"Rasulüm biz seni alemlere rahmet olarak gönderdik 21/107"
Hz. Ümmü Hiram
İlk Deniz Şehidi Hz. Ümmü Hiram  
  Her büyük inancın büyük fedaileri olur. Habbab b. Eret, İslâm dininin ilk fedakâr bağlılarından ve ilk mü’minlerdendi. Bir avuç müslüman olarak akın akın gelen müşriklere karşı nasıl direndiklerini, cennete susayan mü’minlerin susuzluklannı şöyle anlatır:
“İslâm’ın ilk günlerinde Resûlullah saüallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, Kâbe’nin gölgesinde kaftanını yastık yaparak dayandığı bir sırada kendisine Kureyş müşriklerinin işkencelerinden şikâyet ettik: “Ya Resûlullah! Ne zamandır çektiğimiz şu sıkmtılan görüyorsun. Bizimle berber çocuklarımız, kadınlarımız, kölelerimiz işkence altında eziliyor. Acaba bizim için Allah’tan zafer dileyemez misin? Bunların zulmünden kurtulmamız için Allah’a dua edemez misin?” diye yakardık. Resûlullah Efendimiz yüzü öfkeden kıpkırmızı olduğu hâlde hemen oturdu ve şöyle buyurdu:
‘Sizden önceki ümmetler içinde öyle mazlum kişiler bulunmuştur ki müşrikler tarafından onun için yerde bir çukur kazılır, o kişi bu çu¬kura başı meydanda kalarak gömülürdü. Sonra büyük bir testere getirilir, başı üstüne konulur, ikiye bölünürdü de bu işkence o mü’mini dininden döndüremezdi. Bir başkasının da demir taraklarla etinin altındaki kemiği ve siniri taranırdı da bu işkence o mü’mini dininden çeviremezdi. Allah’a yemin ederim ki, şu İslâm dinini muhakkak sûrette kemale erdirecektir. Fakat sizler acele ediyorsunuz!’ ”
Hz. Peygamber Efendimiz’in yeminle ve en kuvvetli cümlelerle haber verdiği bu kudret ve hâkimiyet, daha kendisi hayatta iken ilk çeyrek asır içinde gerçekleşmiş ve müslümanlığm adalet nuru Arap yarı- madası’nm en karanlık yerlerine kadar girmiştir. Kendisinden sonraki ilk yüzyılda ise Afrika, Asya ve Avrupa İslâm nuru ile tanışmış, bu¬günlere kadar uzanan tesirlerini kalıcı biçimde yerleştirmiştir. İslâm girdiği hiçbir beldeden aynlmamıştır. (Endülüs hariç, orada da tesir¬leri ve varlığı hâlâ devam etmektedir.) Şüphesiz bu durum harika ve büyük bir mucizedir. Resûlullah Efendimiz, başlangıçtan beri ashâb-ı kirâm bunaldıkça, gelecek parlak günleri ve İslâm hâkimiyetini haber vererek onlan hem teselli etmiş hem dayanıklı olmaya teşvik etmiş hem müşahhas hedefler göstererek geleceğini görmelerini sağlamış, en önemlisi bir avuç müslümana duyduğu güveni anlatmıştır. Bu yöntem onun harikulade eğitim metodunu göstermesi açısından önemlidir. Aynı zamanda günümüz müslümanlarmm geleceklerini aydınlatacak böyle bir hedeften yoksun kaldıklarının işaretidir. Peygamber aleyhisselânim işaret ettiği bütün hedeflerin elde edilmiş olması ahir zaman ümmetini hareketsiz ve heyecansız bir bekleyişe dü-şürmüştür. Oysa hayat devam ettikçe Allah’ın mucizeleri ve ikramları devam edecektir. Asr-ı Saadet’teki bu canlılığa erişmek Peygamberimiz’in sözleri ve ayetlerin satırlan aralannda saklı eskimez ebedi emellerin ve yeni hedeflerin keşfi ile mümkün olacaktır.
Hz. Peygamber Efendimiz: “Kostantiniyye (İstanbul) elbette fethedilecektir. O’nu fetheden kumandan, ne güzel kumandandır! Onu fetheden asker ne güzel askerdir!” buyurmuşlardır.
Bu hadis-i şerif, Hz. Peygamber Efendimiz’in mucizeli haberlerinden biridir. Henüz küçük bir topluluk iken gelen bu haber münafıkların alayına, mü’minlerin hayretine sebep olmuştu. Çünkü onlar müslümanlarda bu gücü göremiyorlardı. Çok değil, sahabîlerin pek çoğu hayatta iken müslümanlar İstanbul kapılanna dayanmış, 668 yılında Emevilerin yaptığı İstanbul seferine pek çoğu katılmıştı. Emeviler, bu kuşatmada İstanbul’u alamadılar ama başta Ebû Eyyûb el-En-sarî radıyallâhu anh olmak üzere, İstanbul önlerinde müslümanlardan 400 kadar şehit bıraktılar. Onlar öncülerdi. Bu sayede düşman yoklanılmış, asıl kuvvetlerin direncine katkı sağlanmış, İstanbul Fatih’inin henüz dünyaya gelmemiş dimağının ilk gıdası olmuştu...
