"(Resûlüm!) De ki: “Ben sadece Rabbime yalvarırım ve hiç kimseyi O’na ortak koşmam. 72/20”"
Hz Ümmü Hâkim Binti Haris
Ebû Cehilin Gelini Hz Ümmü Hâkim Binti Haris    
Allahu Teâlâ; Rabbimiz, Mevlâmız, Yaradanımız, merhametlilerin en merhametlisidir. En güzel sıfatlar Rabbimizindir. O kemal sıfatlarıyla muttasıf her türlü noksandan, eksiklikten, kusurdan münezzehtir, yücedir. Rabbimiz Teâlâ ulûm sahibidir. Avâlim O’nun ihatası ile diri ve şendir.
Mukayese edilemeyecek sıfatlara sahip bir hünkârın meclisinde, her an ve her nefes, kâh gaflet kâh agâh ile bulunan kullarına yaraşan, onun esmasına bürünüp sıfatlarına muttali olmaktır. Aksi ile amel eden kimsenin ya cehaleti ile gafletine yahut aklî noksanlığına hamledilir. Bu sebeple her bir kulun kendi marifetine erişmesi ve elindeki sermayeyi temkin ile sarf edip Mevlâmız’m sıfatlanndan bir nebze edinmesi elzemdir.
Merhametlilerin en merhametlisi olan Allahu Teâlâ’nm kullarına yaraşan da onun bütün mevcudatı şamil olan merhametinin sadık ve
sebatkâr taklitçileri olmaktır. Bu merhamet, acıma, şefkat, sevme, sevip de acıma, iyiliğini isteme, kötü durumunu görüce üzülme duygusu, çok yüksek ve asil bir duygudur.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem cennete ancak çok merhametli insanlann; merhamet duygusu, içine iyice yerleşmiş, şefkatli, merhametli, rikkatli insanların gireceğini söyleyince dediler ki: “Ya Resûlullah hepimiz merhametliyiz; sizin bu söylediğiniz, buyurduğunuz güzel duyguya sahibiz, hepimiz çok merhametliyiz.” Peygamber Efendimiz onlara itiraz buyurdu: “Hayır, azıcık bir merhametle olmaz, umuma merhamet gerek.”
Ancak! Bir zalimin zulmüne sessiz kalmak, öteki insanlara kötülük yapıp dururken, kötülük yapmasına müsaade etmek; gevşeklikten, cahillikten kaynaklanan merhametsizliktir.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki: “Kim suç işlemişse onun cezası verilmelidir. Âciz, naçiz, halktan, vasıfsız sıradan insanlardan birisi suç işlediği zaman kanunlan uygulayıp da eşraftan, âyandan, yüksek tabakadan bir insan suç işlediği zaman onu affetmek, ceza vermemek, hoş görmek, kayırmak, kollamak veya korkmak olmaz. Ona da ceza verilemelidir. Bu hususta merha¬met olmaz. Allah’ın verdiği cezada, onu uygulamada merhamet etmeyin!” Çünkü bu yersiz merhametten maraz doğar, cezayı ihmal sebebiyle suça teşvik oluşur, kötülük yapanlar ve kötülük yapma arzusu çoğalır. Daha fenası kötülükten sakınma duygusu kalmaz. Suçlu kurtarılmaya çalışılır ama suç bağışlanmaz ve sevilmez.
Allahu Teâlâ’nm en sevgili kulu Peygamber Efendimiz hiç şüphesiz ona yakınlıkta emsalsizdir. Affedicilik ve merhamette, insanlar ara¬sında onun gönül yüceliğine erişen olmamıştır. Fetih günü olanlar, düşmanlarını bile şaşırtacak düzeydedir.
Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem çok sevdiği bu topraktan müşriklerin zoruyla hicrete mecbur olmuştu. Onun ve ashâbmm hasret ve gurbetle geçen sekiz yılının sonunda vuslat vakti gelip çatmıştı. Hicret’in sekizinci yılında, insanlık tarihinde benzersiz bir fetih gerçekleşiyordu. Bu benzersiz fethin fatihi de benzersiz bir fatihti.
Çünkü Mekke’ye doğru ilerleyen heybetli ordu müşriklerin gönüllerini fethe gidiyordu.
Bedir gazilerinden biri, yerlerin ve göklerin titrediği yürüyüşü şöyle tanımlıyor: “Peygamber aleyhisselâm, geceler gibi karartılı, seller gibi akan ordusu ile size doğru yönelmiş geliyor. Allah’a yemin ederim ki, O; size tek başına da gelse Allah muhakkak yardım edip O’nu size galip kılacaktır. Çünkü Allah O’na olan vaadini yerine getirecektir. Hiç şüphesiz Allah, O’nun dostu ve yardımcısıdır.”
Öyle olmuştur. Fetih seferi Ramazan ayında başlamıştır. Tıpkı mânevi seferler gibi... Ramazan ayı mü’minlerin kendi nefislerine, nefislerinin heveslerine doğru yürüdükleri sefer ayıdır. Peygamberi bir niyet ve levazım ile yola çıkanlar fethi gerçekleştirirler. Semeresini sefer sonunda kutlu kâselerden yudumlarlar. Diğerleri mi? Onlara düşen hisse, bir aylık açlık ve susuzluk ile hâlsiz düşen bedenlerini işgal etmiş nefislerden başka bir şey değildir.
Hiçbir haber kuşunun ihbar edemediği büyük ordu, sükûnet içinde Mekke’ye yanaşmış; bunaltıcı gecenin serinliğinden faydalanmak isteyen Ebû Sufyan, yakılan ateşler ve mânevi feyizleri neticesinde ışıl ışıl parlayan İslâm ordugâhını görünce kendini tutamayarak: “Ömrümde bu kadar hararetli ateşler ve bu kadar çok asker görmedim.” demişti. Gerçekten de on bin askerlik bir ordu Arabistan yarımadası için görülmüş şey değildi.
