amcamoğlu Ebû’l Kasım seni ve diğer kardeşlerini evine davet ediyor.”
“Muhammed son zamanlarda pek kendinde değildi. Uzza’dan di¬lerim ki hastalığı geçmiş ve kendine gelmiş olsun. Tamam ya Ali, sen haber ver, birazdan geleceğim.”
Ebû Leheb’ten sonra sıra Safiye binti Abdulmuttalib’e gelmişti. Hz. Ali aynı erkân ile onu da haberdar etti:
“Ey değerli halacığım! Amcaoğlu Ebû’l Kasım seni ve bütün kar-deşlerini davet ediyor. Size önemli haberler verecek.” Peygamberimiz’in halası:
“Muhammed çağırıyorsa gerçekten önemli bir durum var demektir. Son aylarda yaşadıklan onun bir haberin müjdesini taşıdığının işaretiydi. Tamam, geleceğim...” derken içinden, “Orada Muhammed büyük bir meseleyi anlatacaktır. Zira hâlleri sıradan insanların hâlleri gibi değildi. Kimisi ona deli dedi ama bana kalırsa ondaki, delilikten üstün bir şeydir. Hem Muhammed gibi bir emini delilik nerden gelip bulacakmış?” diye geçiriyordu.
Peygamber’in davetine bütün ailesi iştirak etmişti. Bir kişi bile eksik değildi. Kendisinden; hayırdan başka bir haber duymadıkları, dostluk ve iyi akraba ilişkilerinden başka bir şey görmedikleri, güvenilirliliğinden dolayı lel-Emin’ adını verdikleri Abdullah’ın yetimi Muhammed onlara ne söyleyecekti acaba?
Araplar hitabete büyük önem verirlerdi. Çocuklarını genç yaştan itibaren buna alıştırırlardı. Peygamberimiz’in döneminde ve öncesinde de meşhur hatipler yetişmiştir. Hatibin toplum içindeki yeri şairden hemen sonra gelirdi veya onunla aynı düzeyde kabul edilirdi. Hz. Peygamber’in dedelerinden Ka’b b. Lüey, Hâşimb. Abdümenâfve dedesi Abdulmuttalib b. Hâşim meşhur hatipler arasında yer alırlar. Peygamber Efendimiz’in de irat ettiği konuşmalarında ve hutbelerin¬de çok güçlü bir hitabete şahit oluyoruz.
Sofranın etrafında toplanan kalabalık aralarında fısıldaşarak bekliyordu. Bazılan ona azarlar gibi bakarken bir kısmının gözlerinde mer¬hamet ve sevgi pınarları çağıldıyordu. Bu güzel yüzlü, endamlı insan, aklı ve fikri ile ahlâkı ve muaşereti ile hayranlık uyandıran genç adam, nasıl azarlanabilirdi ki! Peygamberimiz onlan teker teker süzdükten sonra şöyle konuştu:
“Hamd Allah’a mahsustur. O’na hamd eder, yardımı da O’ndan dilerim. O’na inanır ve O’na tevekkül ederim. Şehadet ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur. O, birdir, eşi ve ortağı yoktur! Vallahi ben bütün insanlara yalan söylemiş olsam bile size karşı yalan söylemem! Bütün insanlan aldatmış olsam yine sizi aldatmam! Sizi kendisine da¬vet ettiğim Allah öyle bir Allah’tır ki, O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur!
Vallahi sizler uyur gibi öleceksiniz! Uykudan uyanır gibi de dirilecek ve bütün yaptıklarınızdan hesaba çekileceksiniz. İyiliklerinizin mükâfatını görecek, kötülüklerinizin de cezasını çekeceksiniz. Bunun sonucu ya temelli cennette ya da ebedî olarak cehennemde kalmaktır. İnsanlardan ilk uyardığım kimseler sizlersiniz.
Ey Abdulmuttaliboğulları! Vallahi Araplar içinde dünya ve âhiretiniz için, benim size getirdiğim şeyden daha üstününü ve daha hayırlısını kavmine getirmiş bir yiğit bilmiyorum. Ben sizi dile kolay gelen fakat mizanda ağır basan iki kelimeye davet ediyorum ki o da Allah’tan başka hiçbir ilâh olmadığına ve benim de Allah’ın kulu ve resûlü olduğuma şehadet etmenizdir. Yüce Allah, sizi buna davet etmemi emir buyurdu.
Ey Abdulmuttaliboğullan! Ben özel olarak size, genel olarak da bütün insanlara peygamber gönderildim. Siz bu konuda daha önce görmediğiniz mucizelerden bazısını da görmüş bulunuyorsunuz. Bu vazifemde bana yardımcı ve kardeş olmayı, böylece cenneti kazanmayı hanginiz kabul eder? Hanginiz bu yolda kardeşim ve arkadaşım olmak üzere bana biat eder?” buyurdu.