İnsanın duyuları aracılığı ile algılayamadığı, geleceğe ve geçmişe dair olaylar anlamına gelen ‘gayb’ı, yalnızca üstün güç sahibi olan Allah bilir. Evrende ve diğer tüm âlemlerde meydana gelen her olay, Allah’ın bilgisi dâhilinde ve kontrolü altındadır. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem de mucizelerinden biri olan gayb bilgilerine, Rabbimizin dilediği kadarıyla vâkıf olmuştur. Peygamber Efendimiz hem geçmişte meydana gelen ve kimsenin bilmediği olayları hem de gelecekte gerçekleşecek olan birçok olayı Allah’ın bildirmesiyle öğrenmiş ve kavmine ve sahabelerine tebliğ etmiştir.
Fetih müjdesi taşıyan hadislerde zikri geçen merkezler, o günün dünyasında farklı kültür odakları durumundadırlar. Hz. Peygamber Efendimiz bu müjdeleri ile ümmetine, mevcut şartlara takılıp kalmamalannı, üstlendikleri tebliğ ve cihat görevinin gerektirdiği diriliği korumalarını hatırlatmaktadır. Tabii bu, bir taraftan da ödenmesi gerekli bedele “hazır olun” demektir. Çünkü ne bir nimet sebepsiz yere bahş edilir ne zaferler saltanat koltuklanndan kazanılır ne de İlâhî yardım tembellere miskinlik bedeli olur. Allah’ın yardımı ancak azim, gayret ve sebat ile gelen cehdin çalışmanrı karşılığıdır.
Büyük hedefleri büyük insanlar kovalar. Müslümanlar müjdenin hikmetine vâkıf olmuşlar, Hz. Peygamber Efendimiz’in gösterdiği o günün süper güçlerini İslâm’a açmayı hedeflerin ve şereflerin en bü-yüğü bilmişler bu uğurda hiçbir fedakârlıktan sakınmamışlardır.
Hz. Peygamber’in fetih müjdeleri bu kadarla kalmamıştır. Müslümanlar ümitsizliğe düşmek üzere iken Mekke’nin ve Hayber’in fetih haberi gelmiş; Mısır, Roma ve İran topraklannm fetih haberi ise hemen bunlann ardından verilmiştir.
Fetih müjdeleri ensardan bir hanımı da çok yakından alakadar etmektedir. Çünkü haber bizzat kendisi ile ilgilidir. Bu meşhur sahabe hanım, bi’setten önce Medine’de dünyaya geldi. Hazrec kabilesinin Benî Neccar koluna mensuptur. Babası Milhan b. Halid, annesi Müleyke binti Mâliktir. Asıl adı bilinememektedir. Ümmü Haram künyesiyle meşhur olmuştur.
“Ey Ümmü Haram, olan biteni duydun mu? Mekke’den bir haberci geldi. Yeni bir peygamber zuhur etmiş, Mekke’ye giden herkese bir tek tanrı olduğunu bizim ise putlar önünde sürünerek ömür tükettiğimizi, feci akıbetimize hazırlandığımızı söylüyormuş.”
“Bu haberi nerden aldın? Kimmiş, kimler denmiş? Yahudiler çok¬tandır benzer şeyler söylerlerdi fakat haberi getirenin kim olduğuna bakmak lazım. Hele böyle büyük bir iddiaya kalkışanı tanımak iste¬rim doğrusu!”
“Haberi getiren ticaret için Mekke’ye uğrayan bir kafile. Ama buna şaşıracaksın! Peygamberlik iddiasında bulunan kim biliyor musun? Senin akraban ey Ümmü Haram! Abdulmuttalib’in torunu Muhammed b. Abdullah.”
“Bu söyledikleriniz doğru mu yoksa benimle eğleniyor musunuz? Ey Medine ululannm hanımlan! Kendinize başka bir iş bulamadınız mı?” “Olur mu öyle şey? Söylediklerimizin tamamı doğrudur. İstersen bir de sen sor, araştır.”
İslâm’ın önce haberi daha sonra da habercileri Medine’ye gelmişti. Akabe biatinin tesirleri kısa zamanda kendini göstermiş. Zaten bir vesile arayan Ümmü Haram onlarla irtibata geçebilmek için gayrete düşmüştü. Her önüne gelene Mekke’de yapılan Ukaz panayırına gidip gitmediklerini soruyordu.