Ramazan ayının yirmisinde, bir Cuma günü... Hicri sekizinci yılın Ramazan ayında, miladi 629. yılın Aralık ayında Peygamber ordusu dört koldan, dört yönden dualar, teşbihler ve tehlillerle Mekke’ye girdi.
Hz. Peygamber Kâbe’nin etrafındaki yaklaşık üç yüz altmış putu, “Hak geldi bâtıl yok oldu. Şüphesiz bâtıl, yok olmaya mahkûmdur.” ayetini okuyarak yıktı.
Sonra sıra Kâbe’nin içine geldi. Kâbe içindeki kırmızı yakuttan yapılmış Hubel putu, fal oklan, putperest inanç ve geleneklere ait ne varsa temizlenip dışan atıldı. Duvarlara yapılmış asılsız melek ve peygamber resimleri kazındı, Kâbe tertemiz yapıldı. Bu temizlikten sonra Hz. Peygamber Kâbe’ye girip iki rekât namaz kıldı.
Kureyş endişe içinde bekleşiyordu. Yıllarca eziyet ettikleri, yur-dundan mahrum bıraktıkları, kendisine ve taraftarlarına her türlü ha¬karet ve işkenceyi reva gördükleri bu muzaffer komutan, acaba kendilerine ne yapacaktı? Çünkü Saba Melikesi Belkıs’m dediği gibi: “Hükümdarlar bir ülkeye, bir şehre girdiler mi, orayı altüst eder, halkın şereflilerini zelil ve perişan ederler.”
Peygamber Efendimiz, üç kere tekbir getirip Allahu Teâlâ’ya ham- düsenâda bulunduktan sonra şöyle buyurdu:
“Allah birdir. O’ndan başka ilâh yoktur. O’nun şeriki ve naziri yoktur. O Yüce Allah, vaadini yerine getirdi. Kuluna yardım etti. Aley¬himize toplananları, yalnız başına hezimete uğrattı. Cahiliyete ait bü¬tün gururlar, bütün kan ve mal davalan ayaklanırım altındadır. Onla¬rı mahvediyor, kaldırıyorum. Ey Kureyş cemaati! Allahu Teâlâ cahili- yet gururlannı, geçmişler ile gururlanmayı sizden uzaklaştırmış ve kaldırmıştır. Bütün insanlar Âdem’dendir. Âdem de topraktandır. Ni¬tekim Yüce Allah buyuruyor ki, “Ey Nâs! Biz sizi, bir erkekle bir dişi¬den yarattık. Sizi muhtelif milletlere, kabilelere ayırdık. Ta ki tanışa¬sınız diye. Allah’ın nazarında en ekreminiz, en şerefliniz, Allah’tan en çok korkanmızdır. Allah her şeyi hakkıyla bilen, her şeyden haberdar olandır. Muhakkak Cenâb-ı Allah ve Resûlü, sekir veren, insanı sar¬hoş eden şeyleri haram kılmıştır. Ey Kureyş cemaati! Ey Mekkeliler! Ne dersiniz? Şimdi hakkınızda benim ne yapacağımı sanırsınız? Ben¬den ne beklersiniz?” diye sordu.
Bütün Kureyş reisleri, korkulanndan önlerine bakıyorlardı.
“Biz, senin hayır ve iyilik yapacağını sanır, senden hayır bekleriz. Sen kerem ve iyilik sahibi bir kardeşsin. Kerem sahibi bir kardeş oğlusun. Gücün yetti, iyi davran.” dediler.
Resûlü Ekrem: “Benim hâlimle, sizin hâliniz, Yusuf aleyhisselâm’m kardeşlerine dediği gibi olacaktır. Yusuf aleyhisselâm’m kardeşlerine dediği gibi, ben de ‘Size, bugün hiçbir başa kakma ve ayıplama yok. Allah sizi yarlığasm, O esirgeyicilerin en esirgeyicisidir.’ diyorum. Hepinizi affettim. Bugün, size karşı bir günah, tekdir ve ceza yoktur. Herkes işi gücü ile meşgul olsun.” dedi ve Kureyş hakkında umumî bir af ilân etti. Şüphe yok ki, büyüklüğün bu derecesi, ancak Peygambere mahsus, müstesna bir hâldir.
Derler ki bir kimsenin efendisi olmak istiyorsan ona ikramda bu-lun... İşledikleri büyük suçlardan ötürü “topluca” ceza görmeleri gerekirken, Peygamber feraseti ile bakan gözlerin gördüklerini göremeyen sıradan insanları şaşırtan büyük af, kalpleri yumuşatmış Mekkeliler hiçbir zorlama olmadan korkudan emin olduklan hâlde “topluca” iman etmişlerdir. Allahu Teâlâ’nm Peygamberine ihsanı olan bu kimseler biat için sıraya girmiş, her biri Allah Resûlü’nün elini tutmak ve ona İslâm olduklarına dair söz vermek için yarış etmişlerdir.
Peygamber Efendimiz, Safa tepesinde yüksekçe bir yerde oturdu. Müslümanlığı kabul edecekler, bölük bölük oraya gelip güçleri yettiği kadar Allah’ın ve Resûlü’nün emirlerini dinleyecekleri ve bunlara itaat edecekleri hakkında Peygamber Efendimiz’in elinden tutarak, bi¬rer birer bağlılık beyanında bulundular ve söz verdiler.
Ebû Tâlib kızı Hz. Ümmü Hâni, Asım kızı Ümmü Habibe, Âtike, İkrime’nin zevcesi Ümmü Hâkim, Halid b. Velid’in kız kardeşi Fahi- te, Ebû Sufyan’m zevcesi Hind ve daha bazı itibarlı Kureyş kadınlan, bir grup hâlinde, biat etmek üzere Peygamber Efendimiz’in yanma geldiler.