Server-i Âlem Efendimiz’in bu davetine kimse icabet etmediği gibi gülüşüp onu alaya aldılar. Bu güruhun başında Ebû Leheb bulunuyordu. Peygamberimiz, az miktar yemekle çok kişinin doyduğunu görmelerinin onların imanını kolaylaştıracağını sanıyordu. Oysa Ebû Leheb başka ithamlara başvuracaktı:
“Muhammed önümüze koyduğu bir kap yemekle 40 kişinin doyduğunu görüp ona iman etmemizi istiyor. Hâlbuki o bizi büyük bir sihirle büyülemek istemiştir. Eğer iyi bir büyücüye iman etmek gerekirse Araplann senden çok daha büyük mucizeler gösteren sihirbazları vardır. Onlara inanırız.“
Ebû Leheb’in sözleri kendisi gibi düşünenlerin gülüşmelerine ve kahkahalanna sebep oldu. Bir başkası:
“Kardeşim doğru söylüyor. Senin bu söylediğine bütün tanrılann gazap edeceğini düşünmüyor musun? Atalarımızın dinini terk etmeye nasıl cesaret ediyorsun ve hiç utanmıyor musun? Öldükten sonra atalannm ruhlarının sana azap edeceğini bilmiyor musun?”
“Muhammed aklını kaybetmiş ya da onu cin çarpmış. Yazık oldu. Seni el-Emin, diye çağırırdık bundan böyle yeni hâline yaraşır başka bir isim bulmamız gerekecek.”
Kahkahalann ardı arkası kesilmiyordu ama bunlar, meselenin gülünecek olmasından ziyade asap bozukluğundan kaynaklanan isteri kahkahalanydı. Ağızlan gülen bu insanlann gözlerinde neşe emaresi yoktu. Onların gözleri ateşler içinde âdeta kin ve öfke kusuyordu.
Bu ilk deneme başarısız olmuştu ama Allah Resûlü, akrabalarını uyarmaya devam etti. Onların alay ve hakaretlerine aldırmadı. Akra¬baları onu sokakta gördüklerinde de hakaretlerinden geri kalmıyorlardı. Bu alayların altında, olmayacak bir işin, büyük bir iddianın kendi kavimleri arasından biri tarafından söylenmesinin utancı vardı. Alaycı ve vurdumduymaz hâlleri ile Peygamberimiz’i dışlamaya, âdeta onun delilik saydıkları cesaretinden kendilerini uzak tutmaya çalışıyorlardı. Ona az da olsa arka çıkmak, atalarına hakaret sayılan, toplumun kabullerinin dışında olan iddialanna da destek sayılacaktı. Desteklemezlerse de Araplar arasında çok önemli olan hısım akrabayı korumak şartını ve kabile asabiyetini ihmal etmiş olacaklardı ki böyle bir eksikliği kendilerine yakıştıramazlardı. Bu sebeple onun deli olduğuna hem kendilerini hem de halkı inandırmaya çalıştılar.
Peygamber Efendimiz bir gün Safâ tepesine çıkarak neredeyse tamamı akrabası olan Kureyş kabilelerini tek tek çağırdı. Büyük bir kalabalık toplandı. Onlara ilk olarak kendisini nasıl bildiklerini sordu. Dediler ki:
“Biz seni bütün tecrübelerimizde doğru sözlü bulduk. Sen, bizim aramızda herhangi bir suçla itham edilmiş de değilsin. Bugüne kadar senin yalan söylediğini duymuş değiliz.”
Hepsi birden bu sözün doğruluğunu tasdik ettiler, birbirlerine bakarak onayladılar. Topluluk içinde oluşan olumlu havayı değerlendirmek isteyen Allah Resûlü şöyle buyurdu:
“Öyleyse, Allah’ın gelen azabına karşı sizi uyanyorum, kendinizi O’nun cezasından koruyun. O’na karşı çıkarsanız size hiçbir yardı¬mım olmaz. Kıyamet günü yalnızca muttakiler bana en yakın olacaktır. Sakının ki başkalan sahih amellerle gelirken siz başlarınızın üzerinde günah yüküyle gelmeyesiniz. Sonra beni yardıma çağırasınız da ben sizden yüz çevirmek zorunda kalırım. Şüphesiz burada, dünyada size kan bağıyla bağlıyım ve iyi bir yakınlığın gerektirdiği şekilde size mümkün olan en nazik davranışta bulunacağım.”
