"(Resûlüm!) De ki: “Ben sadece Rabbime yalvarırım ve hiç kimseyi O’na ortak koşmam. 72/20”"
Hz. Aişe (r.anha)
Allah’ın Sevgilisinin Sevgilisi Hz. Aişe   
Her insanın İslâm fıtratı üzere doğduğu İlâhî bir hakikattir. Allahu Teâlâ kullarını kendi yarattığı düzen dâhilinde dünyaya gönderir. İnsanlar için seçilmiş en uygun ve güzel hayat biçimi İslâm dini olduğuna göre yeni doğanların bu fıtrat üzere yaratılmaları tabiidir. İslâm fıtratı üzere yaratılan insanın da bu minval üzere hayatını devam ettirmesi tabiata uygun ve dolayısıyla kolaydır. Zor olan ise yaratılışı devam ettirmek değildir, cahillikle bu yoldan fıtrata tamamen aykırı yönlere sapmaktır. Kendine mahsus güzergâhı terk edip bir başka mecraya kayan trenin başına gelecek akıbetin çok daha fenası, yolu¬nu şaşıran insanın başına gelir. Bu yolda karşısına çıkan sade engebeli arazi, taş, toprak, tümsek, çukur değildir. O insan, hayatının en şe¬dit haramisi şeytanın tuzağına ummadığı süratle düşecektir.
Kolayca, fıtr-i tabii üzere yaşamak büyük bir nimettir. Zira doğan bebecikler anne-babalan yahut akrabaları veya arkadaşlan ya da yaşa- dıklan toplumlann marifetiyle yaratılış meziyetlerinden koparılıp başka hayat biçimlerine ve dinlere yöneltilirler. Bu çocuklar büyüdüklerinde hakikati, kendi gayret ve çalışmalanyla, imtihan ve sorgulanyla, yanılgı ve hatalanyla, acı ve kederleriyle bulmalı onu irade gücünü kullanarak, en basit alışkanlıklardan en sistemli eğitim yöntemlerine kadar zor yoldan elde etmek mecburiyetindedir. Bu açıdan bakıldığında müslüman bir ailede doğup büyümenin kıymeti daha iyi anlaşılacaktır.
Hz. Aişe... Ondaki meziyetleri, nimetleri saymanın, imkânı var mıdır acaba! İslâm’ın en seçkin hanımlarından olan Hz. Aişe, ailesinin İs¬lâm ile şeref bulmasından çok az bir süre önce dünyaya gelmiş, iman lütfuna hiç tahribata uğramadan kavuşmuş bir nimet sahibidir. Allahu Zü’l-Celal’in ona olan ikramı kendisi doğar doğmaz başlamış, Mekke’nin en muteber ailesi yanında dünyaya gelmesi bir yana bu ailenin İslâm ile şereflenişinin ardından kucaklara verilmesi nimet üze¬re nimet ile donanmasına vesile olmuştur.
O, İslâm kadınlan arasında hatta mü’minlerin tamamı arasında an¬latılması ve anlaşılması güç insanlardan biri olarak sayamayacağımız kadar çok özelliği şahsiyetinde bir araya getirmiştir. Buna bir de Rah¬man ve Rahim olan Allahu Teâlâ’nm ihsanlan eklenince nev-i şahsına münhasır abide bir hanımefendi zuhur etmiştir.
İslâm tarihinin her köşesinde onu görürsünüz. Çok uzun yaşamış, çok şey görmüş, çok şey öğrenmiş, hiçbir şeyi unutmamıştır. En önemlisi de nedir biliyor musunuz? Öğrendiği hiçbir şeyi kendine saklamamıştır. Bilgi ve görgüsünü, daimi bir ışık kaynağı gibi çevresine yayarak sadece Asr-ı Saadet’in değil bütün ümmetin yolunu aydın¬latmıştır. Ümmete onun kadar fayda sağlamış bir başkasını bulmak ancak Ebû Bekir ailesinde yapılacak bir tecessüs ile mümkün olabilir. Babasının kanatları altında büyümüş fakat onun gölgesinde kalma¬mıştır. Ashâbm büyükleri arasında bulunmuş fakat hiç kimse sesini onunkinden yüksek tutmamış, söyledikleri ve yaptıkları sebebiyle kimseden ürkmemiş, hiçbir kimseyi ürkütmemiş, bilakis herkese ümit ve şevk membaı olmuş bir ulu kişidir, bir nadide hanımefendidir. Nasıl Hz. Hatice’nin bir eşi daha gelmeyecek, onun engin sevgisi ve merhameti seviyesine kimse ulaşamayacaksa hiçbir kadın ve erkek de eşi tarafından Hz. Aişe kadar çok sevilemeyecektir.
Allahu Teâlâ dinini Hz. Aişe’nin keskin görüşü, zayıflamaz hafızası, müşahhas aklı, dolmak nedir bilmeyen öğrenme kâsesi, solgunluk emaresi göstermeyen ilmi, pervasız cesareti, taşkın heyecanı, sarsılmaz dirayeti, emsalsiz tevekkülü ve teslimiyeti, taçsız ve tahtsız mah-fi saltanatı ile desteklemiştir.
Ümmetin bütün kadınlarının baş üstünde, gönül tahtında gezdirdiği Hz. Aişe, başka bir benzeri olmasa bile hepimize misal olmaya tek başına kâfi, bütün ‘İslâm’da Kadın’ müddeilerinin şom ağızlarını kilit - leyici, iddialarını bertaraf etmeye muktedir, arzı sarsan bir vakıadır. Bu ikram, şanı yüce ve kudret sahibi Hak Teâlâ ve Tekaddes Hazret- leri’nindir, şükür, taat ve tevazu kullarının borcudur.
Âlemlerin Fahri Peygamber Efendimiz’in yaptığı her şey, söylediği her söz, mü’minler için bir misal ve emirdir. Bizzat tatbik edeni göre¬rek öğrenme usulü de bu emirlerin hemen ve çabucak hayata aksetti- rilmesinin, yaşanır olmasının, alışkanlığa dönüşmesinin en çabuk yoludur. Bütün ashâb-ı kirâm bu nimete nail olmuştur. Ancak onların göremediği, bilemediği başka şeyler de vardır. Bir toplantıda bulunup diğerine katılmayanlar olmuştur, bir elçi grubu ile yapılan görüşme herkesin katılamayacağı bir meclistir, vahyin gelişi, ilk kez tebliğ edi¬lişi ve o anda olup bitenler birkaç talihlinin dışında kimsenin şahit olamayacağı şeylerdir. Peygamber Efendimiz’in muhterem eşleri ve özellikle Hz. Aişe bunlardan pek çoğuna şahit olmuşlardır.