“Ümmü Ümare senin bu yıl Ukaz panaymna gittiğini duydum. Nasıldı yolculuk? Acaba oralarda bir değişiklik, bize yarayışlı bir ha¬ber var mıydı?”
“Ey Ümmü Haram! Neyi sormak istediğini anladım, kendini yorma. Gel otur da sana anlatayım. Değişiklik büyük hem de pek büyük kardeşim. Anlatmak benim gücüm dâhilinde değil. Ancak gözlerinle görmelisin. Ancak kulaklarına dolan kötülükler kalbine giden yolları kapamadıysa işitebilirsin.”
“Sen anlat ey kardeşim, elbet anlayacaklarım olur. Gökten bir müjde indirilmiş, insanlann en temizi bir Resûl bize saadet yollarını açmak için, adaleti getirmek için gelmiş diyorlar doğru mu bu?”
“Doğru işitmişsin. Öyle büyük bir müjde ki nuru bütün âlemi kaplayacak, bütün sefiller orada saadete erecek, bütün zulümler onun sayesinde nihayete erecek... Biz kardeşim Allah katından gönderilen elçiyi başımızın üzerinde duran gözlerimizle görmek bahtiyarlığına ereceğiz. Onunla Akabe’de buluştuk ve dinimizi bize öğretmek üzere Mus’ab b. Umeyr’i yanımıza kattı. Onunla her gün şu hurma bahçesinde toplanıyor ve Allah’ın kelamını dinliyoruz. Sende bir iman ışığı görüyorum, ben imandan ve Allah Resûlü’nden bahsettikçe gözlerin bir başka parlıyor. Gel ey Ümmü Haram oyalanma. Nefsin bir an gaflete düşüp sana hakikati görmek için fırsat tanımışken gel. Gecikme, hadi kalk, Mus’ab b. Umeyr’in sözünü dinleyelim.”
Tereddüdü yoktu ki geç kalsın. Tebliği iliklerine kadar hisseden, baştan ayağa teslimiyet örtülerine bürünen Ümmü Haram böylece Medine müslümanlarmm ilklerinden oldu. İslâm hızla yayılıyordu ama bu nimetten nasibi olmayanlar da az değildi. Onlardan biri de Ümmü Haram’m eşi Amr b. Kays’tı. Medine halkı kalabalık topluluklar hâlinde müslüman olurken o eski dininde kalmayı tercih etti.
“Ey Abdullah’ın babası niçin bu kadar ısrar ediyorsun? Hakikat apaçık ortada iken sen neden hâlâ eski inançlann karanlığında kalmaya devam ediyorsun?”
“Sen kısacık kadın akimla gerçekleri bir çırpıda anladın da ben anlayamıyorum öyle mi? Sırf bu yüzden, sırf ben istemiyorum diye, sırf ben doğru bulmuyorum diye bu yeni dinden şüphelenmen gerekmez mi? Asıl sen ne kadar çabuk atalarına ihanet ettin? Akrabanın peygamberlik getirmesi mi seni şımartıyor yoksa?”
“Şu sözlerin tıpkı putlara kölelikte körleşen atalarımızın sözleri ka¬dar mânâsız. Söylediklerine senin akim yatıyor mu? Akılsız bir kadınım da kavmimin düşmanlığını üzerime çekeceğimi düşünemiyor muyum? Senin gibi güçlü ve asil kimselerin hasmım olmasını arzu eder miyim sanıyorsun? Bu kadar sıkıntıya rağmen aldığım bu karar beni nasıl böy¬le güçlü kılabiliyor diye önce senin düşünmen gerekmez mi? Sana ço- cuklanmızm hatmna yalvarıyorum, beni dinleme ama Mus’ab b. Umeyr’in toplantılanna katıl. Bir kerecik olsun. Ondan sonra karar ver.”
Ümmü Haram, bunca yıllık hayat arkadaşının da müslüman olmasını istiyordu. Her vesileyle onu İslâm’a davet etti. Fakat Amr b. Kays bu davete icabet etmedi, âdeta köşe bucak kaçtı. Mus’ab’m sözleri de ona tesir etmiyordu. Körler ve sağırlar için bütün yollar kapalıdır. Duymak ve görmek için önce duymayı ve görmeyi istemek gerekir. Hidayet ancak Allah’ın ikramıdır. Kullar onu ancak tebliğ ederler. Ümmü Haram da öyle yaptı ve sonunda onu kendi hâline bıraktı, “senin dinin sana, benim dinim bana” diyerek...