Kadınlar arasında hüzünlü, mahcup bir çift göz bakışlarını yere çevirmiş, kirpiklerinin ucundan dökülecek damlalara hâkim olmaya çalışarak titreyen dudakları arasından fısıldıyordu:
“Ben şehadet ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur ve ben, yine şehadet ederim ki Ya Resûlullah, sen onun kulu ve elçisisin... Bundan böyle bu biatımla, Allah’a şirk koşmayacağıma, ona hiçbir şeyi eş ve ortak tutmayacağıma, hırsızlık yapmayacağıma, zina etmeyeceğime, evlatlarımı öldürmeyeceğime, hiç kimseye iftira ve bühtanda bulunmayacağıma, hak olan her şeyde Peygamber’e itaat edeceğime, darlık ve varlık zamanında ona sadık kalacağıma, biat eder, söz veririm. Biz- ler şüphesiz kendini kandırmış, nefsine zulmetmiş kimseleriz. Bizler şüphesiz yanı başında yanıp duran ışığı görmeyecek kadar gözleri kör, ilâhı hitabı işitmeyecek kadar sağır, kalpleri katılaşmış kimselerdik. Bizi bu hâlden kurtaran, gönüllerimizi İslâm’a ısındıran Allah’a hamd olsun. Bundan böyle kimse bizi onun emrine karşı çıkarken peygamberine itaatsizlik ederken görmeyecek.”
O, Kureyş reislerinden İslâm’ın azılı düşmanı olarak bilinen Hâris b. Hişam’m kızı Ümmü Hâkim binti Haris’ti. Annesi Fatıma binti Ve- lid binti Muğıyre idi.
Cahiliye döneminde intikam hırsıyla dolu idi. Uzun bir zaman İslâm’a karşı Hind binti Utbe ile birlikte hareket etti. Bedir Savaşı’nm intikamını almak için Kureyş erkeklerini ve özellikle kocasını sürekli kışkırtan, kin ve hiddet dolu bir kadın. Uhud Savaşı’nm meydana gelmesine ön ayak olan, def çalarak, şiirler okuyarak erkekleri savaş meydanına sürükleyen, inandığı dava uğruna canını feda etmekten çekinmeyen iradesi kuvvetli bir hanım.
Bedir yenilgisinin ardından sokaklara fırlamış ve şöyle bağırmıştı: “Geri dönün Bedir mağluplan, sizi Mekke’de bekleyen ne eş ne de çocuklarınız var. Ecdadınız şanını Bedir kuyulanna mı düşürdünüz. Eğer öyle ise sizin de arkalanndan atlamanız gerekmez miydi? Şerefsiz bir şekilde yaşamaktansa ölmek yeğdir. Biz sizi Muhammed’in ordularına yenilesiniz diye mi besliyoruz, atalannıza kavuştuğunuzda Mekke’nin sefilleri ile dilencilerine yenildik başlannda da bir yetim vardı mı diyeceksiniz. Vay size Mekke’nin sünepe ululan... Yazıklar olsun size.” O gün her önüne gelen Mekkeliye hakaretler yağdırmış, savaştan yara bere içinde gelen erkekler onun hışmından kendilerini koruyabilmek için yollarını değiştirmek zorunda kalmışlardı. Ancak Ümmü Hâkim’in feryatlan işe yaramıştı. Çok kısa bir sürede kendilerini toplayan Mekkeliler yeni savaş için Uhud’a yöneleceklerdi. Bu defa daha iyi hazırlanmışlardı. Bedir’de müslümanlara karşı savaşmamış olanlar da yenilginin öfkesiyle silahlanıp yola çıkmışlardı. Ordunun Medine’ye doğru ilerleyişi tam bir cümbüş havasındaydı.
Savaşı erkekler; çığırtkanlan ise kadınlar yapardı. Ellerinde defleri ile kahramanlık şarkılan ve şiirleri söyler; eşlerini, babalannı, kardeşlerini varsa çocuklannı savaşa teşvik ederlerdi. Niyetleri hem savaşın kazanılmasını temin etmek hem de cûşa getirdikleri erkeklerinin gösterecekleri kahramanlıklar ile daha sonra hemcinsleri ve kavim-kabileleri arasında saygın bir yer edinmekti. Kadmlann savaşa katılmalan aslında çok tehlikeliydi. Zira yenilen tarafın askerleri ile birlikte ordunun neredeyse tamamı kadın erkek, çoluk çocuk, kim varsa tamamı esir ediliyordu. Bu durumda savaş ganimeti de birkaç kılıç, mızrak ve zırhtan daha değerli oluyor; köle pazarlan satışa sunulan kadın ve erkeklerle doluyordu.
Uhud günü Ümmü Hâkim, Hind binti Utbe ile birlikte yürüyüşe geçmişti. Hind:
“Ey Ümmü Hâkim, içimden öyle geliyor ki bugün, bizim zaferimizle sonuçlanacak.” dedi. “Ve ben sonunda yerde kalmış kanımın intikamını alacağım. Bütün savaş boyunca gözüm Hamza’yı arayacak.” “Kureyş’i helâk ettiler, bugün intikam günüdür. Erkekler düşerse yerini biz dolduracağız. Muhammed bütün erkeklerimizi öldürse, eli¬mizdeki bütün silahlan toplasa, elimizi kolumuz bağlasa dişlerimizle onların canını alacağız. Bugün Mekke’nin bayram günü olacak.”
İki yoldaş, birbirlerinin nefretlerini kızıştırarak yol alıyorlardı. Di¬ğer kadınların da onlardan bir farkı yoktu. Bedir’de kimisi kocasını, kimisi kardeşini, kimisi de babasını kaybetmişti. Mekke’den ayrılır¬ken cılız birkaç kişiden oluşan müslümanlar topluluğunun şimdi kar¬şılarına dikilme cesareti göstermeleri onurlarını zedeliyordu. Hele Bedir yenilgisi yenilir yutulur cinsten değildi. Deflerini kaldırdılar... Ku- reyş’in erkekleri, kadınların yine can alıcı sözleriyle tüylerinin diken diken olacağını anlamışlardı.