Bütün insanlara rehber olan bir Peygamber’in yanında olmak, meclisinde bulunmak çok özel bazı yetenekler gerektirir. Öncelikle her şeyi; doğru, olduğu gibi anlamalı ve aslına uygun şekilde yorumlayabilmek için Peygamberimiz’in görüşünü tespit etmiş olmak gerekir. Zira kulak duyar, gönül hisseder, zihin yorumlar. Bunların hepsi aynı hizada ve aynı hassasiyette olmalı ki netice aslından aykırı bir yöne meyletmesin. Bu kişi aynı zamanda, nefsi değerlendirmelerden sakınabilmek için üstün bir ahlâk ve dürüstlüğe sahip olmalıdır ki Hz. Aişe’nin dürüstlüğü onun en başta gelen özelliğidir. Çok defa bu yüzden başı derde girmiştir. Peygamber yoldaşı ilme aşk derecesinde bir bağlılığı elde etmiş olmalıdır. Bütün bir ümmetin sorularına ve me- raklanna tatmin edici cevaplar verebilmelidir, bununla birlikte bu sorgu ve suallerden bunalmayacak bir sabra, her biri ile özel ilgilenecek kadar da geniş hoşgörüye mâlik bulunmalıdır.
Kıyamete kadar gelecek ümmetin yapacağı amellerle ilgili konula¬rın bir kısmını onun aktardığı düşünülürse, hele Peygamber Efendi¬miz’in vefatından sonra insanların başvuru merkezi durumuna geleceği göz önünde bulundurulursa bu kişinin, Peygamber zamanında yaşanmamış meseleler hakkında içtihatta bulunabilecek seviyede bir kimse olması da kaçınılmaz bir mecburiyet olacaktır...
Bütün bu saydıklanmızdan ötürü genelde peygamber hanımları, özellikle Hz. Aişe tesadüfen Peygamber eşi olmuş bir hanım değildir. O bizzat bütün bu hususlara uygun şahsiyeti ile seçilmiş bir hanımefendidir.
Es-Sıddıka’ unvanıyla anılır. 614 yılında Mekke’de sahabenin en şereflisi Hz. Ebû Bekir ile Ümmü Ruman’m kızları olarak dünyaya gelmiştir. Hiç çocuğu olmadığı için kız kardeşinin büyük oğlunun adı ile Ümmü Abdullah diye anıldığı da olmuştur. Daha ziyade kendi ismiyle anılır ve künyesi, Ümmü’l-Mü’minin Aişe Ebû Bekir es-Sıddık el-Kureyşî şeklindedir.
Öncelikle Hz. Aişe, çok küçük yaşlardan itibaren peygamber zev-cesi olacak şekilde yetiştirilmeye başlanılmıştır. Çünkü kutlu bir rüya ile bu durum Peygamberimiz’e duyurulmuş o da sevgili dostu Hz. Ebû Bekir’i durumdan haberdar etmiştir. Ailesi onun vazifesini hakkıyla yerine getirebilmesi için her şeyi yapmış, bu kıymetli evladı yük¬leneceği sorumluluklara uygun biçimde yetiştirmişlerdir. Böyle bir sorumluluk elbette Hz. Ebû Bekir’den başkasının üstesinden gelemeyeceği bir vazifeydi. Öyleye ya ümmet dinin yarısını bu Hümeyra’dan (pembecik) öğrenecekti.
Allah Resûlü Hz. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’e ilk iman eden onun en sadık arkadaşı Hz. Ebû Bekir’in kızı Hz. Aişe’nin doğum tarihi hicretten takriben 10 yıl öncesine dayanır. Onun en önemli özelliği budur. İslâm’ın ilk yılında dünyaya gelmiş, doğduğu günden itibaren İslâm inancı üzere büyütülmüştür. Gerçi Hz. Aişe’nin doğum tarihi ile ilgili muhtelif rivayetler vardır, fakat bu söylediğimiz akla en yakın tarihtir.
Ebû Bekir ailesinde okuma yazma çok küçük yaşlarda öğrenilirdi. Onlar Mekke’nin edebiyat, tarih ve sanat konusunda seçkin kişileriydi. Küçük yaştayken okuma-yazma öğrenmiş olan Aişe-i Sıddika ra- dıyallahu anhâ çok zeki ve kabiliyetliydi. Öğrendiği ve ezberlediği bir hususu kesinlikle unutmazdı. İlk öğretmeni olan babası Arapça, edebiyat ve tarih konusunda bildiklerini ona öğretmiş, ahlâkından da sirayet eden özellikler sayesinde Hz. Aişe, Hz. Ebû Bekir’in bir kopyası durumuna gelmişti.
Hz. Aişe, müslümanlann en şiddetli işkencelere maruz kaldığı dönemde annesi ve babası ile birlikte sıkıntılara katlanmış, babasının Peygamber Efendimiz için yaptıklarına şahit olmuş, yaşananlar için bütün mü’minlerle birlikte gözyaşı dökmüştür.
Mü’minlere hicret emri verilip bütün müslümanlar Medine’ye doğru yola çıktığında Ebû Bekir ailesi Peygamber Efendimiz’in hicretine kadar Mekke’de kalmıştır. Hatta Hz. Aişe, ablası Hz. Esma ve anneleri Hz. Ümmü Ruman yol hazırlıklarını yaparak babalannm refakat edeceği kutsal yolculuğu kolaylaştırmaya çalışmışlardır.
Hz. Aişe’nin hicreti babası ile kutlu arkadaşının Medine’den kendileri için bir mihmandar göndermelerine kadar ertelenmiştir. Bu dönem içinde yaşadıkları arasında Mekkeli müşriklerin evlerini basarak Hz. Ebû Bekir ile Peygamber Efendimiz’in nerde olduklannı öğrenmek istemeleri de vardır. O gün Hz. Esma’nm yüzüne inen şiddetli tokat Hz. Aişe’nin unutamadığı hatıraları arasında yerini almıştır. Bu acılı günlerin çocuk ruhunda bıraktığı tesirlerle annesi ve kardeşleri ile birlikte nihayet hicret günü geldiğinde Medine’ye hareket etmiştir.
Peygamberler sadık rüyalar ile de yönlendirilirler. Hz. Aişe ile evlenmesi de Peygamber Efendimiz’e gördüğü bir rüya ile emredilmiştir. Bu emrin geldiği sırada henüz çok küçük olduğunu bildiğimiz Hz. Aişe’nin evlilik yaşı ile ilgili bir hayli karmaşık tartışmalar söz konusudur. Ancak her birini teker teker gözden geçirdikten sonra Peygamber Efendimiz’in hayatını ashâb, tâbiin ve tebe-i tâbiin’e, ondan sonra da bütün müslümanlara miras kalacak şekilde hıfz ve şerh edecek olan Hz. Aişe’nin zekâsının ve ezberleme kabiliyetinin en yüksek sınırda bulunduğu 14 yaş civannda evlendiğini kabul etmek en mantıklı tercih olacaktır. Öyleyse Hz. Aişe’nin nişanlandığı en erken yaş on bir yaştır. Üç sene nişanlı kaldığına göre evliliği de on dört yaşındadır ki yakın zamana kadar ülkemizin hemen her yerinde, içinde bulunduğumuz zaman diliminde dahi Anadolu’nun çeşitli yerlerinde genç kızların 14 yaşında evlendiği görülmemiş bir olay değildir. Tabii olarak bundan 14 asır evvel 14 yaşındaki bir genç kızın evliliği gayet tabii ve zamanında bir evlilik kabul edilmelidir.