İslâm müslüman bir kadının müşrik bir eş ile yaşamasına müsaade etmez. Ümmü Haram bu emre uyarak şirkte ısrar eden eşinden ayrılmak zorunda kaldı. Çünkü İslâm müslümanm bütün hayatını düzenler. Bu düzenin karşısındaki bütün güçleri bertaraf eder. Mü’min bir kadının inancını uygun bir hayat sürmesinin önündeki en büyük mâni, onu bu hayatından vazgeçirmeye çalışan müşrik veya gayr-i müslim bir eş olacaktır. Gaye müslümanca yaşamak, Allah’ın nzasma erişmek, dünya ve ahret saadetine ermek olduğuna göre fedakârlık inançtan yapılamaz. İnanç ve iman terk edilemeyeceğine göre dünya hayatı ve rahatı terk edilmelidir.
O vakitler, evliyken bir erkeğin koruması altında iken bile yeterince zor olan hayat, dul bir kadın için çok daha çileli ve zordu. Bu onun yalnız başına aldığı bir karar değildi. Tevhid inancında eşleri ile birleşeme¬yen kadınlar evli olduklan müşriklerden ayrılıyorlardı. Bu büyük fedakârlığın karşılığını Ümmü Haram kısa bir süre sonra aldı. Ensar’m ileri gelenlerinden meşhur sahabî Ubâde b. Sâmit radıyallâhu anh ile evlendi. Muhakkak Allah her iyiliğin bedelini en hayırlı biçimde öder.
Ubâde b. Sâmit, bi’setin 12. senesi hac mevsiminde Mekke’de yapılan ikinci Akabe biatmda de bulunan Hazrec kabilesinin on iki temsilcisinden biridir. Medine’nin ilk müslümanlanndan sayıldığı gibi Akabe biatma katılma şerefi de onundur. Biatta dedi ki:
“Ya Resûlullah! Allah yolunda hiçbir kmayıcımn kınaması beni tut¬mamak, yolumdan alıkoymamak üzere sana biat ediyorum. Canım ve kanım senin yolundadır. Benim nazarımda sen insanlann en üstünü, en kıymetlisisin. Bundan böyle benim ve ailem için ‘Hak’ senin getirdikle¬rindir, değer verilecek şeylerin ilki senin bize bildirdiklerindir. Bundan böyle kendimden, ailemden, çocuklanmdan, eşimden, annemden ve babamdan önce senin emniyetini düşüneceğim. Bundan böyle yapılan anlaşmaların en yükseği seninle yaptığımız şu anlaşmadır.”
Ubâde b. Sâmit’in annesi de İslâm ile şereflenip çok kimsenin müslüman olmasına vesile olmuştur. Peygamberimiz, Hicret’ten son¬ra muhacir ve ensarı birbirlerine kardeş kılmıştı. Ubâde b. Sâmit, Ebû Mersed ile kardeş oldu o da fedakârlık ve cömertlikte önde gidenlerdendi. Hiçbir olaydan geri kalmamış ve hiçbir fedakârlıkta cimriliğe düşmemiştir. Onun bütün dostluğu ve itaati Allah içindir. O, akrabalanyla, müttefikleriyle ve düşmanlarıyla olan bütün alâkalarını ancak imanı şekillendirmiştir.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ve ashâbı Medine’ye hicret ettiğinde oradaki yahudilerle barış yaptılar ve onlar Peygamberimiz’in liderliğini kabul etti. O aynı zamanda Medine haklı içinde güvenilir bir hakemdi. Ancak yahudiler her ne kadar anlaşma yapmış ve huzuru bozmayacaklarına dair teminat vermişlerse de asır¬lardır devam eden alışkanlıklarından kurtulamadılar. Bedir Savaşı’yla, Uhud Savaşı arasındaki günlerde, Mekke’de yapılan büyük hazırlıklardan güç alarak müslümanlara tehditler savurmaya başladılar. Yahudi kabilelerinden Benî Kaynuka müslümanlara karşı fitne ve kavga sebepleri uydurdular.
Ubâde b. Sâmit’in ailesi, Benî Kaynuka yahudileriyle yapılmış eski bir anlaşmaya bağlıydı. Aralannda sulh ve işbirliği vardı. Huzuru bozmak, müslümanlann mâneviyatım sarsmak gayesiyle yaymaya çalıştıklan fitne tohumlan Ubâde b. Sâmit hazretlerini son derece rahatsız etti. Yaptıklarını görür görmez aralarındaki anlaşmayı bozdu.
“Ben ancak Allah’ı, onun elçisini ve mü’minleri severim. Bundan böyle sizinle aramızdaki anlaşma sona ermiştir. Ne benim ne de kabilemin sizinle bir bağı kalmıştır.”
Onun bu davranışı ve gönülden hissettiği sevgi uğruna yaptıklan, Kur’an’m şu ayetlerinde kendine yer buldu:
“Kim, Allah’ı, Resülü’nü ve mü’minleri velî (ve dost) edinirse, işte Allah taraftarı onlardır; mutlaka galip geleceklerdir.” (5/Mâide, 56) “Ey Ubâde, Ben harb ederken Allahu Teâlâ’nm rızasını murat ettiğim gibi başkalarının beni övmesini de isterim.”