“Kureyş’in erkekleri, düşman hazır bekliyor. Ama siz ondan daha güçlü ve çeviksiniz. Görüyorum, işte hepinizin bakışı şahinlerin bakışı ile kanşmış. Görüyorum, pençeleriniz aslanların pençesi kadar kuvvetli. Biliyorum artık, karşınızda ne dağlar ne de çöller dayanabilir. Sizler Kâbe’nin savunucusu, gariplerin bekçisi olan şerefli erlersiniz. Kimse sizin karşınızda büyüklük gösteremez. Kimse sizin onurunuzu ayaklar altına alamaz. Bunu yapacak olanın başı gövdesinden ayrılır, konuşan dili köküyle birlikte koparılır.”
Bu iki Kureyş hanımın arkadaşlığı eskilere dayanıyordu. Onlar Mekke reislerinin güçlü kadınlarıydı. Kimse onlarla boy ölçüşemezdi.
İslâm’dan önce sınıflar arası farklılıkları övünç vesilesi yaparlardı, İslâm’ın gelişinden sonra ise kimin daha çok işkence yaptığı ile büyüklenir oldular. Gören, onların kadın bedeninde birer ejderha taşıdıklarını sanırdı. Ne kana, ne kine, ne öfkeye kanıyorlardı. Alt sınıflara duydukları tiksinti ve hışmı, zayıf ve fakir müslümanlara yöneltmişlerdi. Ümmü Hâkim babasının gerçekleştirdiği işkencelere katılıp, inleyen müslümanları zevkle seyreder, kendince bir haz alırdı.
Ama işte bütün bunlar geride kalmıştı... O taş yürekli, hain, zalim, kötü kalpli ve kötü niyetli gaddar ruh uçarcasına kaçmış, yüreği ilâh! aşk ateşinde yumuşamış, gözü yaşlı bir mü’min kadının ruhu Ümmü Hâkim’in bedenine girivermişti. Bu köklü ve inanılmaz değişiklik bir başka şekilde izah edilebilir mi? Yaşanan büyük bir mucizeydi, diğer bütün Mekkeli müşriklerinki gibi... Topluca müslüman olan bu insanların hepsi Allahu Teâlâ’nm lütfü inayetiyle, bir mucizeye dâhil ol¬muşlardı. Hadi birini hikâye ediverelim:
Ümmü Hâkim’in babası Mekke fethinden birkaç gün sonra müs-lüman olanlardandır. Kureyş’in ileri gelenlerinden Attab b. Esîd ve Hâris b. Hişam Kâbe civarında karşılaştılar.
Bu esnada Hz. Bilal-i Habeşî’nin Kâbe’de okuduğu ezan sesi duyul¬maya başlamıştı. Reisler Mekke’nin ellerinden çıkmasına ve okunan ezana karşı tepkili idiler.
“Pederim Esîd bahtiyardı ki, bugünü görmedi, gerçi yattığı yerde kemikleri sızlıyordun” dedi burnundan soluyarak.
Haris b. Hişam öfkeli idi.
“Muhammed, müezzin yapacak bu siyah kargadan başka adam bulamadı mı?” dedi.
Mü’min Ebû Sufyan konuşulanlan duydu ve “Ben bir şey demeyeceğim. Korkarım ki kimse olmasa da şu Bathâ’nm taşları konuştuklarımızı ona haber verecek!” dedi.
Gerçekten az sonra Resûl-i Ekrem Efendimiz aleyhissalâtü vesse-lam geldi ve her birisinin sözlerini ve ne konuştuklarını tek tek söy-ledi. Attab b. Esîd ile Hâris b. Hişam’m şaşkınlığı hemen sonra ve hemen orada imana dönüşüverdi. Her ikisi de kelime-i şehadet ge-tirdi ve müslüman oldu. Haydi, şimdi bunu mucizeden gayrı bir ke-lime ile izah edin.
Ümmü Hakim binti Hâris İslâm’a girer girmez gözleri eşini aradı. Fakat onu hiçbir yerde bulamadı. Mekke sokaklannda koşuyor İkri- me’yi arıyordu. Evine de baktı ama orada da olmadığını öğrendi. Son¬ra Mekke’nin büyüklerini tek tek sorguladı. Hiçbirinin haberi yoktu. Sonra bir münadinin “Ebû Sufyan’m evine giren korunmuştur” diye seslendiğini duydu. Hemen o tarafa seğirtti.
“Ey Ebû Sufyan duydum ki senin evine sığınanlara dokunulmaya¬cakmış. Ben de İkrime b. Ebû Cehil’i arıyorum. Ondan hiçbir iz bulamadım. Belki senin evine sığınmıştır dedim.”
“Ne yazık İkrime burada değil. Belki Kâbe’ye sığınmıştır. Çünkü Allah Resûlü Kâbe’ye sığınanlara da eman vereceğini söyledi. Ancak ey Ümmü Hâkim ben onun akıbetinden korkanm.”
“Niçin ey Mekke’nin reisi. Benim bilmediğim bir şey mi var? Allah Resûlü herkesi affetmedi mi? Yoksa İkrime affedilmeyenler arasında mı?” “Mesele öyle değil. Allah Resûlü ordusu ile Mekke’ye girerken küçük bir direnişle karşılaşmış. Aralarında bir çatışma yaşanmış. Peygamberin iki askeri şehit olmuş. Diğer taraftan ise 12 kişiyi öldürmüşler. İkrime de bu birliğin komutanı imiş...”
“Yoksa ölenler arasında İkrime de mi bulunuyordu? Vallahi onun müslüman olmadan ölmesine razı değilim. Onun Allah’ın huzuruna taşıdığı büyük günahlarla çıkmasına asla razı değilim.”
“Üzülme Ya Ümmü Hâkim... Öldüğünü sanmıyorum. Cesetler arasında onu bulamadık. Ama ben onun Yemen tarafında doğru kaçtığını sanıyorum.”