Onların evlilikleri sıradan insanların evliliklerinden çok farklı olmuştur. Hatta Hz. Peygamber’in kendisinden önceki peygamberlerin hayatlanndan bambaşka bir hayatı olması sebebiyle, sadece bir peygamber eşi olmakla kalmamış; çok müşkül ancak bir o kadar da ulvi ve mesut bir hayatı paylaşmışlardır. Hz. Peygamber genç eşine Hü- meyra’ yani ‘pembecik’ lâkabını vermiş ve hitabı bile zarafet misali olan Peygamber Efendimiz, ashâbma ve kendisini görmeden iman etmiş ümmetine büyük bir buyrukta bulunmuştur: “Dininizin yarısını bu Hümeyra’dan alınız.”
Bu gencecik ve narin lâkin çelik kadar güçlü hanımefendi, hem-cinsleri arasında müstakil ve mutena bir yer edinerek böyle büyük bir sorumluluğu üstlenmiştir. Allah Resûlü de İslâm kadının yerini tam ve kesin çizgilerle belirlemek için genç olmasına aldırmadan sevgili eşini ashâbma ve ümmetine kılavuz tayin etmiştir. Bir başka örnek aramanın ve yukarıda zikrettiğimiz hadisten başka delil getirmenin mânasızlığı gün gibi aşikârdır.
Hz. Aişe’nin hayatı ve ahlâkının yanı sıra öğrenme ve öğretme yöntemleri de ince bir araştırmadan geçirilmelidir. Anlatılır ki o, gelen âyet-i kerîmeleri daha iyi anlayabilmek için Resûlullah’a sorular sorar, şahsi fikirlerini beyan eder, ondan öğrendiklerini özümsemeye gayret eder, hayatına çabucak tatbik ederek, öğrenme önderliğine bir de tatbiki önderliği eklerdi.
Öğrenme bir yetenek işidir, Hak katından ihsan olunur ancak ça-lışmak kişinin elinin emeğidir. Kul övünecekse Allah’ın kendisine ihsan ettiği nimetlerle değil, kendi gayreti ve azmiyle övünebilir. Evet, Hz. Aişe deha seviyesinde bir öğrenme yeteneğine sahipti, ancak bununla iktifa etmeyerek daha çok öğrenmek için daha çok çalışmaya azmediyordu. Öğrenme hevesine ilmin mihveri olan merakı da ekliyor, böylece tam bir ilim casusu gibi çalışıyor, her söze, her emre, her tavsiye ve harekete kulak kesiliyordu. Ondan habersiz neredeyse Medine’de kuş uçmuyordu. İspat istiyorsanız rivayet ettiği hadislere bakınız, orada akla gelmedik her konuda bir hâdise tesadüf edeceksiniz.
Ondaki bu ilmi yetenek ve merak, Resûlullah’m ona derin bir sevgi duymasına vesile olmuştur. Bu mahir ve akil genç hanım, kendisine verilen hiçbir şeye nankörlük etmiyordu. Genç beyni doluyor da doluyordu.
Resûlullah’m hanımları arasında yalnızca Hz. Aişe’nin yanında vahiy meleği gelmiş ve Allah’ın âyetlerini Peygamberine bildirmiştir. Bu kendisine bahşedilen bir başka büyük nimettir. Aslında bunun, onun bunca çabasına İlâhî bir karşılık olduğunu düşünebiliriz. Bununla birlikte Hz. Aişe sebebiyle birçok âyet-i kerîme de nazil olmuştur. Hayli sıkıntılı bir o kadar kederli günlerin ardından indirilen âyetlerin hikâyesi şöyledir:
Pek muhterem ve kerem sahibi validemiz Hz. Aişe şöyle anlatır:
“Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem sefere çıkmak istediği zaman, hanımlan arasında kura çeker, hangisinin ismi çıkarsa onunla giderdi. Benî Mustalik gazasından önce yaptığı gazada da aramızda kura çekti, benim ismim çıktı. Bu yüzden yolculuğa Resûlullah ile beraber çıktım ve bir hevdece konuldum. Dönüşte Resûlullah Medi-ne’ye yaklaşınca bir yerde konakladı, sonra da yola çıkmaya nida et-tirdi. Bu sırada kolyemi düşürdüğümü fark ettim. Hevdecten inerek aramaya koyuldum. O sırada kafile yola çıkmış oldu. O zamanlar çok zayıf olduğum için hevdecte olmadığımı fark edememişler. Safvân b. Muattal geride kalanlan toplamak üzere döndüğünde benim orada bulunduğumu görmüş. Yorgunluktan ve beklemenin verdiği sıkıntıdan uyuyakalmışım. ‘Allah’tan geldik ve yine O’na döneceğiz.’ demesiyle uyandım, hemen feracemle yüzümü örttüm. Devesinden indi, ben bi- ninceye kadar geri çekildi, bindim. Sonra deveyi çekti, yürüdü, öğle sıcağında orduya yetiştik. Ancak insanlar konuşmaya başlamış. Olay benim yaşadığımla kalmamış. Dedikodu almış yürümüş. Olan bitenin ucu da Mıstah adlı kişiye dayanıyormuş. Bir gün dedikodulan yayan Mıstah adlı kişinin annesi ile pazara gidiyordum. Kadıncağız, Mıstah yüzünün üzerine düşsün kahrolsun, dedi. Şaşırmıştım. İnsan evladı için böyle söyler miydi? Üstelik Mıstah Bedir’de de bulunmuştu. Ey Mıstah’m an-nesi, sen ne fena söz ediyorsun. Bedir savaşında bulunmuş olan bir zata mı sövüyorsun, diye onu uyarmak istedim. O da, vallahi ben ona ancak, senin aleyhindeki suçundan dolayı beddua ediyorum, deyince içime bir kurt düştü. Sözün devamını sordum o da söyledi. Bunun üzerine Resûlullah’tan izin alıp ailemin yanma gittim...