Ebû Leheb her zaman olduğu gibi yine hakaret etmeye, bağırıp çağırmaya başladı. O olmasaydı belki diğerlerinin imanı gecikmeyecek, İslâm onlan da şereflendirecek! Ancak Ebû Leheb zalimdi ve cahildi. Hatta ailesinin en zalimi ve en cahiliydi. Çünkü hemen her yerde önce onun sesi çıkıyor, önce o itiraz ediyor, önce o hakaretlere başlı¬yordu. Bu defa işi ileri götürdü, hatta atmak için eline yerden taş bile aldı. Ancak Resûl-i Ekrem Efendimiz ne pahasına olursa olsun Al¬lah’ın dinini anlatmaya, risalet vazifesini yerine getirmeye devam etti. Tek tek kabilelerin ismini sayarak:
“Ey Kureyş cemaati! Ey Ka’b b. Lüey oğulları! Kendinizi Cehen-nem ateşinden kurtannız! Ben, sizi Allah’ın azabından kurtarabilecek bir güce sahip değilim!” buyurdu ve her bir kabileyi tek tek uyardı. Daha sonra hususi olarak bazı şahıslara hitap ederek:
“Ey Abbas b. Abdulmuttalib! Ben seni Allah’ın azabından kurtarabilecek hiçbir şeye sahip değilim. Ey Zübeyr b. Avvam’m annesi, Allah Resûlü’nün halası Safiye! Ey Muhammed’in kızı Fatıma! Kendinizi Allah’tan satın alınız! Siz, benim malımdan dilediğinizi isteyiniz. Fakat ben sizi Allah’ın azabından kurtarabilecek hiçbir şeye sahip değilim.” Sevgili Peygamberimiz vazifesini yerine getirmiş, ailesini uyarmıştı. En yakmlanndan kendisine destek verenler, sayılı birkaç kişi idi. Ak¬rabalarından Mekke’nin fethine kadar İslâm’a girmeyenler bulunduğu gibi iman nimetine hiç kavuşamadan ölüp gidenler de vardı. Ona destek veren iman edip kurtuluşa erenlerden biri Peygamberimiz’in halası cennet hatunu Safiye binti Abdulmuttalib’ti. Aynı mecliste bulunan pek çok erkeğin arasından cesaretle sivrilmiş, bir kılıç darbesiyle oracıkta ölebileceğim bile hesaba katmadan sesini yükseltmişti:
“Ey kavminin övüncü, cesaretli, kahraman yiğitler! Zayıfların yardımına koşmakta acele eden, topraklarında aç ve yoksul barındırmayan, atalarının bıraktığı emanetleri koruyan savaşçılar! Kardeşinizin oğlunu ve onun dinini yardımsız bırakmak size yakışır mı? Vallahi eğer onu sahipsiz bırakır, davasında desteklemezseniz Haşimoğulları’nm şanına kara bir leke sürmüş olursunuz. Kim kendi kavminden olan yüce bir kimseyi yalnız bırakmıştır, söyleyin! Ehl-i kitap alimleri Abdulmuttalib’in soyundan bir peygamber çıkacağını bildiriyorlar. İşte o peygamber yeğenimiz Muhammed’dir. Bu haberi duymakta ge- ciktiyseniz ona uymakta acele edin. Yoksa bu şerefi de yahudilere mi bırakacaksınız? Yakında Yesrib’den birileri çıkar gelir de ona iman ederse, siz elindekini ilk olarak akrabasına ikram eden Muhammed’i geri çevirme zayıflığına düşmez misiniz? Elinizi çabuk tutun! Size su¬nulan, bundan öncekilere verilmemiş bir nimettir ki bundan sonra da kimseye böyle bir devlet nasip olmayacaktır!”
Bir kadının bunca soylu soplu, güçlü kuvvetli ve de öfkeli erkeğin önünde sesini yükseltmesi bazılarının canını sıkmıştı:
“Ey kadın! Fazla söz söyledin. Burada sana bu kadar konuşma hakkı düşüyor mu?” denilince içlerinden biri:
“Haşimoğulları kendilerinden olan herkesin sözüne itibar ederler ey kardeşim. Doğru söylüyor. Niçin bu fırsatı tepelim ki! Farz edin ki Muhammed yalan söylüyor. Onu desteklemekle birbirimize olan sö¬zümüzü tutmuş olur, itibarımızı arttırırız. Yok, doğru söylüyorsa ona uymakta en çabuk biz davranmış, her işte olduğu gibi bu işte de reis¬liği ele geçirmiş oluruz.” diyerek sözü tamamladı.
Bu defa Ebû Leheb atıldı:
“Andolsun ki bu boşuna bir umuttur. Ey Safiye, sen burada konu¬şacak son kişisin. Zaten kadınların sözleri erkeklere ayak bağıdır. Bırak bu işe biz karar verelim. Sen sıranı bekle ve yerini bil. Kureyş aileleri ve onlarla birlikte bütün Araplar ayaklandığı zaman, onlara karşı koyacak kuvvetimiz yoktur. Vallahi onlann yanında bir lokmada yutulacak kadar güçsüzüz.”
Safiye binti Abdulmuttalib’in daha konuşacak sözleri vardı. Derin bir nefes alıp kaldığı yerden devam etti:
“Ey kardeşim Abdüluzza, şu topluluk içinde kardeşinin oğlunu en iyi senin koruman gerekirken şu öfken ve kinin nedendir? O benim olduğu kadar senin de yeğenindir. Onun sözlerindeki doğruluğu sen de benim kadar görüyor ve biliyorsun. Korkarım ki seni bu hale düşüren, kavminin seni yalanlama korkusundan başka bir şey değil. Korkanm ki bu gidişle kavminin değil ama yahudilerin maskarası olacaksın.”
Sıra, bir süredir olan biteni sessizce dinleyen Ebû Talib’e gelmişti. Ebû Leheb’e karşı Safiye’nin yanındaydı:
“Ey korkak! Vallahi biz sağ oldukça onun yardımcılan ve koruyuculan olacağız. Sen ey kardeşimin oğlu Muhammed! İnsanlan Rabbine davet etmek istediğin zaman bildir ki silahlanıp seninle birlikte vuruşalım.” Hz. Safiye haklıydı ama biraz eksik söylemişti. Kendisine hararetle karşı çıkan Abdüluzza b. Abdulmuttalib, kardeşinin oğlunun tebliğ ettiği dinin en büyük düşmanı olacak, kendi eliyle hem dünyasını hem de âhiretini mahvedecekti. Tebbet sûresi, Kur’an’m bize sunduğu canlı ibret levhalarından birisidir. Burada, biz iman ehline düşmanlıkta sembolleşen bir tiple karşılaşmz. Bir defa bu sembol kişinin adı Ebû Leheb, ‘alev babası’ anlamına gelmektedir ki, onun kişiliğine de, hak ettiği akıbete de bundan daha doğal bir isim düşünülemez. Kur’an da zaten onu ‘alev alev bir ateşle’ müjdeliyor.