İnsan fıtraten bir takım özelliklerle kuşanarak doğar. Bu özelliklerin bir kısmı zamanla çeşitli riyazetlerle değişir veya yenileri kazanılır ki bu çok zor ve meşakkatli bir iştir. Ümmü Hâkim müslüman olmadan önce sahip olduğu bir takım özelliklerini inancı doğrultusunda kullanmayı başarmış bir hanımefendidir. İnsan öfkeli olabilir ama bu¬nu doğru şekilde kullanırsa bir kahramana dönüşebilir, inatçı bir kimse ise ruhunu törpüleyerek sebatkâr bir kişiliğe bürünebilir. Büyük bir ahlâk eğitimi demek olan İslâm terbiyesi de insanın bütün aşırılıklannı temizleyip, boşlukları Allah ve Resûlü’nün razı olduğu kişilik özellikleri ile doldurur.
Zaten irade sahibi ve lider ruhlu bir hanım olan Ümmü Hâkim, İk- rime’nin müslüman olmadan ölmesine mâni olmak için hemen hazırlıklara başladı. Elini çabuk tutmalıydı, zira İslâm askerleri onu kendi¬sinden önce bulabilirdi. Gerisini düşünmek bile istemiyordu. Bu sebeple hizmetkârı Akke’ye yolculuğa hazırlanmasını emretti. Sonra da doğruca Peygamber Efendimiz’in yanma gitti. Az önce gözyaşlan içinde perişan bir hâlde biat eden Ümmü Hâkim, şimdi gözünü hedefine dikmiş, her an alçalıp avını yakalamak için tetikte bekleyen alıcı kuş misaliydi.
“Ya Resûlullah Mekke’ye girişinizde olanları duydum. Müslüman ordusuna bir birlik saldırmış. O birliğin başında da benim kocam İkrime b. Ebû Cehil varmış. Şimdi o öldürüleceğinden korktuğu için Yemen tarafına kaçtı. Bense onun müslüman olacağı ümidini taşıyorum. Ona eman vermenizi ve canını bağışlamanızı rica ediyorum.” dedi.
Şefkat ve rahmet Peygamberi Efendimiz isteğini kabul ederek: “Ona eman verilmiştir.” buyurdu.
Ümmü Hâkim kuş gibi hafiflemişti. Şimdi mesele İkrime’yi bulmaktaydı. Kısa süre sonra hizmetkân ile yola çıktılar. Yemen yakın değildi. Yol da kolay değildi. Zaman çok kısaydı. Çünkü izini taze iken bulamazsa onu bir daha asla göremeyebilirdi. Yoldaş ise içten pazarlıkçı, sinsi ve hain bir düşmandı.
Rum asıllı kölesi Akke kötü fikirlerini yolun daha yarısına gelme¬den ortaya koydu. Ümmü Hâkim cesur bir hanımdı ama bu ihaneti hesap etmemişti. Binbir çile ve büyük umutlarla çölleri aşarken bir de kölesi Akke ile mücadele etmesi gerekiyordu. Yolun meşakkati ikiye katlanmıştı ama Yemenin ilk köyleri de görünmüştü. Vardığı ilk durakta ırz düşmanı kölesini yöre halkının insafına terk etti.
Yolculuğa bundan böyle tek başına devam edecekti. Akıl alır gibi değil, nasıl bir güç bir kadını tek başına tenha yollara düşürür! Sora soruştura birkaç gün önce Mekke tarafından bir yabancının Tihame sahiline gittiği haberini aldı.
“Demek gemiyle yoluna devam edecek. Onun ardından devam etmem imkânsız. Tihame’ye yetişmeliyim.” diyerek yoluna devam etti.
Bir müddet sonra Tihame sahillerine vardı. Son anda gelmişti. Bir gemi henüz hareket etmiş, sahilden çok az uzaklaşmıştı. Ama gemi¬nin içini göremiyordu. Yine de var gücüyle seslenmeye başladı:
“Ya İkrime! Orda mısın? Heeey duyan yok mu? İkrime... Benim! Ümmü Hâkim. Geri dön! Sana söyleyeceklerim var.”
İkrime gemideydi. Ümmü Hâkim’in sesini duymuş ve gemiden atlamıştı. Bir çırpıda sahile çıktı.
“Bu ne iş ey Ümmü Hâkim. Burada ne işin var? Bu kadar yolu nasıl geldin? Yanında da kimseyi göremiyorum. Bir yoldaşın da mı yok?” Ümmü Hâkim büyük bir heyecan ve sevinç içerisinde kocasına: “Bunlan boş ver ey İkrime. Ben sana büyük bir müjde ile geldim. Bu öyle bir müjde ki ne geçtiğim çölleri ne çektiğim sıkıntıları görü¬yorum. Önemli olan şimdi burada senin yanında olmam. Ey İkrime! İnsanların en merhametlisinden senin için eman aldım. Artık kaçmana gerek kalmadı. Haydi, geri dön!” dedi.
“Ne diyorsun? Bu mümkün olamaz. Yanılmış olmayasın. Muhammed en büyük düşmanının oğluna, hem de ona büyük zararlar vermiş, acılar çektirmiş birine eman verir mi hiç? Ey kadın beni gemiden boşa indirdin.”
“Öyle değil Ey İkrime... Allah Resûlü Mekke’ye girince herkesi af-fetti. Hatta babamı ve Ebû Sufyan’ı bile. Hepimiz çok şaşırdık. Bizi kı¬lıçtan geçireceğini, en azından bizim onlara yaptığımız işkenceleri yapacağını veya bizi Mekke’den sürüp çıkaracağını bekliyorduk. Ama öyle olmadı, hepimizi şaşkına çevirdi ve İkrime İslâm güneşi içimize doğdu. Ben de müslüman oldum.”
“Sizi buna mecbur mu bıraktı?”