Annem ve babam dedikodulardan ne yapacaklarını şaşırmışlar bana da söyleyecek bir şey bulamamışlardı. Ey anne! Dedim, insanlar neler söylüyorlar? “Kızcağızım” dedi, “kendini üzme, vallahi bir erkeğin yanında sevgili bir hanımı bulunsun da aleyhinde çok laf etmesinler, pek azdır. Hatta mümkün değildir. Sen Allah Resûlü gibi bir insanın hanımı oldukça bu hâller hep olacaktır. A kızcağızım, olanlan bizden soruyorsun şimdiye kadar söylenenleri hiç işitmedin mi?” Ben de:
“Hayır, bugüne kadar hiçbir şey duymuş değilim. Ama Allahu Tealâ’ya yemin ederim ki kulağınıza gelen lâfların hepsi yalandır, iftiradır. Allah biliyor ki benim bir şeyden haberim yoktur. Yapmadığım bir şeye, evet, dediğimde, kendime iftira etmiş olurum. Bu kötü kalpli insanlann söylediği şey için Allahu Teâlâ’dan yardım bekliyorum.” dedim.
“Ben ağlıyordum, ikisi de yanımda oturmuş beni avutmaya çalışıyorlardı. Bu sırada Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem geliverdi, selam verdi, sonra oturdu. Hakkımda söylenilenlerden beri yanımda oturmamıştı ve bir ay olmuş Allahu Teâlâ ona benim bu işimle ilgili vahiy indirmemişti. Allah Resûlü dedi ki: ‘Ey Aişe! Sen bu durumdan temiz ve berî isen Allah, muhakkak seni aklayacaktır. Eğer bir günaha düştünse Allah’a istiğfar ile tevbe et. Çünkü kul tevbe edince Allahu Teâlâ tevbeyi kabul eder.’ Ne zaman ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem konuşmasını bitirdi, gözyaşlanm boşandı, sonra babama tarafımdan Resûlullah’a cevap ver, dedim. ‘Vallahi ne diyeceğimi bilmiyorum.’ dedi. Anneme aynı şeyi teklif edince: ‘Vallahi ne diyeyim, bilmiyorum’ deyip beni yalnız bırakınca ben de, vallahi ben anladım. Siz bunu işitmişsiniz, hatta gönüllerinizde yer etmiş, buna inanmışsınız. Şimdi ben size beriyim desem inanmayacaksınız. Ve eğer, muhakkak tertemiz olduğumu Allah bilip dururken size kötü bir itirafta bulunsam hemen tasdik edeceksiniz. Artık bana düşen güzel bir sabırdır, dedim. O hâlde ben biliyordum ki Allahu Teâlâ muhakkak beni temize çıkaracaktır. Ancak bunu vahiy yoluyla yapacağını düşünmemiştim. Ben kurtuluş ümidi ile beklerken Allahu Teâlâ, Peygambe- ri’ne vahyi indiriverdi. Günahsız olduğumu bildiğim için hiç telaş etmedim. Fakat Resûlullah’ı kaplayan vahiy ağırlığı geçinceye kadar, insanların dediklerine hak verecek bir vahyin geleceği endişesi ile annem ve babamın canları çıkacak zannettim. Ne zaman ki Resûlullah açıldı, ilk söylediği kelime şu oldu: ‘Müjde ey Aişe! Rahat ol, vallahi Allah, seni kati olarak akladı.’ dedi.
Bana güvenmeyip halkın sözüne itibar ettiler diye kızgın olduğum için, hamd, Allah’a; ne sana ne de ashâbma, diye cevap verdim. Annem ne yapacağını şaşırmıştı.‘Ona nasıl söz! Seni âlemin iftirasından kurtaran zevcine teşekkür etmen gerekirken nasıl böyle konuşursun. Hemen kalk özür ve teşekkürleri bildir.’ dedi. Oysa ben, vallahi ne ona kalkarım ne de beraatımı indiren Allah’tan başkasına hamd ederim. Çünkü siz iftiralara inanmak üzereyken beni bunlardan O kurtardı, dedim. Netice olarak özrüm nazil olunca Resûlullah kalktı minbere çıktı, bunlan anlattı. Minberden indiği vakitte dedikodulan başlatan ve diliyle bu kirli hâdiseye kanşan Abdullah b. Ubeyy’e, Mıs- tah’a, Hamne’ye ve Hassan’a had cezası vurdurdu.”
Tarihe uzun sayfalarla kazman İfk hâdisesinden kazançlı çıkan Hz. Aişe olmuştur. Bazılan onun bu hareketini saygısızlık olarak addetse de biz, birbirine sevgili iki insanın arasındaki cilve olarak yorumlama- lıyız. Nihayetinde o, Peygamber eşi de olsa inanan bir kadın için en zor imtihana maruz kalmış, duygusal ve hassas bir genç kadındı. Bu cüretkâr tavrından dolayı Allah Resûlü tarafından uyarılmamıştır da. Belli ki Peygamber Efendimiz de kırık bir kalbin infialini hoş karşılamıştır. Hz. Aişe İfk hâdisesinde uğradığı haksızlığın karşılığını Nur sûresindeki 16. âyet-i kerîme ile almıştır. Bu olay sebebiyle bazı hadis ravileri Hz. Aişe’den yaptıkları rivayetlerde, “Allah’ın sevgilisinin sevgilisi, semadan inen âyetle temize çıkan” ifadelerine yer vermişlerdir.
Bu olayla Hz. Aişe’nin hem Peygamberimiz hem de Allah katındaki yerini daha iyi anlayan ashâb-ı kirâmm ona olan ihtiramına bir de mahcubiyet ilave olmuştur. Bu sebeple onlar, reddedilmeyeceğini bildikleri için Resûlullah’a hazırladıkları hediyelerini Hz. Aişe’nin Hane-i Saadet’inde bulunduğu sırada vermeyi alışkanlık hâline getirmişlerdir.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in nazarında Aişe validemizin ayn bir yeri vardı. Yemek yerken gözleyenler onu Hz. Aişe’nin bardağını kullandığını, bunu yaparken de onun içtiği yerden içmeye özen gösterdiğini görürlerdi. Yemek yedikleri vakit, Hz. Aişe ne yediyse Fahr-i Kâinat Efendimiz de ondan yer, hatta bu mübarek kadın nereden ısırdıysa gidip oradan ısırırdı. Bu sessiz latifeleşmeyi bir de birbirlerinin gözlerinin içine bakarak yaptıklannı düşünürsek, hayali cihana değen bu manzarayı ilelebet seyretmek isteriz.