“Sana bundan kâr yok. Doğru işte yanlış niyet güdüyorsun. Alla-hu Teâlâ, ‘Ben ortaklıktan müstağni olanlann en müstağnisiyim. Kim ki benim için amel eder ve başkasını da bu amele katarsa, hissemi o ortağıma devrederim.’ buyuruyor.”
Alim, hâfız, cengâver ve Akabe Biatları’nm reislerinden, Ubâde b. Sâmit hazretleri dirâyetli, üstün kabiliyetli bir kimseydi. Çeşitli elçilik vazifelerini yerine getirdiği gibi varlığı ile müslümanlara cesaret ve heyecan telkin ederdi. Bugünkü tabirle o bir motivasyon merkeziydi. Onun sözleri müslümanlara ilham verir, davranışları güçlerine güç katar, güzel ahlâkı insanlan hatalı davranışlardan uzaklaştırırdı. O İslâm’ı yaşarken yaşatmayı, başkalanna tam ve mükemmel örnek olmayı başarmış bir sahabeydi.
İşte bu mübarek ensarî sahabe ile Hz. Ümmü Haram, Peygamber Efendimiz’in kıydığı nikâh ile evlenmişlerdi. Peygamber Efendimiz baba tarafından Ümmü Haram ile akrabalık bağına sahipti. Bu sebeple halası kabul ettiği Ümmü Haram’ı ve Ubâde b. Sâmit’i sık sık ziyaret ederdi. Bazen öğleüstü kaylûlesini orada yaptığı olurdu. Bir gün Resûl-i Ekrem Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem evlerinde iken biraz sohbetin ardından uykuya daldı. Bir müddet sonra gülümseyerek uyandı. Efendimiz’in tebessüm ederek kalkışından hoşlanan Ümmü Haram sordu: “Ya Resûlullah! Anam-babam sana feda olsun. Niçin gülüyorsunuz?"
Efendimiz de: “Ey Ümmü Haram! Ümmetimden bir kısmının ge¬milere binip müşriklerle savaşmaya gittiğini gördüm.” buyurdu. Bu rüya gerçekten insana neşe verecek bir rüya idi. Zira çöllerin ortasında yaşayan, gördükleri tek deniz hırçın Kızıldeniz olan insanlara, deniz ticaretinin ve ulaşımının henüz pek cılız ve ümitsiz olduğu bir dönemde denizi aşarak müşriklerle savaşa gideceklerini müjdelemek Kisra’nm sarayını yıkacaklarını söylemek kadar büyük bir şeydi. Bu rüya, müslümanlar için ileride olacak deniz savaşlanna işaretti. Nasıl gerçekleşeceğine dair tek bir fikirleri bile olmayan müslümanlann bu haberden yine tek bir şüpheleri yoktu.
Hz. Ümmü Haram şehadet özlemiyle yanmaktaydı. Bu beşareti duyunca heyecanlandı. İçi o sefere katılacaklar arasında bulunmayı ölesiye arzu etti. Heyecanla:
“Ya Resûlullah! Dua etseniz de ben de onlardan biri olsam.” dedi.
İki Cihan Güneşi Efendimiz onun içten ve yakaran isteğine: “Ya Rabbi! Bunu da onlardan eyle” diye dua ederek karşılık verdi.
Sonra yeniden istirahat etmek üzere sağ yanma doğru uzandı. Fazla bir zaman geçmemişti ki Efendimiz yine tebessüm ederek kalktı. Ümmü Haram yine gülümsemesinin sebebini sordu. Efendimiz: “Bu defa da ümmetimden bir kısmının padişahların tahtlanna kurulduklan gibi debdebeli bir hâlde gazaya gittiklerini gördüm.” dedi. Ümmü Haram tekrar dua etmesi ricasında bulundu. Kendisinin de onların arasında olmayı arzu ettiğini söyledi. Resûlullah Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ona: “Sen öncekilerdensin.” buyurdu.
Bu sözler henüz yeterince güçlü olmayan müslümanlara söylenmiş büyük sözler, büyük hedeflerdir. İlginçtir, Peygamber Efendimiz bu haberleri peşi sıra verdiği hâlde, inananlardan hiçbiri “Biz henüz pek zayıfız, bunlan nasıl yapacağız? Karnımı doyuracak kadar bir gıdayı bulmakta güçlük çekerken bu iş nasıl olacak? Karada savaşmak için bile gücümüz az iken gemileri nerden bulup gideceğiz? Biz denizcilikten ne anlarız.” dememişler. Bilakis bu mucizelerin gerçeğe dönüşmesi için ellerinden geleni yapmışlar, gösterdikleri gayretlerin semeresi olarak da Yüce Allah onlara yardımda bulunmuş ve gözleri ile görmeyi, kılıçlarının gücü, imanlarının ihlâsı ile nice kaplan kapıları açmayı nasip etmiştir.