Haşimoğullan’nm en büyükleri, bütün akrabalık bağlannı hiçe sayarak kendisinden beklenilmeyen bir düşmanlıkla eşleriyle birlikte Peygamber Efendimiz’e ve müslümanlara hasım olmuşlar, bu uğurda ellerinden geleni yapmışlardır. İçlerinden ilk iman edenler Hz. Safiye ile birlikte Hz. Hamza idi.
Hz. Safiye’nin annesi, Hz. Amine’nin kız kardeşi Hale binti Vehb’dir. Yani o Peygamberimiz’in hem halası hem de teyze kızıydı. Safiye binti Abdulmuttalib, Hz. Hatice’nin kardeşi Avvam b. Huvey- lid’le evlenmiştir. Safiye el-Avvam’la olan evliliğinden Zübeyr, Saib ve Abdulkabe’yi dünyaya getirmiştir.
Yukanda zikredilen hâdiselerin akabinde müslüman olmuş, oğlu Zübeyr de onunla birlikte iman şerefine nail olmuştur. O zamanlar müslüman olmak çok daha büyük bedele karşılık geliyordu. Müslüman oluğunuzu söylemek, günlerce, aylarca belki de yıllarca işkence altında inlemek demekti. İşkenceler yalnızca fakirlere, güçsüzlere ve kölelere yapılmıyordu. Hz. Ebû Bekir gibi kavminin efendisi olan birinden, Hz. Osman’a hatta kabilesinin en varlıklı ailelerinin çocuklarına kadar herkes bu insanlık dışı muameleden payını alıyordu. Hz. Safiye’nin oğlu Zübeyr b. Avvam da kapatıldığı bir odada havasız bırakılarak, duman altında işkenceye tâbi tutulurdu. Amcalan onu, hararetle yanan ateşe sokup çıkararak inancından döndürmeye çalışırlardı. Kendisini zaman zaman görebilen annesi, oğluna cesaret verirdi:
“Sebat et oğlum, dayanıklı ol. Bütün müslümanlann hatta Allah’ın elçisinin bile senin yardımına ihtiyacı var. Yardım ve desteğe en layık kimse senin dayıoğlundur.”
“Vallahi anneciğim elimden geleni yapıyorum ama bu işkenceler bir gün son nefesimi vermeme sebep olacak. Peygamber’e yardım edemeden, İslâm’ın bütün Arapların tek dini olduğunu göremeden öleceğimden korkuyorum.”
“Dayanacaksın, üzülmeyecek ve korkmayacaksın. Allah’ın izniyle senin Peygamber’in yanında nice savaşlara katıldığını ve sonunda şehit olduğunu görüyorum. Unutma, şu daracık odada ölmek bir cengâvere yakışmaz. Allah şahidim olsun ki erkeklerin güçlerinin yettiği şeylere gücüm yetseydi ben de ona mutlaka tâbi olur ve onu korurdum.”
İlk müslümanlann dördüncüsü veya beşincisi olduğu belirtilen Zübeyr b. Avvam, o zaman 16 yaşında gencecik bir delikanlıydı. Oğ¬lunu tek başına büyüten Hz. Safiye; onun çelik bir iradeye, yılmaz bir cesarete, asla geri adım atmayan bir sebata sahip olması için çok ciddi bir eğitim metodu takip etmiştir. Onun oldukça sert bir anne olduğunu söyleyebiliriz. Elde ettiği sonuca bakarak onun yerinde, doğru bir karar aldığını görürüz. Zira babaları hayattayken dahi erkek ço¬cuklarının terbiyeleri yeterince müşkül olduğu hâlde, Hz. Safiye tatlı- sert yöntemi ile oğlunun, ashâbm sayılı kahramanları arasında yer al¬masını sağlamıştır.
Eşini, çocukları küçük yaşta iken kaybetmişti. Üç erkek çocuğunu terbiye etmek zor ve meşakkatli olduğundan bazen çocuklarını döverdi. Onun bu davranışına aileden bazıları karşı çıkar, çocuklanna zul¬mettiğini söylerdi.
“Evlat böyle dövülmez, sen bu çocuğa buğz ediyorsun!” diyerek Hz. Safiye’yi azarlarlardı. Bir defasında o, bu itirazlara bir şiirle karşı¬lık vermişti. Şiir mealen şöyledir:
“Her kim benim için ‘buğz ediyor’ derse yalan söyler. Ben onu ancak edepli ve akıllı olsun, cengâver olup ganimet getirsin, malını tu¬tarak kötü yollarda harcamak sûretiyle evinde kuru hurma verdi hu¬bubat yemeyi itiyat hâline getirmesin diye döverim!”
Bu şiirin söylenmesine sebep olan çocuğun cennetle müjdelenen sahabe Zübeyr b. Avvam olduğu rivayet edilmektedir. Bir annenin ço¬cuklarına zulmetmesi söz konusu değildir. Hele bahsi geçen anne Hz.Safiye ise... Onun, bu haddinden fazla sert tutumunu; hem erkek çocuklarının babasız bir hâlde terbiye edilmesinin güçlüğüne hem de kendisinin eşinin dayanağından yoksun bir hanım oluşuna bağlamak gerekir. Anne ve baba, çocukların eğitiminde aynı öneme sahiptir. Bi¬rinin yokluğu diğerinin iki kat fazla çalışmasını gerektirmekten çok, açılan boşluğu doldurmak mecburiyetini doğurur. Tabiidir ki ne an¬ne babanın, ne de baba annenin yerini doldurabilir. Bu büyük ve hayatî eksiklikten kaynaklanan çaresizlik, bazen doğru görünmeyen tedbirlere kişiyi mecbur bırakabilir. Hz. Safiye’nin tutumunu da bu şekilde izah etmek en doğrusudur.