“Hayır hayır... Dedim ya o sadece bizi serbest bıraktı. Biz de Al-lah’ın kalplerimizi yumuşatması ve kendinden yana döndürmesi ne¬ticesinde müslüman olduk. Mekke’de çok az müşrik kaldı ey İkrime. İsterim ki sen de müslüman olasın.”
“İçime düşen ateşi bir bilsen... Sen gelmeden az önce kaptanla aramızda daha önceden geçen konuşmanın tesiri altında bulunuyordum. Gemide oturduğum yerden seslice Lat ve Uzza adını andım, gemici: “Şurada hiç kimsenin, Allah’tan başka hiçbir şeye dua etmesi caiz ve doğru olmaz.” dedi. “Peki, ne diyeyim?” diye sorunca da gemici “Allah’tan başka ilâh yoktur, de!” dedi. Ben o zaman müslümanlann davet ettiği ilâhın bu gemicinin söylediği bir tek Allah olduğunu anladım. O sırada çıkan fırtına gemiyi altüst ediyordu. Gemici tekrar “İlahınıza ihlâslı olunuz. Ondan başka hiçbir şey, felaketi başınızdan savamaz.” dedi. Ben de “Denizde Allah’a ihlâslı olmadıkça, beni hiçbir şey kurtaramazsa karada da başkası kurtaramaz. Ey Allah’ım! Boynu¬mun borcu olsun, eğer bu tehlikeden selâmete çıkarsam Muhammed’e gidip biat edeyim.” dedim. İşte bunun üzerinedir İslâm’ı anlamaya başladım ve Muhammed’in sevgisi kalbime düştü.”
İkrime’nin gönlü yumuşamıştı. Bir ömür düşmanlıkla geçirdiği günler akima geldi. Yaptıklannm hepsine pişmandı. Rahmet Peygamberi’nin engin şefkati ve müsamahası, içindeki intikam hislerini ve düşmanlık duygularını, bir anda eritip yok etti. Muhammedü’l-Emin’e karşı bir sevgi ve hürmet gönlünü doldurdu. Kalbi İslâm’ın nuruna açıldı. Hanımının çölü geçerek gelmesi, müslüman olur olmaz, ilk iş kendisi için eman istemesi sadık bir hanımın kânydı. O da bu sadakati gösteren hanımına itimat edip onun istediği ve gösterdiği istikamette davranmayı başardı.
Ümmü Hakim radıyallâhu anhâ ve İkrime b. Ebû Cehil birlikte ge-riye dönmek üzere yola çıktılar. İkrime’nin soracak binlerce sorusu vardı. Tanıdığını zannettiği Hz. Muhammed’e dair, iyi bildiğini sandığı İslâm’a dair... Bütün bildiklerini unutmuş gibi yeniden ve yeniden soruyordu. Ümmü Hâkim, tazecik bir müslüman olarak bildiklerinden çok hissettiklerinden bahsetti ona. Ölümü kaçınılmaz bir âkıbet olarak beklerken nasıl affedildiklerinden, verilen emandan, kendi bia- tmdan, bütün Mekke’nin biatmdan, Hind’in müslüman oluşundan teker teker, uzun uzun bahsetti. Ümmü Hakim bu soruları fırsat bildi. İkrime’nin gönlünün huzur ve sükûna kavuşması için müslümanlann Kâbe’deki ibadetlerini, Resûl-i Ekrem Efendimiz’in sallallahu aleyhi ve sellem engin müsamahasını anlattı.
Bu haberlerle İkrime’nin gönlü iyice yumuşadı. Birkaç gün önce onu telaşla ve korkuyla Mekke’den kaçıran ayakları daha büyük bir hıza kavuşmuş, heyecanla sahibini sürüklüyordu. Mekke’ye yaklaştıkça heyecanı büyüyor, sevinci artıyordu. Kavuşmayı bekleyen sadece İkrime ve Ümmü Hâkim değildi. Allah Resûlü de onları bekliyor etrafındakilere onların gelişini, “İkrime sizin yanınıza mü’min ve muha¬cir olarak geliyor. Sakın onun babasına kötü söz söylemeyin. Çünkü ölüye kötü söz söylemek diriyi rahatsız eder. Ölüye bir şey erişmez.” buyurarak duyurdu. Peygamber aleyhisselâm bu nazlı yeni müslümanları incitmemek için tedbirler aldı ve ashâbım uyardı.
Mekke’nin fethinden önce ve sonra Ebû Cehil gibi Ebû Leheb gibi İslâm’a çok büyük düşmanlık yapmış kimselerin çocukları müslü-man olma şerefine nail olmuştu. Bu gibi kimselerin müslüman olduktan sonra ashâb tarafından kötü muameleye uğrama kaygıları her zaman olmuştur. Bunlardan kocasının ve babasının zulmüne uğramış pek çok da sıkıntı çekmiş Dürre b. Ebû Leheb, babasının ölümünden sonra Medine’ye gelebilmiş ve kendisine sataşanlan Peygamberimiz’e şikâyet etmişti. Bunun üzerine Resûlü Ekrem Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bir öğle vakti halkı toplayıp namaz kıldırdıktan sonra şöyle buyurmuştular: “Ey insanlar! Sizin nesebiniz var da benim yok mu? Dürre benim amcamın kızıdır. Onun hakkında hiç kimse hayırdan başka bir şey söylemesin. Haberiniz olsun ki kim benim soyumdan gelenleri ve akrabalarımı incitirse beni incitmiş olur. Kim beni incitirse Allah’ı incitmiş olur.” dedi ve şöyle buyurdu: “Diriler ölen yakınları yüzünden rahatsız edilmezler.”