İslâmî kaynaklarda, Hz. Peygamber ile ashâb-ı kirâm tarafından gerçekleştirilen zaferlerle dolu sefer ve savaşlar için sık sık ‘fetih’ teriminin kullanıldığı görülmektedir. Bununla amaçlanan yalnız maddî kazançlar, toprak ve mülk edinmek değildir. Fetih; beldeleri almaktan çok, onlan ve içinde yaşayanlann kalplerini İslâm’a açmak, akıl ve fikir dünyalannı imana hazırlamak mânası taşımaktadır. Fetih aynı zamanda İslâm’ın önündeki engelleri bertaraf etmek gayesini de taşır.
İslâm’dan önce birbirlerinin en şiddetli hasımlan durumunda olan Arap kabileleri, İslâm’ın irşadı, imanın birleştirici gücü ve Allah Resû- lü’nün terbiyesiyle yetişip Allah yolunda çalışan, vuruşan, cihat eden, gözü pek bir iman ve fetih ordusu hâline gelmişti. Onların fetihle açtığı beldeler hem İslâm’ı en yüksek seviyede yaşayan toplumlann me¬kanı hem de çok çeşitli din, dil ve milletin yaşması için birer sığmak olmuştu. Böylece müslümanlar, İslâm’ı yaşamak ve yaşatmak uğruna girdikleri yerlere huzur, banş, adalet ve yüksek İnsanî değerler getirmişlerdir. Allah’ın arzı geniş olduğundan İslâm’ın namının eriştiği ülkeler ve halklar bile onun huzur, adalet ve saadet ikliminden nasipdar olmuş ve bundan ilham almışlar, buradan hareketle kendi hayatlarına ve sistemlerine ilavelerle çekidüzen vermişlerdir.
Halifeler döneminde yapılan fetihler sayesinde bölge halkı hem zulümlerden kurtulmuş hem de İslâmiyet’i tanıma imkânı elde etmişti. Ancak yerli halk İslâm’ın hiçbir tarih kesitinde müslüman olmaları için zorlanmamıştır. Davet ve telkin vardır ama baskı ve zorlama kesinlikle olmamıştır. Onlar İslâm dinini, gerçek hâliyle yaşayan müs¬lüman halktan görerek öğrenmişlerdir ve bu şekilde İslâm onlarda büyük bir etki yapmıştır. İman edenlerin samimi bir kalple Allah’a iman etmeleri için yaptıkları davete çok büyük bir bölümü icabet etmiş, bu şekilde İslâm’a geçen insanların sayısı da hızla artmıştır.
Müslümanlann fethettikleri ülkelerde zorla İslâm’ı kabul ettirdikleri şeklindeki yanlış inanç Batılı araştırmacılar tarafından da reddedilmiş, müslümanlann âdil ve müsamahakâr tutumları herkes tarafından teyit edilmiştir. Batılı bir araştırmacı Brown bu durumu şu şekilde ifade eder:
“...Doğruluğundan kuşku duyulmayan gerçekler, müslümanlarm gittikleri yerde halkı kılıç zoru ile İslâm’a soktukları yolundaki hıris- tiyan kaynaklı iddiaların kökten asılsız olduğunu belgelemektedir... Fetihlerin arkasındaki dinamik etken, onların halklan çağırdıkları İslâm kardeşliği idi. İşte bu kardeşliğin çapı da, mühtedi kümeleri ile çığ gibi büyüyordu.”
Fetih bir ihtiyacın neticesidir. Savaş, son çaredir! Allah yolunda kıtal, savaşma; bıçak kemiğe dayandığı zaman yapılır. Ondan önce yapılacak çok işler vardır. Aradaki bu safhaları atlayıp, cihadın diğer mânası olan gayret ve çalışmayı bir kenara bırakıp yalın kılıç savaşmayı öne sürmek kolaya kaçmak demektir. Çünkü bir ömür devam edecek mücadeleden ziyade birkaç saat içinde sona erecek çarpışma daha kolay ve kahramancadır, kahramanlık ise öncelikle dünya makam- lannm en üstünüdür.
İslâm’ı bilmeyen insanlar, işi savaş tarafına götürerek, en son işi en başta söyleyerek Müslümanlığı savaş dini, kan dini, hunharlık dini gibi göstermeye çalışırlar. İslâm’ı hakiki mânası ile kavrayamayan, hak ve bâtıl ayrılsın diye çalışmanın, adalet hâkim olsun diye mücadele etmenin, ahlâkı yüceltmek için cehd etmenin cihad olduğunu bilmeyen insanlar da bu gibi kimselerin ekmeğine yağ sürerler. Size, tanıdık şu satırları bir kez daha hatırlatmak isterim:
“Balkanlann fütuhatı sevgiyle olmuştur, dervişlerle olmuştur... Orta Asya’nın fütuhatı dervişlerle olmuştur... Endonezya’da İslâm’ın yayılması dervişlerle olmuştur... Afrika’da İslâm’ın yayılması dervişlerle olmuştur... Silahla olmamıştır! Silahla, harple olmamıştır. Bizim metodumuz sevgidir. Sevmeyi öğreneceksiniz, sevgiyle hareket etmeyi öğreneceksiniz!”