Hz. Aişe annemiz, çok seven ve çok sevildiğini bilmek isteyen bir hanımdı. Sevdiğinin bunu defalarca kendisine söylemesini arzu ederdi. Bir kadın için eşi tarafından çok sevilmek büyük bir hazinedir. Hele bir de değerli eş bunu devamlı olarak dillendiriyorsa, işte o zaman saadetin ibresi hiç düşmeyecek demektir. Hz. Aişe bu söyleyişlerde bir gecikme olduğu zaman “En çok kimi seviyorsunuz?” diye sorardı. Aldığı cevap duyabileceği en müjdeli haberdi, “Seni!” Hz. Aişe’den söz ediyoruz, merakı hiç bitmeyen, sınırları sonuna kadar zorlayan bir hanım, tabii ki ikinci soru gelecek “Ya Resûlullah beni nasıl seviyorsunuz?” Pek az kişi “nasıl” sorusunu yöneltir. Genelde “Niçin?” diye sorulur. Ama Hz. Aişe “nasıl” sorusunun cevabını almak istiyordu ve aldı: “Kör düğüm gibi!” Açılmaz, çözülemez yani değişemez bir sevgi ile. O, işte bu denli bağlayıcı ve birbiri içinde kaynaşmış bir sevgiye sahipti. Evliliği ilerledikçe “eskimesinden” endişe ederek tekrar sorardı “Beni nasıl seviyorsunuz?” Allah Resûlü hiçbir sözünden dönmemişti ki sevgisinden ve sevgilisinden sarf-ı nazar eylesin. Milyon kere de sorulsa aynı cevabı veriyordu: “İlk günkü gibi”
Bu öyle bir sevgi idi ki sadece muhataplannı değil, ashâbı da ilgilendirmeye başlamıştı. Artık o necip insanlar bile Hz. Peygamber’in kimi daha çok sevdiğini merak eder olmuşlardı. Hz. Peygamber’in bütün as- hâb içinde kimi sevdiğini öğrenmek istiyorlardı. Belki onlarca kişi onlarca defa sordu: “Ya Resûlullah en çok kimi seviyorsunuz?” Cevap olabildiğince rahat ve içtendi, hiçbir çekinmeyi barındırmıyordu. Allah Resûlü doğrudan cevap verdi “En çok Aişe’yi seviyorum.” Hay mübarek Hatun! Ömrün bereketliydi, sana benzeyenler de bereketli olsun.
Onu tanımaya devam edelim. Şimdi daha bir dikkat edeceğiz. Çünkü Allah Resûlü kimi, hangi vasıflara sahip olduğu için sevmiş? Okuduklarımızda hep bu sorunun cevabı bulunacak. Onun, oldukça neşeli bir kişiliği vardır. Esma annemiz tef çalarken dinleyen, oyuncak bebekleri ve hayali kanatlı atlan olan, yüzüne bir parça bulamaç çalanı bulamaca bulayan, eşi yani Peygamberimiz evden çıktıktan sonra arkadaşlarını davet eden herkes gibi biridir. Saçlannı yapan bir arkadaşının sık sık kendisini ziyaret ettiği bildiriliyor. Demek ki Âlemlerin Fahri Peygamber Efendimiz meclisine gelen mü’minlere ve ailesine karşı temiz ve bakımlı olduğu gibi, değerli hanımı Hz. Aişe de eşi bulunmaz zevcine karşı bakımlı ve dikkatliydi.
Medine’de yapılan ve mübah olan bütün eğlencelere-düğünlere gider, yanşları seyreder hatta bizzat onlara katılır, panayırları ziyaret ederdi. Koşmayı çok sevdiğini siyer kitaplarından öğreniyoruz. Bunlardan ikisini bizzat Peygamberimiz ile birlikte yaptığını, hatta yarışın birini kazanırken diğerini kaybettiğini de biliyoruz.
Anlaşılan o ki Peygamber Efendimiz kendisi spor dallanndan binicilik, atıcılık gibi sahalarda maharetli ve ilgi sahibi iken mü’minlerin annesi olan hanımları da kendilerine uygun sporlarla ilgilenmişlerdir. Hz. Aişe’nin Uhud Savaşı’nda savaşma isteğinden anladığımıza göre Hz. Aişe, sportif faaliyetlerle belki kilolarca ağırlıktaki kılıcı tutabilecek, belki de saatlerce sapan taşı sallayacak kadar güç kazanmıştı.
Asr-ı Saadet’te İçtimaî hayatın bir parçası olan savaşlarda muharip sınıfı daima erkekler oluşturmuştur. Yani savaşa katılmak kadınların aslî görevi değildi. Nitekim Hz. Aişe harbe iştirak etmek için izin istediğinde, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem:
“Sizin cihadınız hacdır.” buyurarak eşinin harbe iştirak etme talebine olumsuz cevap vermiştir.
Genel itibariyle kadınlar şartlar gereği daha çok geri hizmette bulunmuşlardır. Uhud Savaşı’nda Peygamber hanımlannı gören bir sahabî, onların su dağıtmak için yaralılann arasında koşturup durduklannı ifade eder. Cephe gerisindeki bütün işlerin mesuliyetini üstlenmişlerdi. Yaralılan tedavi etmişler, yırtık ve sökükleri dikmişler, su taşımışlar, yemek yapmışlardı. Hz. Aişe’nin şahsiyetini düşünürsek onun bütün bu işleri organize ettiğini yani düzenlediğini, hatta hanımlann ayn bir grup teşekkül ettirip cephe gerisindeki faaliyetleri son derece düzenli şekilde ifâ ettiklerini hayal edebiliriz ki gerçeğe çok uzak değildir. Hz. Aişe’nin şahsiyeti bu hayal ile tıpa tıp örtüşmektedir.
Bilmeyenler tarafından İslâm’da kadının yeri bir bilmezler arası tartışma’ mevzusu olmuş, özellikle Hz. Aişe’nin hayatında açıkça görülen müslüman kadın şahsiyetinin üzeri örtülmeye çalışılmıştır. Toplumun her kesiminde; bastırılmış, susturulmuş, hapsedilmiş, sözüne ve fikrine itibar edilmemiş kimseler gibi gösterilmeye çalışılan inançlı kadınların örnekleri Hz. Aişe ile sınırlı değildir.
Peygamberimiz zamanında Havle el-Attâre diye meşhur Havle binti Tüveyt adında Medine’de ıtır satan bir hanım sahabî bilinmektedir. Bu hanım gibi nice sahabî tüccar hanımlar vardır.
Semra binti Nüheyk adındaki kadın sahabînin ise çarşı pazar dolaşarak elindeki kırbaç ile insanları iyiliğe sevk edip kötülükten sakındırdığı, bir nevi zabıta memurluğu yaptığı nakledilmektedir. Okuma yazma bilen Şifa binti Abdullah’ın da benzer bir vazifeyle Hz. Ömer’in hilâfeti zamanında Medine çarşılarından birisinde görevlendirildiği Hamidullah’m araştırmalarından anlaşılmaktadır.
Şifâ binti Abdullah’ın, Efendimiz’in tavsiyeleriyle hanımı Hafsa’ya ve diğer bazı hanımlara okuma yazma ve kadınlara faydalı başka şeyleri öğretmek kastıyla eğitim verdiği nakledilmektedir.