Arap edebiyatı kaidelerine göre kuvvetli bir şiir olan bu beyti du-yan akrabaları cevap verebilmek hususunda zayıf kalmışlar ve birbir¬lerinden yardım istemişlerdir. Cennet hatunu, cesaret ve fesahat sahi¬bi, akıllı ve edip bir hanımdı. Babasının vefatında söylediği şiirleri de meşhurdur.
Çocuklannı büyütürken çok sıkıntı çektiği doğrudur; ancak Zü-beyr b. Avvam bir anne için çektiği bütün sıkıntıları unutturacak bü-yük bir mükâfattır. 67 yaşında şehit edilinceye kadar Allah ve Resûlü için mücadele etmiş, sayısız muharebeye katılmış, hesapsız hayırlar işlemiş, son derece zarif bir kimseydi.
Hz. Safiye, sadece çocukları için değil ailesindeki bütün erkekler için de bir terbiyeci vasfı taşıyordu. Hz. Hamza’nm müslüman olu-şunda onun büyük payı unutulmamalıdır. Onun, ailesindeki bütün erkekleri sigaya çeken, tereddüt ettiklerinde doğruyu bulmalarında yardım eden, gerektiğinde sert, genelde yumuşak tavrı Hz. Hamza’nm da kararlı olmasında büyük destek sağlamıştır.
İman yaklaştıkça, şeytan Hz. Hamza’ya vesvese veriyordu. Kavmi¬nin en güçlülerinden birinin, elindeki yayın tek darbesiyle Ebû Cehil’in kafasını yaracak kadar kuvvetli, verdiği sözden asla dönmeyecek kadar dirayetli, hakikati görüp destekleyecek kadar cesaretli birinin müslüman olması, ne şeytanın ne de müşriklerin işine gelirdi. Bu se¬beple Hamza elden kaçmlmamalı, İslâm’a teslim edilmemeliydi. Şey¬tan habire fısıldıyordu:
“Haşimoğulları’nın en şereflisi, bir yetimin sözünü dinlesin... Olacak iş mi bu? Sen Mekke sokaklarında çalımlı çalımlı dolaşan bir
Kureyş efendisisin. Mekke’nin güzel kadınları senin yolunu bekler dururken, sen bir köşeye çekilip hayatı terk mi edeceksin? Bu dinini terk edene uyup atalarının dinini terk ettin. Artık senin itibarın kalır mı? Atalarına ne cevap vereceksin? Hepsinin beddualarıyla nasıl yaşayacaksın?”
Şeytan Hamza’nm olabilecek bütün zayıf yönlerinden saldırıyordu. O ise direnmeye ve sabretmeye çalışıyordu:
“Allah’ım! Senin rızanı isteyerek büyük bir iş yaptım. Ancak şu melun şeytan yakamdan düşmez oldu. Yaptığım şey doğruysa kalbi¬me ya onu tasdik ettir, şüphelerimi gider ya da benim için bu konuda bir çıkar yol göster.”
İçindeki mücadele, hâline de yansımış; nerdeyse kendi kendine konuşur olmuştu. Hz. Safiye kardeşinin durumunu fark etmişti: “İslâm ile şereflenmiş ve bahasını ziyade eylemiş olan Hamza, ey kardeşim! Sende gördüğüm şu hâl nedir?”
“Bu gece şeytanla mücadele ettim. Bugüne kadar geçirmediğim şiddette, büyük azap içinde bir gece geçirdim. Ne yapacağım konu-sunda şeytan beni rahat bırakmıyor. Kâh ben ona galip geliyorum kâh o beni alt ediyor. Yakamı ondan bir türlü kurtaramıyorum. Sürekli bir mücadele içindeyim.”
“Ey Hamza, hemen toparlan ve yeğenine git, O mutlaka içini ra-hatlatacak şeyler söyleyecektir. Belki Rabbimizden vahyedilen âyetlerden birkaçını senin için okur. Sebat et, muhakkak kardeşinin oğlu Muhammed doğruluk üzerindedir. Hiç şüphen olmasın, ona uymakla sen de doğruluk erlerinden oldun. İnan ve güven, inancın seni Arapların en seçkini kıldı.”
“Ey, benim gönülleri ferahlatan kardeşim! Doğruyu söyledin. He¬men Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e gideceğim. ...Yeğenim! Benim başıma bir hâl geldi. Ondan kurtuluş çaresini ve daha doğru veya kötü olduğunu kestiremediğim bir şey üzerinde eskisi gibi kalmayı bilemiyorum. Kararsız ve şaşkın bir hâldeyim. Bana bir şeyler söyle. Bana Allah’ın ayetlerinden haber ver. Şüphesiz, gönüller ancak Allah’ın zikri ile sükûnet bulur.”