İslâm tarihinde birtakım hâdiseler vardır ki bugünkü görüş ile hakkında bir hükme vanlamaz, hele zamane insanının bilgiden, erdemden, basiret ve ferasetten noksan nazan bunları değerlendirmeye kâfi gelemez. O sebeple o acılı ve karmaşık günlerde yaşamamış müslümanlann ellerinin bulaşmadığı kanlı olaylara dillerini de bulaştırmaktan sakınmalatı gerekir. İlave olarak, İslâm öncesinde yapılmış olanlar Allah’ın affediciliği ile örtülmüştür. Onun üzerini örtüp, kullarını uzaklaştırdığı şeylerin örtüsünü kaldmp, ayıplan ve kusurlan meydana çıkarmak iyi ahlâk özellikleri arasında kendine yer bulamaz. Güzel ahlâkı tamamlamak üzere gönderilen Peygamberimizin buyruğuna da uymaz.
Ümmü Hakîm ile birlikte Efendimiz’in huzuruna gelen İkrime b. Ebû Cehil sevinç gözyaşları içerisinde:
“Ya Resûlullah! Bana söylemem gereken en güzel şeyi öğret!” dedi. Efendimiz onu kucakladı ve: “Hoş geldin ey muhacir süvari. Allah’tan başka ilâh bulunmadığına ve Muhammed’in Allah’ın kulu ve Resûlü olduğuna şehadet getir.” dedi.
İkrime bir heyecan fırtınasına tutulmuştu. Allah’ın en sevgili kulunun önünde kurtuluş beratı alırken başka ne hissedilir ki! İkrime’nin ağzından sayılı cümlelerden biri daha döküldü:
“Başka ne söyleyeyim ya Resûlullah?”
Efendimiz: “Allah’ı ve burada hazır bulunanlan şahit tutarım ki, ben, müslümanım, muhacirim, mücahidim, de.” buyurdu.
“Allah ve buradakiler şahit olsun ki ben, müslümanım, muhaci-rim, mücahidim. Razı oldum ya Resûlullah! Şimdiye kadar yaptığım kötülüklere karşılık bundan sonra iki katı iyilik yapacağım!”
Sonra Resûl-i Ekrem Efendimiz, İkrime ile Ümmü Hakîm’in nikâhlarını yeniden kıydı. Onlar yeni bir hayata kavuşmuşlardı. Birbirlerine karşı daha hürmetli ve muhabbetliydiler. Sevgileri ebedileşmişti. İmam bir neşe içerisinde günlerini geçiriyor, İslâm’ı yaşamak ve yaymak için gayret ediyorlardı. İkrime artık gündüz yiğit, gece âbid olarak İki Cihan Güneşi Efendimiz’in yanından hiç ayrılmadı. Şimdi
o Hz. İkrime olmuştu.
Hz. İkrime öylesine değişmişti ki sevgili hanımı Ümmü Hakîm bile şaşırmıştı. Kur’an’a öylesine sarılmıştı ki, “Bu benim kitabım! Bu Rabbimin bana gönderdiği kitap!” diyerek ağlardı.
Bir gün hanımı Hz. Ümmü Hakîm onu yine ağlayarak Kur’an okurken buldu.
“Ya İkrime, senin gibi ağlayarak Kur’an okuyanı görmedim.” dedi.
“Korkuyorum Ümmü Hakim korkuyorum! Müşrikken yaptıkla-rım aklıma geliyor sürekli!” diyerek tekrar ağlamaya başladı.
Yaradan’m affı kuluna en büyük nimetidir. Günah ve suç ne kadar büyükse affedilmesi de o kadar zormuş gibi gelir. Oysa hiçbir günah Allah’ın affediciliğinden daha büyük değildir. Bunu bilen Ümmü Hâkim:
“Ey İkrime sen Allah Resûlü’nün Ya Rabbi! İkrime’yi affet! Yaptıkları bütün kötülükleri mağfiret et!’ diye dua ettiğini unuttun mu?” diye hatırlattı.
İkrime b. Ebû Cehil, Allahu Teâlâ’nm kendisi için hayır murat et-tiği bir müslümandı. Çünkü Allah bir kuluna hayır murat ederse ona hayırlı bir vezir ihsan eder. Unuttuğu zaman hatırlatır, yanılırsa düzeltir. Ümmü Hâkim, her darda kalışında eşinin imdadına yetişen az kişiye nasip olmuş büyük bir nimetti. Ümmü Hâkim, İkrime’nin hidayeti için gayret edip yanından ayrılmadığı gibi İslâm’ın güzelliklerini yaşama konusunda da hep yanında oldu.
İman, insanı üstün niteliklere kavuşturur. Ümmü Hâkim’in de evvelki hırçınlığı cesarete dönüşmüştü. O, Hz. Ebû Bekir devrinde BizanslIlarla yapılan Yermük Savaşı’na kocası İkrime ve oğlu Amr ile birlikte katılmıştır. Sevgili oğlu ve kocası bu savaşta öylesine kahramanlıklar gösterdi ki komutan Halid b. Velid, İkrime’ye engel olmak zorunda kaldı. İkrime’yi anlamak kolaydı. Belli ki o bugüne kadar kaçırdığı fırsatlan telafi etmeye çalışıyor, Allah Resûlü ile katılamadığı gazaların hakkını onun en sevdiği arkadaşının emri altında mücadele ederek ödemek istiyordu. Aslında o bir yandan da bedel ödüyordu. Ümmü Hâkim de. Dile kolay onca yıl İslâm düşmanı olarak yaşadıktan sonra vicdan denen yürek kapanı insanı rahat bırakır, uyku uyutur muydu? Hele bir de en ufak hatanın bedelini binlerce tevbe ile ödemeye çalışan hassas ve hakiki bir mü’min için...
İkrime b. Ebû Cehil kendisine mâni olmak isteyen Halid b. Velid’e:
“Beni bırak Halid! Önce yaptıklanmı ödeyeyim.” diyordu. “Daha ödenecek çok borç var. Yüreğim beni rahat bırakmıyor, daha çok vu- ruşmalıyım, daha çok yorulmalıyım, daha çok kılıç sallamalıyım... Al¬lah beni affetsin, Resûlü razı olsun diye çok ama çok ter dökmeliyim...”