İşte Allah’ın yarattıklanna karşı duyulan bu büyük sevgi müslü-manlan onlara hakikat dini İslâm’ı tanıtma sorumluluğu vermiştir. Kendilerini severek halk eden Rablerinden uzak düşmüş insanlan yine Yaratıcılarına kavuşturmak büyük bir sevginin semeresidir. “Her koyun kendi bacağından asılır.”, “herkesin inancını doğru-yanlış tasdik etmek gerekir.” düşüncesi gizli bir düşmanlığın ve sahte bir sevginin neticesidir. Hâlbuki hakiki sevgi, kendisine verilenlerden herkesin istifade etmesini istemekle olur.
Zaman çabuk geçmekteydi. İki Cihan Güneşi Efendimiz dünyadan aynlmış, dâr-ı bekâya irtihal eylemişti. Hz. Ümmü Haram’m eşi Ubâde b. Sâmit cennetle müjdelenen sahabî Ebû Ubeyde b. Cerrahın komutasında zulüm ile âbad olmuş Roma İmparatorluğu’nun elinden kurtardıkları Humus’ta tebliğ vazifesinde bulunmak üzere görevlendirilmişti. Birlikte Humus’a gittiler. Uzun bir müddet orada İslâm’ın yayılması için gayret gösterdiler. Büyük çoğunluğu hıristiyan olan halkın tevhid gerçeği ile tanışması, Allah’ın vahdaniyetini tebliğ için geniş bir sahada cehd ettiler. Önemli mesafeler kat ettiler.
Hz. Ömer’in halifeliği sırasında İslâm topraklannm en batısına ge¬len, Hz. Osman döneminde ise daha da batıya sefer edecek olan Ümmü Haram’m hasreti sona ermek üzereydi.
Peygamber Efendimiz ile başlayan fetih devri Hulefâ-i Râşidin döneminde de hızla devam etmiştir. Bu fetih faaliyetleri arasında Hz. Os¬man’ın halifelik döneminde ilk donanmanın hazırlanması da vardır. Hazırlanan donanma Kıbrıs adasına doğru yola çıktı. Bu, müslümanlann ilk deniz seferiydi. Elbette içlerinde Peygamber duası ile aralanna katılmış olan Ubâde b. Sâmit ve Ümmü Haram da vardı. Bu mübarek inananlar için dünyevi şartlann bir ehemmiyeti yoktu. Onlar gözlerini kalıcı faydaya dikmiş, tetikte bekliyorlardı. Ne yaşlan ne bedenî engelleri ne fakirlikleri bir engeldi, bunlar onlar için bir sürü bahaneden ibaretti. Biliyorlardı ki bahane üreten kişi başka hiçbir şey üretemezdi.
86 yaşlarına girmiş olan Hz. Ümmü Haram ondan daha da yaşlı olan Hz. Ubade iki tonton ihtiyar olmaktan öte, coşan ruhlan birer kafese sıkıştırılmış arslan parçalanna benziyordu. Ümmü Haram, bütün güçlüklere göğüs geriyor, sıkıntılara tahammül ediyordu. Gayet sakindi. Yolculuğun verdiği meşakkatlerden şikâyette bulunmuyordu. Onun gönlü İslâm’ı tebliğ heyecanıyla doluydu. Kıbns’taki insanlara İslâm’ı ulaştırma neşesi içerisinde yolculuğuna sabır ve metanetle devam ediyordu.
O, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in verdiği müjdeyi hatırla-yarak şehitlik özlemi içinde heyecanla ve hevesle hareket ediyordu. Şe- hadet vaktini bekliyordu. Cenâb-ı Hakkın şehitlere hazırladığı ikramları düşünüyor, ona kavuşmanın sevinciyle çektikleri sıkıntılara aldırış etmiyordu. Yaşlı haliyle onun bu neşesi, zindeliği diğer askerlere de örnek teşkil ediyor ve onlann sabırlanmn artmasına vesile oluyordu.
Yorucu bir yolculuktan sonra donanma Kıbns’a ulaştı. Muhataplarına üç şey teklif ettiler: Müslüman olmak, cizye ve haraç mukabilinde kendilerinin emniyeti altında yaşamayı kabul etmek ya da savaşmak. Müslüman fatihler, İslâm’a giren başka din mensuplarını din kardeşi kabul edip cemaatlerine dâhil ettiler. Cizye ve haracı kabul edip itaat altına alman yahut savaşı tercih ederek mağlup edilenler ise herhangi bir baskıya maruz bırakılmaksızm, müslümanlann hâkimiyet ve güvencesi altında hayatlannı devam ettirdiler.