Peygamber Efendimiz, Hz. Safiye’nin yönlendirmesi ile kendisine gelen ve ferahlık arayan Hz. Hamza’yı teskin etti ve felaha erdirdi. O günden sonra onun bir daha böyle iç sıkmtılanna düştüğünü gören, duyan olmadı. Hz. Hamza bundan sonra müslümanlann büyük koruyucuları arasına girdi. O, Allah’ın kendisiyle dini yücelttiği kimselerdendi. Onun müslüman oluşu ile inananlar rahat bir nefes almış, kendilerini müşriklere karşı güçlü hissetmiş, kendilerine olan güvenleri geri gelmişti. Uhud gününe kadar Hz. Hamza’nm varlığı bütün müslümanlar için bir rahmetti.
Hz. Safiye, Mekke’de müşriklerin Peygamber Efendimiz’e karşı çirkin tutumlarına elinden geldiğince mâni olmaya çalışmış, bu arada kendisi de saldırıya maruz kalmıştı. Dili kuvvetli, şiiri kudretli bir hatun olduğundan lafını esirgemezdi. Peygamber Efendimiz’e yapılan hakaretleri bütün bir sülaleye karşı söylenilmiş sözler olarak kabul eder ve buna göre karşılık verirdi. Peygamberimiz’in ne denli seçkin bir kimse olduğunu ve ailesinin de Arapların en şereflilerinden oldu¬ğunu Ebû Sufyan’a karşı haykırmış; onun “Bu peygamber niçin Ümeyyeoğullan’ndan değil de Haşimoğullan arasından gönderilmiştir?” sorusuna cevap olarak mealen şu beyti söylemişti:
“Benim tarafımdan Kureyş kavminde bir tebliğ edici olsa (söylese) ki; hükümet ve meşveret ne sebepten dolayı bizde olmuş ve halk niçin bize tâbi olmuştur? Siz iyi bilirsiniz ki bizim eski bir şerefimiz ve takaddüm hakkımız vardır. Bizim için zulüm ateşi yakılmamıştır. Yani ahdi bozduğumuzun alameti hiç belirmemiştir. İşlerin ve hâllerin bazısı ar ve noksandan ibaret olduğu hâlde her hayır ve fazilet bizdedir.”
Allah, Peygamberi’ne ve onunla birlikte mü’minlere Medine’ye hicret izni verince, Haşimî sülalesine mensup bu hanımefendi bütün iyi hatıralarıyla ve birçok övünülecek durumlanyla Mekke’yi geride bırakıp Allah’a ve Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e hicret etmek üzere Medine’ye gitti.
Müslümanlann ikinci büyük savaşı Uhud sona ermişti, geride pek çok şehit ve acılar bırakarak... Peygamber Efendimiz’in vefatının şayiası Medine’ye ulaşınca, Peygamber Efendimiz’in halası Safiye Hatun hemen Uhud’a hareket etti.
“Oğlum! Şükürler olsun Rabbimize iyisin. Ali! Görüyorum ki sen de Allah yolunda daha çok cehdeceksin! Ancak söyleyin bana, Resû¬lullah nerede? Sağlığı iyi mi? Kötü haberler uçurdular bize. Söyleyin, nasıl?”
“Çetin bir muharebe oldu. Bir an Resûlullah’m zarar gördüğünü düşündük. Hepimiz çok korkmuştuk. Ancak sonradan öğrendik ki ona bir şey olmamış. Hamdolsun iyidir. Şimdi çadırda dinleniyor.” “Çok şükür Allah’ım. Geç bulduğumuz nimeti elimizden erkence almadığın için sana hamd olsun! Peki, Hamza nerede? Bana doğruyu söyleyin. Zaten onun öldüğünü öğrenmiş bulunuyorum.” “Anneciğim! Resûlullah geri dönmenizi emrediyor.”
“Eğer ona yapılanı görmemem için geri döneceksem, zaten ben kardeşimin cesedinin kesilip biçildiğini biliyorum. Her sıkıntıya razıyız. Allah yolunda bundan daha şiddetli belalara da razıyız. Sevabını Allahu Teâlâ’dan bekleyeceğiz. İnşallah sabredip, katlanacağız.”
Hz. Safiye’nin bu kararlı sözleri Allah Resûlü’ne hoş geldi ve ona müsaade etti. Belli ki o ne kaybından ne de kazancından dolayı taşkınlık yapacak bir kadındı. Onda her his sükûnete ermiş, teslimiyet kârda da zararda da onu kuşatmış bulunuyordu.
Zübeyr b. Avvam, annesinin hâlini şöyle nakleder:
“Annem, amcam Hamza’nm cesedinin yanma oturup, sessizce ağlamaya başladı. Bu sırada, Peygamber Efendimiz de sessizce ağladılar. Annem Safiye binti Abdulmuttalib, Uhud’da yanında getirdiği iki hırkayı çıkarıp dedi ki:
‘Bunları, kardeşim Hamza için getirmiştim.’ Getirdikleri ile Hz. Hamza’yı kefenlediler ve Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Ali ve Hz. Zü¬beyr b. Avvam, Hz. Hamza’yı kabre indirdiler. Aynı kabre, onun gibi şehit olan, Abdullah b. Cahş’ı da koydular.”
Peygamber Efendimiz, Hicret’in ardından Medine’de güçlü bir İslâm devletinin teşekkülü için çalışıyordu. Bedir ve Uhud’daki düzenli ordu¬lar bunun işaretleriydi. Müşrikler müslümanlann gün geçtikçe güçlendiğini, yakında Mekke’yi fethedebileceklerini öngörüyorlardı. Bu sebeple yeniden toparlandılar ve Medine üzerine yürümeye başladılar. Durumu haber alan Peygamberimiz hemen gerekli tedbirleri aldı.