Saadet asnnın tamamına şahitlik eden Hz. Aişe radıyallâhu anhâ sevgili Peygamberimiz vefat ettiğinde çok genç olmasına rağmen, Kur’ân-ı Kerim’i ve Peygamberimiz’in sünnetini en iyi bilen, anlayan ve muhafaza edenlerin başında gelir. Küçük yaşından itibaren Kur’an âyetlerini ezberlemeye başlamış olan Hz. Aişe, Peygamberimiz sallalhhu aleyhi ve sellem’in ilminden şevkle yararlanmış, âyetlerin nüzul sebeplerini ve işaret ettiklerini en doğru şekilde kavramaya gayret göstermiştir.
İslâmî kaynaklarda belirtildiği üzere ashâbm büyükleri feraize (Allah’ın kesin emirlerine, farzlara) dair meselelerde Hz. Aişe’ye danışmışlardır. Tâbiin devrinde, yani sahabîlerle görüşmüş ve onlardan ders almış olan salih müslümanlann devrinde birçok hukukçu, yüksek seviyedeki hukuk bilgisinden faydalanmak üzere Hz. Aişe validemizle İlmî istişarelerde bulunmuştur.
O, halifeler döneminde pek çok önemli konuda fetva vermiştir. Sahabe tarafından müçtehitler arasında sayılmış, görüşlerine itibar edilmiştir. Kur’an ve sünnete aykırı olduğunu düşündüğü kararlara itiraz etmekten çekinmemiş ve itirazlarının nedenlerini ashâba delilleriyle açıklamıştır.
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in hanımı olmasının yanı sıra onun değerli bir öğrencisi de olan Hz. Aişe’nin, ilmi sahada çok ayrı bir yeri vardır. Fıkıh ilminde pek çok alimin hatasını düzeltmiş, birçok hadisin de mükemmel bir tarzda izahlannı yapmıştır.
Hz. Ömer radıyallâhu anh kadınlarla ilgili fıkhî meselelerde daima Hz. Aişe’nin görüşünü almıştır. Hayatının bütün aşamaları müslümanlar için örnek olan Hz. Peygamber’in, özellikle aile hayatının iyi biliniyor oluşunu Hz. Aişe’ye borçluyuz. O, Hz. Peygamber’den en çok hadis rivayet eden sahabîler arasında yer almıştır. Diğer müslümanlann görmediği, bilmediği pek çok husus Hz. Aişe’nin rivayetleri sayesinde bilinmektedir. İdeal bir aile reisi olarak Resûlullah’m eşlerine, çocuklanna davranışlarını Hz. Aişe’den öğrenmekteyiz.
Arapçayı çok güzel kullanan Hz. Aişe, ayrıca açık ve yalın anlatım tarzı ve hitap ettiği kişiye en uygun tebliği yapması sayesinde, konuştuğu kişiler üzerinde etkili olmuş bir hatiptir. Halka hitaben yaptığı konuşmalar ve bazı mektuplan edebi kabiliyetini de gösteren örneklerdir.
Âlemlerin Fahri Peygamber Efendimiz, emrolunduğu her buyruğu hemen hayatına aksettiriyordu. Hz. Aişe onun bu özelliğini şu güzel benzetme ile anlatmıştır: “Peygamber yaşayan Kur’an’dı.” Bu tek cümle, onun geniş mânaları az kelime ile ifade etme yeteneğine en güzel örnektir ki bu, asırlardır ümmetin dilinde dolaşmaktadır.
Hz. Aişe en çok hadis rivayet eden yedi kişinin arasına girmiştir. Peygamber Efendimiz’in vefatından sonra ashâb-ı kirâm bir hadis üzerinde ihtilafa düştüklerinde ona sorarlar, aldıklan cevap karşısında mutmain olurlardı. Sahabelere ve sahabe hanımlarına verdiği dersler meşhurdur. Tıp ilminde ileri bir seviyede olduğu da bilinir.
Ebû Musa el-Eş’ari diyor ki: “Biz, Resulûllah sallallahu aleyhi ve sellem’in ashâbı olarak bir hadisi anlamakta güçlük çektiğimizde, onun anlamını Hz. Aişe radıyallâhu anhâ ya sorar ve ondan mutlaka bir cevap alırdık.”
Dirayet ve zarafet timsali Hz. Aişe hakkında, İmam Zühri: “Bütün kadınlarla mü’minlerin anneleri olan Peygamber zevcelerinin bilgileri bir araya toplansa, Aişe’nin bilgisi onlardan daha üstün ve geniş gelirdi.” der.
Hz. Aişe’nin ablası Esma binti Ebû Bekir, Zübeyr b. Avvam ile evlenmiş ve Urve adında bir oğulları dünyaya gelmişti. Urve b. Zübeyr teyzesini ziyadesiyle sever, teyzesi de misli ile ona mukabele ederdi. Teyzesinin şaşılacak derecedeki bilgisi ve hemen her konudaki engin görüşü Urve b. Zübeyr’i hayrete düşürürdü. Bu ilim karşısında her gün yeni hayretlere düşen Urve bir gün dayanamayıp sordu:
“Valideciğim, ben senin fıkıhtaki bilgine şaşmam. Çünkü Resûlü Ekrem’in zevcesi, Ebû Bekir’in de kızıdır, derim. Ben senin şiirdeki ve Arap tarihindeki bilgine de şaşırmam. Çünkü halkın bu konularda en bilgilisi olan Ebû Bekir’in kızıdır, derim. Bunların hepsini anlıyorum da ben, senin tıptaki bilgine şaşıyorum. Bu bilgiyi sana verebilecek kimseyi de tanımıyorum. Tıp bilgisini nasıl elde ettin?”
Hz. Aişe yeğeninin hayretle açılan gözlerine gülümseyip kendisinden acilen bir cevap bekleyen meraklı bakışlan oyalamadan şu cevabı verdi:
“Ey kardeşimin oğlu Urvecik. Allah’ın Resûlü, ömürlerinin sonlarında sık sık hastalanır, kendisine Arap heyetleri gelir dururdu. Her biri bir şey tarif eder, ben de o tariflere göre otlardan ilaç yapardım da, Varlığın Nuru iyileşirlerdi. Böylece onlardan aldığım her tarifi öğrendim ve bu ilme vasıl oldum.”
Hz. Aişe validemizin evi, büyük-küçük birçok kimsenin huzuruna gelip kendisini dinlediği bir ilim merkezi olmuştur. Orada uzun konuşmalar yapar ve dersler verir, kendisine emanet edilen ilmi mümkün olduğunca halkın istifadesine sunardı. Bir soru üzerine şöyle buyurmuştur:
“Peygamber’in vefatından sonra bu ümmette meydana çıkan ilk bela, tokluktur. Doyunca, insanların bedenleri şişmanladı, kalpleri zayıfladı, dünya hırsları kabardı.”