Ümmü Hâkim ve oğlu da yanındaydı.
“Gelin ey Allah düşmanlan...” diyordu. “Ben yıllarca sizin aranız¬da mı kaldım! İşin bu cephesi ne tatlıymış... Sizin bulunduğunuz yer ne karanlık ve ne fenaymış... Burada cennet kuşlan, orada leş yiyici akbabalar var. Ey düşmanlar, size salladığım her sapan taşı ile bir günahım silinsin istiyorum. Kanma girdiğim müslüman kardeşlerimin yanma alnım ak olarak gideyim istiyorum. Tertemiz olayım istiyo¬rum. Gelin siz de benim kanımı dökün... Bir kadının canını almak kolaydır. Haydi, gelin, gelin.”
Üçü birden var güçleriyle savaş meydanına atıldılar. İman göğüs¬lerine dolduğundan beri pırıl pırıl olan yürekleri Mevlâ’ya kavuşma özlemi ile yanıyordu. Onlar savaş meydanında kanlarından çok gözyaşı döküyorlardı. Çarpıştıkları müşrikler arasında zaman zaman kendi yüzlerini görüyor, bu kararmış simalar arasında bulunmuş olmaktan hayâ ediyorlardı.
Yermük Savaşı Hz. İkrime için vuslat günü oldu. Birçok yerinden yara aldı ve dünyevî susuzluğunu şehadet şerbetini içerek giderdi.
Hz. Huzeyfe şöyle anlatıyor:
“Yermük Savaşı’nda idi. Çarpışmanın şiddeti geçmiş, ok ve mızrak darbeleri ile yaralanan müslümanlar, düştükleri sıcak kumların üzerinde can vermeye başlamışlardı. Bu arada ben de güçlükle kendimi toplayarak amcamın oğlunu aramaya başladım. Son anlarını yaşayan yaralıların arasında biraz dolaştıktan sonra nihayet aradığımı buldum.
Bir kan seli içinde yatan amcamın oğlu, göz işaretleri ile bile zor konuşabiliyordu. Daha evvel hazırladığım su kırbasını göstererek dedim ki:
“Su istiyor musun?”
Belli ki istiyordu. Çünkü dudaklan hararetten âdeta kavrulmuştu. Göz işareti ile “Çabuk, hâlimi görmüyor musun?” der gibi bana bakıyordu. Ben kırbanın ağzını açtım, suyu kendisine doğru uzatırken biraz ötede yaralıların arasında İkrime’nin sesi duyuldu:
“Su! Su! Ne olur, bir tek damla olsun, su!”
Amcamın oğlu Hâris, bu feryâdı duyar duymaz, göz ve kaş işaretleriyle suyu hemen İkrime’ye götürmemi istedi. Kızgın kumlann üzerinde yatan şehitlerin aralanndan koşa koşa, İkrime’ye yetiştim ve hemen kırbamı kendisine uzattım. İkrime elini kırbaya uzatırken Iyasin iniltisi duyuldu:
“Ne olur bir damla su verin! Allah rızası için bir damla su!”
Bu feryadı duyan İkrime, elini hemen geri çekerek suyu Iyas’a götürmemi işaret etti. Suyu o da içmedi. Ben kırbayı alarak şehitlerin arasından dolaşa dolaşa, Iyas’a yetiştiğim zaman, son nefesini kelime-i şehadet getirerek tamamladı. Derhal geri döndüm, koşa koşa İkri- me’nin yanma geldim. Kırbayı uzatırken bir de ne göreyim? O da şe¬hit olmuştu. Bari dedim, amcamın oğlu Hâris’e yetiştireyim. Koşa koşa ona geldim, ne çare ki o da ateş gibi kumlann üzerinde kavrula kavrula ruhunu teslim eylemişti. Hayatımda birçok hâdise ile karşılaştım. Fakat hiçbiri beni bu kadar duygulandırmadı. Aralarında akrabalık gibi bir bağ bulunmadığı hâlde bunlann birbirine karşı bu derece fedakâr ve şefkatli hâlleri gıpta ile baktığım en büyük iman kuvveti te¬zahürü olarak hafızama âdeta nakşoldu!”
Hz. İkrime şehit olduğunda, üzerinde 70’ten fazla kılıç ve mızrak yarası vardı.
Hz. Ümmü Hâkim, Yermük’te hem şehit hanımı hem de şehit anası oldu. Ecnâdeyn Savaşı’nda da kendisi kahramanlar gibi çarpıştı. Bir çadır direği ile yedi düşman askeri öldürdüğü rivayet edilir. Onun nerede ve ne zaman vefat ettiğine dair herhangi bir bilgi kaynaklarda zikredilmemektedir. Gözlerimizi kapayınca, onun kendinden intikam alır gibi düşman saflanna atılıp çarpışa çarpışa şehit olduğunu görür gibi oluruz. Kim bilir kaç savaşa katıldı, kim bilir kaç düşmanın bedeninde kendi nefsini öldürdü. Kim bilir ne büyük bir yürek yangını ile yaşadı ve kim bilir ne büyük bir özlem ile Rabbine kavuşacağı günü bekledi.
Kaç insan ve kaç müslüman Hz. Ümmü Hâkim ve Hz. İkrime gibi nefsi ile mücadelesinden galip çıkabilmiştir. Ardına kadar açık olan ve hiç kapanmayan tevbe kapısından girmeyi başaran sonra da ahdi¬ne vefa gösterip sıfatını “çok yalancılar” defterinden sildirenlerden ol¬mayı niyaz ederiz. Çok ibadet kibri ile kirlenmektense günahlanndan yıkanmışlar arasında olmayı talep ederiz. Ümmü Hâkim gibi hikmet ehli, irade sahibi, cesaret timsali olmayı yana yakıla arzu ederiz.

Kaynak: Serpil Özcan- Hz. Havva'dan Hz. Zeyneb'e Kadınların İzinde
Geri Bildirim!