O sırada Medine ahalisinin büyük bir kısmı yahudilerden oluşu-yordu. Arabistan yahudilerinin güvenilir vesikalara dayanan bir tarihi yoktur. Arabistan yahudilerinin geçmiş tarihine ışık tutacak herhangi bir yazı, kitap veya yazıt şeklinde bir bilgi de yoktur. Ayrıca Arabistan dışındaki yahudiler de Arap dindaşlanyla fazla ilgilenmemiştir ve tarihçiler de bunlardan hiç söz etmemiştir. Ancak tarihçiler, Arabistan yahudilerinin, son peygamberin bu topraklarda zuhur edeceğini bilen bir kısım yahudilerin göçleri sonucu Arabistan yanmadasma geldikleri ve yerleştikleri bilgisini verirler.
Hz. Peygamber tarafından yürürlüğe konulan Medine-şehir devleti anayasasında, şehrin yansında hâkimiyeti olan dokuz yahudi kabi¬lesinden bahsedilir. Burada yahudilerle karşılıklı haklar ele alınmış ve Medine’yi birlikte savunma kararlaştmlmış; onlardan Hz. Peygamber izin vermeden askerî bir harekete girişilmeyeceği ve Medine’ye bir saldın söz konusu olduğunda şehrin birlikte savunulacağı sözü alınmıştı. Araştırmalara göre bu anayasa dünyanın ilk anayasasıdır. Elli iki maddeden oluşan mezkûr anayasada 23-35. ve 46. maddeler yahudilerle ilgili olup, bu maddeler ayrıca kendi içlerinde alt bölümlere ayrılmıştır. Fakat yahudiler, tarihte olduğu gibi antlaşmalanna sadık kalmadılar. Bu antlaşmaya katılmaktaki gayeleri, kendilerine başka bir yol bulana kadar zaman kazanmaktı. Daha ilk anda bu yeni dinin, onların senelerdir övündükleri üstünlüklerini ellerinden alacağını hissetmişlerdi ve öyle de oldu. Anlaşmalara uyan ve müslümanlann yönetimini kabul eden yahudilerin Medine’de kalmasına müsaade edilirken, diğerlerinin şehri terk etmesi sağlandı.
Yahudiler pek güvenilmez bir topluluktur. Ne yapacaklan malum olmadığından Hendek savunması sırasında şehirde kalacak olan ka¬dınlar ve çocuklar tehlike altında sayılırdı. Peygamber Efendimiz aralannda Hz. Safiye’nin de bulunduğu bir grubu, büyük şair Hassan b. Sabit’in gözetiminde bir kaleye gönderdi. Olayı kendisi şöyle anlatır:
“Hendek kazıldığı sırada Hassan b. Sabit, kadın ve çocuklarla birlikte kaledeydi. Oraya bir yahudi erkeği sabah karanlığında geldi ve kalenin etrafında dolaşmaya ve kalenin içindeki kadınları gözetlemeye ve araştırmaya başladı.
Ben onun kalenin içindeki kadın ve çocukları koruyacak erkek bulunup bulunmadığını öğrenmek için gelen bir yahudi casusu olduğunu düşünüyorum. Benî Kureyza, diğer kabilelerle birlikte müşriklere yardım için savaşa girişmiş ve onlarla Resûlullah arasındaki anlaşma bozulmuştu. Artık bizi onlara karşı koruyacak hiç kimse kalmamıştı. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve müslümanlar, düşman- lanyla boğaz boğazayken onları bırakıp bizi korumaya da gelemezdi. Eğer Allah’ın düşmanı bizim gerçek durumumuzu kavmine bildirirse, yahudiler kadınlan ve çocukları esir alırlar ve bu nedenle müslüman¬lann başına bela olurlardı. Hassan b. Sabit’e, “Şu yahudi, gördüğün gibi kalenin etrafında dolaşıyor. Onun, bizim kadınlarımızı bir yahudiye gösterip göstermeyeceğinden emin değilim. Kaleden in ve onu öldür.” dedim. O,
“Abdulmuttalib’in kızı! Allah sana mağfiret etsin! Vallahi, sen biliyorsun ki ben bu işin ehli değilim.” dedi.
O böyle söyleyince Hz. Safiye hemen örtüsüne sanndı. Elbiseleri-ni beline topladı. Omzuna bir direk aldı. Kalenin kapısına kadar indi. Sabır ve ustalıkla kapıyı araladı. Kapının aralığından dikkat ve temkinle Allah’ın düşmanına bakmaya başladı. Onun işini bitirebileceği bir pozisyonda olduğuna kanaat getirince, kesin ve ihtiyatlı bir saldı¬rıda bulundu. Başına direkle vurdu ve onu yere fırlattı. Arkasından bi¬rinci darbeyi İkincisi ve üçüncüsüyle destekledi ve onu öldürdü.
Yahudiler, arkadaşlarını görünce, “Muhammed’in, kadın ve ço-cukları koruyucusuz bırakmadığını kesin olarak öğrendik.” diyerek uzaklaştılar. Böylece Safiye binti Abdulmuttalib müşrik bir erkeği öl-düren ilk kadın olarak tarihe geçti. Bu olay meydana geldiğinde 58 yaşındaydı.