Peygamber eşlerinin onun dar-ı bekaya irtihalinden sonra da hâllerini değiştirmediğini görürüz. Sevgili ve kıymeti çok yüce eşinin vefatından sonra Hz. Aişe de hâlini değiştirmemiştir. Peygamberin sağlıığında nasıl ocakları bir gün yanar bir gün yanmaz, eve gelen tutul¬maz hemen dağıtılırsa onun yokluğunda da öyle yapıldı. Hatta bir gün, art arda gelen ihsanları evde hiç saklamadan ihtiyaç sahiplerine dağıtmıştı. Kim bilir kaç gündür aç olan yardımcısı:
“Ey Mü’minlerin annesi biraz da bize bıraksaydm ya!” deyiverdi. Ancak bundan sonra durumu anlayan Hz. Aişe:
“Hay Allah! Söyleseydin ya a kızcağız sana da bir parça bırakırdık.” dedi.
Dikkat edilirse, kendi açlığını ve ihtiyacını söz konusu bile etme-miştir. Mesele yardımcının ihtiyacı ve açlığıdır. Bu hâl üzere daha kim bilir kaç günler ve geceler bir hurma tanesine kanaat getirmiştir.
Ona sorulan ilgi çekici sorulardan biri şöyledir:
“Ey Validemiz, Allahu Teâlâ ‘Göklerde ve yerde ne varsa Allah’ındır. Siz içinizde olanı açıklasanız da saklasanız da Allah onu bilir ve onunla sizi hesaba çeker. Sonra da ameline ve niyetine göre, dilediğinin günahını bağışlar, dilediğine azap eder’ buyuruyor. Öyleyse biz, içimizden geçenler için de hesaba mı çekileceğiz?”
Hz. Aişe şöyle cevapladı:
“Kulun içinden geçirdiği şerlerden, Allah’ın onu sorguya çekmesi, dünyada gama, hüzün ve eziyete müptela kılmasıdır. Bir mü’min hasta olduğu, bir musibete uğradığı, hatta cebine koyduğu bir şeyi unutup da onu telaşla aradığı zaman bile kendisine rahmet ve merhamet kapısı açılır. Cenabı Hak, âhirette insanın düşündüğü şeyden dolayı hesap sormaz.”
Dediler ki:
“Bazıları ‘Ölen kimse, yakmlannm kendisi için ağlamaları sebebiyle azap görür.’ hadisi gereğince ölülerin ardından ağlamanın günah olduğunu söylüyor, ne dersiniz?” Hz. Aişe:
“Yaptığınız yorum yanlıştır. Yanlış hatırlıyorsunuz. Olayın aslı şudur: Resûlullah bir gün yahudi kabrinin yanından geçiyordu, ölünün yakınları kabirdeki kişi için ağlıyorlardı. Bunun üzerine Resûlullah: ‘Bunlar ölülerine ağlıyorlar, oysa ölüye kabrinde azap olunuyor.’ buyurdu. Yoksa kendisine ağlandığı için ölüye azap ediliyor, demedi.” şeklinde cevap verdikten sonra “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez.” mealindeki En’am sûresi 164. ile İsrâ sûresi 15. âyetleri okumuştur.
Bir başkası dedi ki: “Kâbe’nin örtüsünü kaldırmamız icap etti. Kâbe’nin örtüsünü kaldırdıktan sonra pis ve kirli ellerle tutulmasın diye toprağa gömsek uygun olur mu?”
Mü’minlerin annesi cevap verdi:
“Bu davranışınız Kâbe örtüsünün zamanla mukaddes sayılmasına sebep olabilir. Uygun değildir. Kâbe’nin örtüsünü istediğiniz gibi kullanırsmız, isterseniz satar, onun parasını da fakire fukaraya verirsiniz. Bu daha uygundur.”
Bunlar onun içtihatlarından örneklerdir.
Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in vefatından sonra ashâbtan bazılarının vefat etmiş olması, birçoğunun da fetihler sebebiyle farklı bölgelere gitmiş olması sonucunda Medine’de çok az sahabî kalmıştı. Ancak Allah’ın izniyle Hz. Aişe’nin varlığı ve İslâm ahlâkını anlatmak için gösterdiği samimi çabası vesilesiyle “Peygamber Şehri Medine”, Peygamberimizin vefatından sonra da ilim merkezi olmaya devam etmiştir.
Kadmlann kendi aralannda ve kadın eğitimciler tarafından eğitilmesinin faydasını bilen Hz. Aişe, Peygamber Efendimiz’in zamanından başlamak üzere kadınların eğitim ve öğretimiyle çok yakından ilgilenmiştir. Böylece hem bizzat kendisi hem de yetiştirdiği öğrencileri İslâm dünyasında kadınların ilimle meşgul olmaları gerektiğini, hiçbir tereddüde meydan vermeyecek şekilde örnek olarak göstermişlerdir. Onun mirasını sahiplenen müslüman kadınlar arasından alimlere hocalık yapacak kadar bilgili hanım alimler yetişmiş ve son yüzyıllara kadar bu hâl devam etmiştir. Bilinmez hangi saikle kadınlar ilimden el etek çektikleri vakitten beri çocuklar daha haylaz, erkekler dünyaya daha düşkün, toplumlar daha bozuk bir hâle gelmiştir. Vazifelerinin şuuruna Hz. Aişe’yi görerek yeniden erecek hanımlar bu gidişin dönüş yolu olacaktır.
Hz. Aişe’nin hayatının son dönemlerindeki en önemli olay, Cemel Vakası’dır. Hz. Osman’ın karışıklık çıkaran entrikacı asiler tarafından şehit edilmesinden sonra halife olan Hz. Ali, katilleri bulmak ve kısas yapmak hususunda günün şartları gereği olarak sabırla hareket etmeyi uygun bulmuştu. Bu yumuşak davranıştan yüz bulan asiler taşkm- lıklannı artırarak fenalıklarına devam ettiler.
Durum böyle endişe verici bir hâl alınca ashâb-ı kirâmm büyükle¬rinden Talha b. Ubeydullah, Zübeyr b. Avvam gibi bir kısım sahabe Mekke’ye giderek o sırada hac için orada bulunan ve “Hz. Osman’ın mazlum olarak öldürüldüğünü, Medine’de fesat ocağının bütün ufku karartacak şekilde tüttüğünü, mazlum ve şehit Osman’ın kanının heder olmaması gerektiğini, katillerin mutlaka cezaya çarptırılmaları ve şer’i hüküm ve kısas emirlerinin uygulanmasının icap ettiğini” söyle¬yen Hz. Aişe’yi ziyaret ettiler.
“Ey mü’minlerin annesi, içinde bulunduğumuz durumu biliyor-sun. Şu hâlde karışıklık devam edeceğe benziyor olaylara el koyma-mızın hepimizin hayrına olacağını düşünüyoruz. Lütfen bize yardımcı olunuz.” dediler.
Hz. Aişe olgunluk çağmdaydı ve o da temkinli olunması gerektiğini düşünüyordu.