Bir kısmı bu şartların ancak üçüncüsüne yanaşmıştı. Öyleyse çarpışma kaçınılmazdı.
“Hey şu tarafa bakın. Yol boyu ibadetle zaman geçiren şu mübarek yaşlılara, şu cennet gençlerine bakın...”
“Kollanndaki güç onlann değil sanki. 80 yaşma gelmiş ihtiyarlarda bu kuvvet!”
“Sen Allah aşkının ne olduğunu bilmez misin? O aşk insanı deli iken veli, dilenci iken sultan, böyle güçten düşmüşken de cengâver yapar.”
Cenk ortasında, at süren, kılıç sallayan, etrafındaki gençlere şevk veren iki ihtiyarın hâli calib-i dikkatti. Bir kısım savaşçılar onlarla ilgilenirken dikkatlerini bile dağıtıyordu. Ümmü Haram durumu farketti ve seslendi:
“Hey gençler coşun, coşturun, koşun koşuşun... Şu yandan cennet kokulan geliyor! Yanşm! Durmayın kapışın! Görmez misiniz Allah meleklerini saf saf indirmiştir! Cihad sevabını kapmak için çarpışırlar! Gücünüz yok mu neden geri kalırsınız, cesaretiniz yok mu niçin ileri atılmazsınız, güçten mi düştünüz niçin mücadele etmezsiniz?”
“Allah Allah Allah!...”
Hz. Ümmü Haram, savaş sırasında yaşlı olmasına rağmen yerinde duramıyordu. Yaşının üstünde canlılık ve gayret gösteriyordu. Bir an önce neticeye ulaşmak istiyordu. O, Allah aşkı ile mest olup “Şem’ine pervaneyim, perva ne lazım bana” diyen serdengeçtilerdendi. Genç askerler onun bu hâline şaşıyorlar, ona ve eşine bakarak kılıçlarına daha bir güçle sanlıyor, gayretlerine gayret ekliyorlardı. Ne mutlu böyle ihtiyarlara ne mutlu ihtiyarlardan ders alma büyüklüğünü gösterebilen gençlere. Şüphesiz böyle nineler ve dedeler gençler için Allah tarafından gönderilmiş büyük ikramlardır. Kulluk tecrübesi en yüksek seviyede olan ihtiyarlar, Allahu Teâlâ’nm gönüllerine en çok nazar ettiği kimselerdir. Onlar bu nazar neticesinde nurlanmışlardır. Gençlere söyleyecek çok sözleri, anlatacak çok tecrübeleri, gösterecek çok hâlleri vardır. Böyle yaşlılar oldukça gençlerin gücü tükenmez, hevesleri azalmaz olur.
O, ihtiyar mücahide, askerlerle beraber Kıbrıs içlerine doğru dalıp gitti. Larnaka yakmlanna vardıklannda bindiği atın ayaklannm sürçmesinden dolayı düştü ve dipdiri ruhu sıkışıp kaldığı bu güçsüz düşmüş bedenden sıyrıldı. Yol yorgunu değildi, vuslat susuzuydu. Bu kez meşakkat yoktu, ikramlarla karşılandı, Allah nzası için aylar süren seferden sonra Ümmü Haram bir nefeste Allah’a vasıl oldu. Müjdelenen şehadetin sahibine çabucak erişti.
Kıbrıs, hicri 28. yılda fethedildi. Ümmü Haram radıyallâhu anhâ da bu fethin bir sembolü oldu. Larnaka şehrinin Tuz Gölü kıyısına defnedildi. Kabrine 1571 yılında Yavuz Sultan Selim tarafından bir türbe yaptırıldı. Hala Sultan’ adıyla yüzyıllardır oradan feyiz ve bereket saçmaktadır.
Hala Sultan unvanı ile anılan Ümmü Haram, o tarihten beri hiç unutulmadı. Osmanlılar zamanında ve sonrasında gemiler, Hala Sultan türbesi istikametinden geçerken toplannı çevirirler ve Kıbns’m kadın fati¬hinin mübarek makamını selamlarlardı. Hicri 28. yılda Kıbrıs’a giren İslâm bir daha çıkmamak üzere adanın hâkimi oldu. Bugün Kıbns iki fatihi hatırlamaktadır biri Ümmü Haram diğeri Lala Mustafa Paşa.
Selam olsun fatihlerine, selam olsun gönülleri fethedenlere, selam olsun fetihlere sevinenlere...

Kaynak: Serpil Özcan- Hz. Havva'dan Hz. Zeyneb'e Kadınların İzinde
 
Etiketler:
Geri Bildirim!