Hz. Safiye acı tatlı nice hâdiseye şahit oldu. Müslümanlann zaferi ile şâd, yenilgisi ile mahzun oldu. İslâm devletinin adım adım ilerleyişini ve hızla yükselişini gördü. Bu kutlu hâdiseler arasında başta oğlunun ve diğer müslümanlann Allah yolunda şehit oluşuyla hem iftihar etti hem de hüzünlendi. O, kahraman bir anneydi. Hayatının en büyük acısı şüphe yok ki İki Cihan Güneşi Efendimiz’in vefatı oldu. Uhud Savaşı’nda bir an kaybettiklerini sandığı, sonra hayatta olduğu¬nu öğrenerek müjdelere kavuştuğu Allah Resûlü hakkında coşkulu şi¬irler söylemiştir. Onun Peygamber aşkı, Allah aşkına bir yol, bir kapıydı. Onu över ve methederken hiçbir zaman aşmya kaçmamış, itidali elden bırakmamıştı. Ancak o büyük ayrılık acısı, tutulu dilin bağını çözer, mutedil gönüllerin itiyadını bozardı. Hz. Safiye de Fahr-i Kâinat Efendimiz’in ardından ağıtlar söylemiştir:
“Ey Allah’ın Resûlü, sen bizim iftihar ümidimizsin. Bize her zaman iyilik ve ikramlarda bulunup hakkımızda çevri, zulmü reva görmezdin. Bizi esirger, talim ve terbiyeyle hak ve hakikat yolunda bize rehberlik ederdin. Artık bugünkü günde sana ağlayan ağlasın. Benim anam, teyzem, amcam, dayım, sonra da kendim ve cümle varım yo¬ğum Resûlullah’a feda olsun. Hak Teâlâ Hazretleri Peygamberimiz’i bize bırakaydı bahtiyar olurduk. Lâkin Hakk’m emri yerine gelecek, hüküm ve takdiri nasıl sevk etmişse işler o şekilde cereyan edecektir. Ey Allah’ın Peygamberi! Sana Cenâb-ı Hak tarafından taltif ve selam olarak salât ve selam olsun. Güzide sıfatlarla donatılmış zatın ve gönlünün arzusu üzere Adn cennetlerine konulasın!”
Cennet ehli Hz. Safiye, Resûlullah’m; Hz. Hatice, Hz. Aişe, Hz. Es¬ma binti Ebû Bekir ile birlikte “Cennetin ihtiyar kadınları Acâizü’l-Cenne’ olarak müjdelediği kadınlar arasındadır. Hz. Ömer’in halifeliği za¬manına kadar yaşamış, şükürler olsun ki şehadetini görmeden vefat etmiştir. Baki’de el-Mugire b. Şube’nin evinin avlusuna defnedilmiştir.
Tarihte züniyet ve sıhriyet bakımından Hz. Peygamber’in yakını olanlardan, onun sağlığında ve onun vefatından sonra gelen seyyid ve şeriflerden, onun yolunda gidip ona yakışanlar olduğu gibi ona yakış¬mayanlar ve hatta bunu istismar edenler bile olmuştur. Seyyid ve şerifliği sadece, bazı zamanlarda onlara tanınan imtiyazlardan yararlanma fırsatı olarak değerlendirmek isteyenler hep olmuştur. Bugün de yaşayış ve gidişatıyla Hz. Peygamber’e hiç benzemediği hâlde, sırf onun soyundan gelmiş olmayı kullanmak isteyenler az değildir. Kaldı ki, özellikle bu işleri takip eden bir kurum olan Nakibu’l-Eşrâfm işlerliğini kaybetmesinden beri, onun yakını olmak da sağlam bir şekilde ve kesin olarak tespit edilebilen bir şey değildir. XV. yüzyıldan itibaren Osmanlılarca ihdas edilip Osmanlı saltanatının ilgasına kadar devam eden bu kurum, Hz. Peygamber’in soyundan gelenlerin defte¬rini tutuyor, onların işlerini görüyor ve onlara tanınan bazı ayncalıklardan onları yararlandmyordu. Bu Osmanlı kurumundan önce de Hz. Peygamber’in soyundan gelenler tespit edilmiş ve onlara özel bir ilgi ve hürmet gösterilmiştir.
Kur’an’daki kullanımlanndan hareket ederek söyleyecek ve kavramları en geniş mânalarıyla ele alacak olursak, Peygamber’in ehli, onun dininden olan, onun izinde giden ümmeti içine alır. Nitekim “Şirkten takvaya yönelmiş her muttaki kişi, Hz. Peygamberin ehli ve âlidir. Bu anlamda Âl-i Resûl’den olmak/sayılmak, isteyen herkese açık bir kapıdır. O hâlde yarışanlar bu uğurda yarışmalı ve o halkada yerlerini almaya bakmalıdırlar.
Bu uğurda, Peygamber’e yakınlığından zerrece medet ummamış; hakiki faydayı Allah’a yakınlıkta bulmuş Hz. Safiye gibi gönülden inanmış, İslâm için canıyla, evladıyla ve malıyla cihat eden İslâm ha¬nımlarının örnek alınması, saliha hanımlardan salih bir neslin yetişmesine vesile olacak, ümmet-i Muhammed ahir zamanda saadete kavuşacaktır...

Kaynak: Serpil Özcan- Hz. Havva'dan Hz. Zeyneb'e Kadınların İzinde
Geri Bildirim!