“Acele etmeyin, sabırlı davranın. Askerlerinizi alıp tenha bir bölgeye çekilerek gerektiğinde Ali’ye yardıma koşmak üzere tetikte bekleyin.” diyerek fikrini bildirdi.
Talha b. Ubeydullah:
“Tamam dediğini yapacağız.” dedi. “Bu durumda Basra’ya gitmek uygun olacaktır. Ortalık düzelinceye ve halifeye kavuşuncaya kadar bizimle beraber bulun, bize destek ol, çünkü sen müslümanlarm annesi ve Resûlullah’m muhterem zevcesisin, herkes seni sayar.”
Hz. Aişe “Bunu müslümanlarm rahat etmesi, ümmetin birliğinin bozulmaması ve ashâb-ı kirâmm korunması için yapacağım.” diyerek, kararlara uydu.
Hz. Ali durumu haber almıştı. Ama bambaşka bir şekilde... Bu gidişi asiler, Hz. Ali’ye başka türlü anlattılar. Bu arada Hz. Ali’yi de zorlayarak onun Basra’ya gitmesini sağladılar. Niyetleri sahabeyi birbirine kırdırmak bundan da kendilerince bir kâr elde etmekti. Hz. Ali, Basra’ya gelince bir mektup yazdı, cevabı da gecikmeden geldi. Mektup söyleşisi şöyleydi:
“Ey mü’minlerin annesi değerli validemiz, hac farizasını bırakıp buraya kadar yorulduğunu öğrendim. Bunun sebebi nedir?”
El cevap: “Ya Ali, seni buraya getiren şeyin aynısı. Niyetim fitneyi önlemek ve sulhu sağlamaktan başka bir şey değildir. Halifeliğinin sulh içinde geçmesini dilerdim ancak, öncelikle katillerin yakalanma-sını hem ben isterim hem de benimle birlikte bulunan Zübeyr ve Talha gibi büyükler ister.”
Bu görüşü Hz. Ali de uygun bularak sevindi, zaten o da iki grubun arasını bulmak için elçiler salmıştı. Memnun olan her iki taraf üç gün sonra birleşmeyi kararlaştırdılar. Bu barış haberini ve memnunluğunu işiten münafıklar birleşmeye engel olmak için türlü düzenler kurdular. Hz. Ali’nin ordusunun ön saflarında bulunan İbni Sebe ve arkadaşları Hz. Aişe’nin ordusuna saldırdı. Karanlıkta neye uğradıklarını bilemeyen müslümanlar harp etmeye başladılar. Her iki taraf da karşısındakini suçluyordu. Hz. Aişe devesine binerek çarpışmaların başladığı yere gelmişti. Hz. Ali kendi tarafını savaşmaktan alıkoyuyor, Hz. Aişe kendi taraftarlarını teskin etmeye çalışıyordu. Ancak çatışmaya tutuşmuş müslümanları durdurmak mümkün değildi. Çok kişiler canından oldu, aralarında Talha b. Ubeydullah da vardı. Bunca kanın dökülmesine sebep olan münafıkların hedefi Hz. Aişe idi. müslümanlar mü’minlerin annesini korumak için onun etrafını çevirmişlerdi. Hz. Aişe’nin devesini koruyanlardan biri yere düştükçe bir başkası onun yerini alıyor, o da aynı fedakârlık ve aynı kahramanlıkla dövüşüyordu. Hz. Aişe’nin önünde şehit düşenlerin sayısı yetmişe varmıştı. Saldırının şiddetinden devesi yıkılmış o da yere düşmüştü. Bu çarpışma anında bile Hz. Ali yanma gelerek hâlini sormuş ve çatışma bittikten sonra onu kardeşi Muhammed b. Ebû Bekir ile Medine’ye göndermişti. Hz. Aişe, Basra’dan aynlırken kendisi ile Hz. Ali arasındaki mücadelenin yanlış anlaşılmadan ileri geldiğini söyledi. Hz. Ali de Resûl-i Ekrem’in muhterem haremine her türlü tazim ve hürmeti göstermenin bir görev olduğunu belirtti. Hz. Aişe, hicretin otuz altıncı yılı Recep ayında Medine’ye doğru hareket etti. İşte bu iki müslüman grup arasında meydana gelen çatışmaya Hz. Aişe’nin devesi etrafında şiddetli vuruşmalann olmasından ötürü Cemel vakası denir.
Peygamber Efendimiz, ashâbı hakkında küçük düşürücü sözler sarf etmeyi men ediyor, kim olursa olsun ve ne yaparsa yapsın. Bu sebeple o zamanlar, şu ya da bu sebeple çıkan anlaşmazlıklar için bugünden bakıldığında, ikisi de övülmüş taraflar hakkında “Fikir aynlığına düşmüşlerdi.” cümlesinden başka sarf edilecek bir başka cümle bulunamamalıdır. Dinimizi say ve gayretleri neticesinde öğrendiğimiz seçkin insanlara daha fazlasını borçluyuz ama en azından bu kadarlık bir vefa ödemesi yapmalıyız. Bugünden bakarak sarf edeceğimiz cümleler onların kıymetini düşürmediği gibi zaten varamadığımız iman ve iftihar derecelerinden baş aşağı yuvarlanmamıza sebep olacaktır.
Hz. Aişe’nin bu denli büyük bir orduya komuta etmesi ve ashâbm cennetle müjdelenmiş seçkinlerinin kendisine tâbi olması da dikkatten kaçmamalıdır. Çeşitli yönleriyle ele alınan bu savaşa bir de bu cepheden bakılması lüzumu vardır. Osmanlı mecellesinde hukuk düzeninde oldukça fazla yer tutan, hükümlerin çoğunun Hz. Aişe’ye ait olduğunu, “Kişi, suçu ispatlanmadıkça suçsuzdur.” diyen Aişe annemizin, günümüzde dahi kullanılan bu hukuk yargısını bilmeye ihtiyacımız olduğu kadar, orduyu komuta eden Aişe’yi de tanımaya ihtiyacımız var.
Bazıları onun için, Cemel Vakası’ndan hareketle Hz. Ali’yi sevmezdi diyorlar. Hâlbuki “Ali’yi sevmek imandandır.” hadis-i şerifini, Hz. Aişe nakletmiştir. Böylece onu sevdiğini ve herkesin de sevmesi lazım geldiğini bildirmiştir.
“Hz. Hasan’a kimden bir kötülük gelirse, karşısında beni bulacaktır.” diyerek Şam ahalisine mektup göndermiş “Hasan ve ailesine bir kötülüğünüz dokunursa Şam’ı başınıza yıkanım.” diye

Kaynak: Serpil Özcan- Hz. Havva'dan Hz. Zeyneb'e Kadınların İzinde
 
Etiketler:
Geri Bildirim!